gaetjens

“Futbol neden dünyanın en büyük sporudur biliyor musun? Çünkü tek ihtiyacın olan, bir top ve boş bir arsadır. Şık malzemelere ve özel bir alana ihtiyacın yoktur. İri, güçlü ya da uzun olmak gerekmez. Futbol tüm sporlar içinde en demokratik olanıdır. Tüm insanların oyunudur.”

futbolcu-ninja2 Ege Görgün (Landlord)

Bir film karakterinin ağzından dökülse de, doğruluğu su götürmez sözler bunlar. Amerika Birleşik Devletleri’nin Brezilya’daki 1950 Dünya Kupası‘nda the-game-of-their-livesİngiltere’yi 1-0 yenmesi, bugün bile Dünya Kupası tarihinin en beklenmedik, en şok edici sonucu olarak kabul ediliyor. Bu maça, en büyük hayal kırıklığı yaratan uluslararası maç diyenler de var. Daha çok kaybeden tarafla özdeşleşenlerin tarifi bu tabi.

Geoffrey Douglas’ın kitabından uyarlanan, David Anspaugh’ın yönetmenliğini yaptığı film The Game of Their Lives, bu büyük zaferi ve bu zaferi kazanan futbolcuları konu alıyor. Girişteki replik de, yazımızı süsleyen renkli resimler de bu filmden alındı. 1950’de yaşananların film olmasına şaşmamak gerekiyor çünkü gerçekten de filmlere, romanlara konu olabilecek kadar dramatik ve coşkulu bir kahramanlık öyküsü bu.

ABD, Brezilya vizesini Meksika’da aldı

ABD Dünya Kupası finalleri vizesini aslında nispeten kolay denebilecek şekilde aldı. ABD’nin yer aldığı Orta ve Kuzey Amerika grubunda yalnızca üç takım vardı; Meksika, Küba ve ABD. Üstelik gruptan iki takım finallere yükselecekti. Üç takım anlaşınca maçların tamamının Meksika’da oynanmasına karar verildi. ABD Meksika’yla karşılaştığı iki maçta da 6-0 ve 2-6 gibi sonuçlarla farklı yenildi. Küba’yla ise ilk maçta 1-1 berabere kalıp ikinci maçta 5-2 galip geldi. Meksika Küba’yı her iki maçta da yenince (3-0 ve 2-0) ABD gol averajıyla Meksika’yla birlikte Brezilya’ya gitmeye hak kazandı. Elemeleri geçen ABD takımıyla Dünya Kupası’nda boy gösteren takım arasında dağlar kadar fark vardı. Meksika’da maçlara çıkan ABD takımından yalnızca yedi oyuncu bir yıl sonra Brezilya’ya giden kadroda yer alıyordu; Frank Borghi, Walter Bahr, Charlie Colombo, Harry Keough, John Souza, Frank “Pee Wee” Wallace ve Nicholas DiOrio.

1950 Dünya Kupası, Brezilya

1950 WCFransa’da yapılan son Dünya Kupası’nın üzerinden 12 yıl geçmişti. Dünya Savaşı yüzünden verilen bu uzun aranın ardından Brezilya’nın ev sahipliği yaptığı bu kupaya savaş yaralarını saramamış Polonya, Çekoslovakya, son kupanın ikincisi Macaristan gibi bazı Avrupa takımları katılmıyordu. Güçlü Arjantin de kupadan çekilmişti. Dört yıldır bu kupaya özel olarak hazırlanan Brezilya evindeki bu yarışın mutlak galibi olma konusunda kararlıydı. Turnuvaya Meksika’yı 4-0 yenerek başladılar. Bu sonuç tüm Brezilya’yı sokaklara dökmeye yetmişti. Ama İngiltere’den sonra en büyük hayal kırıklığını onlar yaşadı çünkü 203 bin kişi önünde oynanan Brezilya – Uruguay finalinin ardından Dünya Kupası’nı kaldıran Uruguay oldu. Brezilya oyunun başlarında Uruguay’ı kendi sahasına hapsedip, üstüne 1-0 öne geçince herkes maçın sonunun beklenildiği gibi olacağı fikrine kapılmıştı ama ikinci yarı Uruguay iki gol bularak turnuvanın ikinci sürprizini gerçekleştirdi. Brezilya’da milli matem ilan edildi. Yine de 1950 Dünya Kupası’nın en akılda kalıcı maçı bu muhteşem final değil, küçük bir takımın büyük bir takımı yendiği, akıllara ister istemez Davut ve Goliath’ın hikayesini getiren bir maç oldu.

