
Sinemasız kalmayın çünkü sinema hayatı "eşsiz" kılar.
13 Ara

Yol tıpkı halamın tarif ettiği gibiydi. Yakıcı öğle sıcağının alnında asfalttan, görüntüyü bulandıran dalgalar yükseliyor, arabamın ön camına yapışmış pervanelerden başka ölü ya da diri herhangi bir hayat belirtisi görülmüyordu. Bir de bu havada akla gelebilecek en mantıklı şeyi yaparak çıldırmış ağustos böceklerinin kaotik korosu.

Temmuz ortası kılıklı bir ağustostu ve birileri imparatora yaranmaya kalkmasa, adı dahil her şey daha yalın olacaktı. Sonuna kadar indirdiğim sol camdan, hiç olmazsa çıkartabildiğim sol kolum şanslı, bu şansı en iyi şekilde değerlendirmek için gaza asılan sağ ayağım anlayışlıydı. Radyoda yetmişlerden bir parça çalıyor, İngilizce olmasına rağmen sözleri dicey’inkinden fazla anlaşılıyordu. Bir an kendimi yukardan gördüğümü hayal ettim: 76 Şavrole, arazide uzanan kızgın yol ve Rolling Stones. Bir Amerikan filminin ilk sahnesi için ideal bir görüntü. Etrafta herşey renkli ve Türkçe olsa da…
Sıcağın altında bunca yoldan sonra denizi gördüğümde, şairin uyarısına rağmen şaşırdım. Tepeye doğru tırmanırken, fener kulesinin bulunduğu sarp yamaç görülebiliyordu. Enine iki siyah şeride boyalı beyaz kule güneşin altında parlıyor, belirgin renkleriyle yeni görünmesine rağmen sanki ortaçağdan kalma bir nefesi soluyordu. Fenerin az ötesinde, yamaçtan aşağı zikzak çizerek inen demir bir merdiven vardı. Kayalarla aynı renkte olduğundan güçlükle farkedilen merdivenin indiği yer, bulunduğum noktadan görülemiyordu. Çocuksu bir merakla bir an önce orada olmak içini sabırsızlanırken, bir yandan da üzerimdeki çekingenliği atmaya çalışıyordum. Kameranın ağır ağır yakın plana geçmesi gibi yaklaşıyordum tepeye. Arabayı parkedip indiğimde yerden kalkan toz bulutunun içinde buldum kendimi. Tozdan korunmak için olduğum yerde durdum ve gözlerimi kapattım. Alnıma vuran güneş, rüzgar uğultusu, deniz kokusu. Orada öylece ne kadar kaldım bilemiyorum. Belli belirsiz bir köpek havlaması üzerine gözlerimi açtığımda şaşırdım. Kulenin bu kadar büyük olduğunu tahmin etmemiştim. Uzaktan bakıldığında nesnelerin büyüklüğünü ve mesafelerin uzunluğunu ayırdetmek güçtür.
Kuleye bitişik küçük binanın ön kapısına doğru yürürken -tabi eğer arka kapı varsa ve burası binanın ön tarafıysa- ayaklarımın altında ezilen çimenin hışırtısı giderek azalan film müziğinin üstüne çıkıyor, aksiyon başlıyordu. İki basamaklı eşiği tırmanmadan, yer yer dökülmüş beyaz boyalı ahşap kapının çıpa figürlü tokmağını elime aldığım sırada durakladım. Sol tarafta, kapıyla pervaz arasına sıkıştırılmış notu güçlükle farkettim. “Tahlisiye istasyonundayım.” Notu okuyup tokmağı bırakmıştım ki, hareketimin etkisiyle kapı kendiliğinden açılıverdi. Sinir bozucu gıcırtının aralığından, pencerenden süzülen ışığın altında büyük bir berjer koltuk ve sıradan birkaç eşya daha görülebiliyordu. Yanlış anlaşılmaktan korkarak kapıyı çabucak kapattım, fakat çarpmanın gürültüsü daha da beterdi. Yanlış anlaşılacağımdan emin, hızlı adımlarla ilerdeki yamaca doğru yürürken o köpek tekrar havlamaya başladı ve ses bu kez daha yakından geliyordu. Merdivenin başına ulaştığımda basamakları tırmanan sarkık kulaklı kahverengi köpeği ve onu izleyen adamla kadını görebiliyordum. Onlar yirmi metre kadar aşağıda olduğundan görünen; önde kulaklarını sallayarak koşan köpek, iki kafa ve öne arkaya gidip gelen dört kol ve bacaktı. Demir basamaklardan yankılanan ayak seslerini duyabiliyor, parmaklıklardaki sarsıntıyı hissedebiliyordum. Başını yukarı kaldıran köpek durdu, bana bakarak bir el havladı, diğerleri de havlamak dışında aynı şeyi yaptığında uğuldayan rüzgardan başka ses duyulmuyordu ve bir birşey söylemem gerektiğini anladım.