Amerika milli takım kuruyor

gaetjens3

Amerika 1934’de İtalya’da yapılan Dünya Kupası’na katılmıştı katılmasına ama Amerika’nın doğru düzgün bir milli takımı olduğunu söylemek mümkün değildi. Amerikan Futbol Federasyonu (USSFA) Meksika’da maçlara çıkan kadronun Brezilya’da skandal sonuçlar alabileceğinden korkuyordu. Çünkü bu takım 1948 Olimpiyatları’nda İtalyanlara 9-0 yenilmişti. Aynı yıl Helsinki’de Norveç’le yapılan maçın sonucu da rezaletti; 11-0

O sıralar futbol daha çok Avrupalı göçmen mahallelerinde zevk için amatörce oynanan para kazandırmayan bir oyundu. Kendi işlerinde güçlerinde olan, ailelerinin geçimini bu maaşlı işleriyle sağlayan amatörler hafta sonları buluşup maç yapıyorlardı. Federasyon yetkilileri bu adamlara milli takımda oynama teklifi getirdiğinde düşünmeleri gereken pek çok sorun ortaya çıktı. Örneğin eleme turları maçları sırasında Meksika’da oynayan Benny McLaughlin işinden izin alamamış ve yaklaşan evliliği yüzünden Brezilya’ya gidememişti. Walter Bahr, Gino Pariani, Harry Keough, Frank Borghi, Benny McLaughlin, Frank Wallace, John Souza ve Charlie Colombo gibi takımın önemli isimleri ufak bir ücret karşılığında, biraz da milliyetçi duygularla Brezilya’ya gitmeye karar vermişlerdi. Ed McIlvenny, Ed Souza, Joe Maca, Joe Gaetjens, Robert Annis, Geoff Coombes, Adam Wolanin ve yedek kaleci Gino Gardassanich takıma eleme maçlarından sonra katılan yeni isimler oldu. İsimlere bakıldığında milli takımı oluşturan oyuncuların kökeni hakkında fikir sahibi olmak mümkün. Hepsi göçmen çocuklarıydı. Yine de üçü haricinde hepsi Amerika’da doğmuşlardı bu oyuncuların. Üç oyuncu konusunda bazı sorunlar çıktı ama FIFA bu oyuncuların Amerika adına oynayabileceğini jet bir kararla ilan edip tartışmalara son noktayı koydu.

İngiltere’yi yıkan bulaşıkçı

gaetjens4İngiltere’ye tek golü atıp efsanenin en önemli parçası haline gelen Gaetjens de Belçikalı bir baba ve Haitili bir annenin çocuğu olarak Haiti’de doğmuştu. New York’a üniversitede okumaya gelen Gaetjens bir yandan futbol oynamaya devam ettiği amatör ligin gol krallı olmayı da başarmıştı. Gaetjens tüm bunları yaparken hayatını bir restoranda bulaşıkçılık yaparak kazanıyordu. Benny McLauglin takımdan ayrılınca, bir diğer önemli Jack Hynes de federasyon aleyhine yaptığı açıklamalar yüzünden takımdan atılınca federasyon rengi siyaha çalan bu oyuncuyu istemeye istemeye kadroya almıştı.

Beşiktaş’a da çarpıldılar

besiktas_logoTakımın kadrosu şekillenince bir arada oynamaya alışmaları için hızlandırılmış bir turneye çıkmalarına karar verildi. Kanada’ya giden ABD takımı pek çok rakiple karşılaştı ama pek de başarılı sonuçlar alamadı. Yedikleri 66 gole karşılık yalnızca 13 gol atabildiler. Beşiktaş’la da karşılaşan Amerikan Milli Takımı 5-0’lık bir mağlubiyetle sahadan ayrıldı.

Beşiktaş’ın hezimete uğrattığı on bir, bir ay sonra İngiltere’yi mağlup edecek ABD takımının sahaya sürdüğü on birle bir oyuncu dışında aynıydı. Yalnızca Benny McLaughlin’in yerine John Gaetjens oynuyordu. ABD’nin Brezilya’ya gitmeden önce iyi bir performans gösterdikleri tek maç turneye çıkan İngiltere’ye karşı Randalls Island’da yaptıkları hazırlık maçı oldu. USSFA’nın onurlarına verdiği yemekte İngilizlerin kibirli kaptanı Mortensen’in Amerikan Milli Takımı’nı küçümseyen bir konuşma yapması Amerikalıları müthiş hırslandırmıştı. Hazırlık maçı olmasına rağmen canlarını dişine takarak oynadılar. İngiltere maçı 1-0 kazandı ama bu bile dönemin en büyük yıldızları sayılan Stanley Matthews, Alf Ramsey, Tom Finney, Stan Mortensen gibi oyuncularla kazandığı başarılar sayesinde Futbolun Kralı olarak tanınan İngiltere söz konusu olduğunda akıl alır bir sonuç değildi.

ABD’nin Brezilya macerası

game-of-their-lives-2

The Game of Their Lives filminin en büyük ayıbı hikayeyi sanki Amerika Brezilya’da tek bir maç yapmış gibi anlatması. Diğer maçlarını kaybetmemiş olsa bunda art niyet aranmayabilir ama belli ki büyük zaferlerini küçük ayrıntılarla gölgelemek istememiş filmin Amerikalı yapımcıları.

Amerika Brezilya’ya gittikten sonra ilk maçına 25 Haziran günü çıktı. Rakip İspanya idi. Amerika ilk devre başarılı bir oyun çıkarıp devreyi John Souza‘nın golüyle 1-0 önde kapamayı başardı. Ama ikinci yarı İspanya’nın gol yağmuru başladı ve Amerika sahadan 3-1 yenik ayrıldı. 29 Haziran’da oynanan İngiltere maçına geçmeden önce 2 Temmuz’a atlayıp Şili-Amerika maçına gidelim. Şili’ye 5-2 mağlup olan Amerika’nın golleri Pariani ve John Souza‘dan gelmişti.

Ve o maç…

forma-abd29 Haziran’da Amerika sahaya şu on birle çıkmıştı. Kalede Borghi; geride Keough, Maca, McIlvenny, Colombo, Bahr; ortasahada Wallace, Pariani, E. Souza; ileride Gaetjens, J. Souza. Amerika’nın karşısına 23 galibiyet, 4 mağlubiyet, 3 beraberlikten oluşan inanılmaz bir seriyle çıkan İngiltere ise Williams, Ramsey, Aston. Wright, Hughes, Dickinson, Finney, Mortensen, Bentley, Mannion ve Mullen on biriyle sahadaydı. İngiltere’de önemli bir eksik vardı: Sir Stanley Matthews.  Yine de herkesin aklındaki soru maçın sonucu değil, İngiltere’nin kaç gollü bir galibiyet alacağıydı. İngiltere’nin kupayı kazanmasıyla ilgili bahis oranı 1’e 3, Amerika’nınki ise 1’e 500’dü.

Maçtan dakikalar…

İngiltere yazı turada kazanıp oyuna başlama hakkını kazandı. 90 saniye sonra İngiltere ilk gol pozisyonuna girmişti bile. Stanley Mortensen’in soldan yaptığı uzun ortayla buluşan Roy Bentley’nin şutunu kaleci Borghi zar zor çeliyordu. Yirminci dakikaya gelindiğinde İngiltere altı net gol pozisyonunu değerlendirememişti. İki top direkten dönmüş, biri üst direği sıyırıp geçmiş ve biri de Borghi tarafından inanılmaz bir şekilde kurtarılmıştı.

Amerika ilk pozisyonuna 25. dakikada girdi ama Bert Williams gole izin vermedi. 31, 32, 33. dakikalarda İngiltere Finney ve Mortensen’le üç net gol pozisyonunu değerlendiremedi. 37. dakikada ise Amerika’nın golü geldi. Normalde takım kaptanı Walter Bahr iken, İngiliz olduğu için bu maçta sahaya kaptan olarak çıkan Mcllevnny topu orta sahadaki Bahr’a attı. Bahr topu biraz sürdükten sonra topu ceza alanının köşesine doğru uzattı. Bu 25 metrelik uzun pasla hareketlenen Joe Gaetjens topu Williams’ın boşalttığı köşeye atarken yalnızca gol atmıyor aynı zamanda bir tarih yazıyordu. İlk yarı bu şekilde sona erdi.

Gaetjens’in Williams’ı mağlup ettiği an. Williams inanmaz gözlerle ağlara giden topa bakıyor.

İkinci yarı İngiltere Amerika kalesini ablukaya aldı ama Borghi kalesinde devleşerek 59. dakikada Mortensen’in kullandığı penaltı da dahil olmak üzere kalesine yönelen pek çok topun önünü kesti. Belo Horizonte Stadı’nda oyanan maçta Amerikan kalesi Alamo’ya dönmüş, John Wayne’i oynamak da kaleci

Frank Borghi

Borghi’ye düşmüştü. Borghi aslında gerçekten bir kahramandı. Henüz yirmi yaşında bile değilken II. Dünya Savaşı’nda sağlıkçı olarak görev almış, D-Day’de (Normandiya Çıkarması) üstüne düşeni fazlasıyla yapmış madalyalı bir askerdi. Savaşın sonuna kadar orduda kalmıştı. Spora beyzbol ile başlayan Borghi sonradan futbola başlamıştı. Top tekniğinin zayıf olması yüzünden kaleci olmaya karar vermişti.

Maçın bitimine sekiz dakika kala Colombo, Mortensen’i düşürünce İngilizler ikinci bir penaltı kazandıklarını düşündüler. Ama İtalyan hakem Dattilo hareketin ceza sahasının dışında olduğuna hükmederek serbest atış çaldı. Topun başına gelen Mullen öyle mükemmel bir vuruş yaptı ki herkes gol diye ayağa kalktı. Ama Borghi yine son anda topu tokatlamayı başarmıştı. 90 dakika dolduğunda hakemin çaldığı maçın bitiş düdüğü yazılan tarihin noktası oluyordu.

Wilf Mannion

Maçtan sonra İngilizlerin bir diğer ünlü oyuncusu Wilf Mannion şöyle diyordu:

“Lanet olsun, saçmalık! Onlarla yarın bir daha maç yapamaz mıyız?”

ABD takımının sağbeki Harry Keogh ile şöyle diyordu:

“O piçler için üzülüyorum. Onları yendiğimiz gerçeğiyle hayatlarına nasıl devam edecekler?

 

1 YORUM

  1. ABD takımından Harry Keogh adlı insanın “O piçler için üzülüyorum. Onları yendiğimiz gerçeğiyle hayatlarına nasıl devam edecekler?” tarzındaki cümlesi Amerikalı beyazların kendilerinden olmayan diğer dünya vatandaşlarına nasıl baktığının önemli bir göstergesi. Amerikalı beyazların bu bakış açıları eskiden de böyleydi, günümüzde de böyle…

    Ancaaak… Burada geçen “piç” kelimesinin babası belli olmayan demek olduğu malumumuz… Amerikalıların belli bir ataları olmadığı, halk yapılarının bir çorbadan iberet olduğu, dolayısıyla “babasız” anlamındaki “piç” tabirinin de kendilerine cuk diye oturduğu da gün gibi aşikar…

CEVAPLA