“Merhaba!” diye bağırdım. Sesim her birini selâmlayacak kadar yankılandı. Rüzgarla karışarak giderek azalan dördüncü merhaba oldukça içtendi ve sahibinin amcam olması ihtimali yüksekti.
“Kız kardeşim geleceğini haber vermişti!” diye bağırdı neşeyle. “Seni bekliyorduk!”
Aşağı mahallenin çocuklarından dayak yemek üzereyken babamı görmüş gibi ılık bir rahatlık, usulca göğsüme yerleşiverdi. Ben korkuluğa yaslanmış, son basamakları şimdi daha hızlı çıkan kol ve bacakları izlerken; herkes birbirine bakıp gülümsüyordu. Yukarı çıktıklarında ne yapmam gerektiğini düşündüm: Yalnız ellerini mi sıkacaktım, yoksa yol boyunca karar veremediğim gibi sarılacak mıydım? Cevabı amcam verdi, daha önce hiç görüşmesek de sarılacak kadar yakındık birbirimize. Aile işte böyle bir şeydi.
“Gel, eve geçelim,” dedi sağ eli omuzumda bir samimiyetle. “Yorgunsundur.” Basamaktaki nota basarak geçerken yorgunluğumu artık hissetmiyordum. Demek ben de kahveye asla hayır diyemeyenlerdendim. Kim bilir, belki de ona çekmiştim? Belki de diye düşündüm. Beni kapıdan gördüğüm koltuğa buyur ederken kendisi de diğerine yerleşti. Bu tür koltukların iki adet ve karşılıklı olması âdetine burada da uyulmuştu, berjerler samimiyet ve eşitlik getiriyordu. Yalnız onunki pencerenin tam altında kaldığından biraz daha soluk renkliydi. Merakla çevreye bakındığımı gören amcam “Gördüğün gibi,” dedi, “herhangi bir evden farkı yok buranın, yalnız biraz küçük.” Küçük fakat şirindi. Boylu boyunca döşemeye yayılmış köpek, kahve pişiren yengemin hareketlerini kafasını oynatmadan yalnızca gözleriyle izliyor; ara sıra, yere serilmiş kulaklarını bizi dinler gibi oynatıyordu. Yukarı çıkan merdiveni farkedip üst katta ne olduğunu sordum. “Daha ne evin, ne de ailenin tamamını gördün.” dedi amcam. Tahta basamakları tırmanarak üst kata çıktık. Kapı açıldığında üstündeki çanları farkettim. Renkli birkaç kitapla, ufak tefek şeyleri taşıyan bir masanın yanına, çay bahçelerinde gördüğüm tahta sandalyelerden ikisi iliştirilmişti ve cam kenarındaki yatağın dışında oda boştu. Yerde, ayak hizasındaki pencere, gittikçe alçalan tavanın sonunu belirliyordu ve pencereden vuran ışık yatağı görmemi engelliyordu. Amcamın eli yaklaşmamı işaret ettiğinde, üçüncü bir adım için fazla küçük olan odada ilerledim ve gözlerini kırpıştıran küçük insanları gördüm. Yeni uyanmışlardı. Elleriyle bilinçsizce birbirlerine dokunuyor, bacaklarını, yüzmek istermiş gibi hareket ettiriyorlardı. Amcam gülümseyerek adlarını fısıldadı.
Çay hazırlayan Japon kadınları desenli fincanlardan kahvelerimizi yudumlarken; akrabalardan, kasaba hayatından, havadan sudan konuştuk. Yarımada sonuncusunun tam yeriydi. Çorak arazinin ucunda garip bir yeşillikti ve insanlar hayatın içindeydi, peşinde değil.
Mutfağın yanındaki kapıdan arka bahçeye çıktığımızda güneş iyice alçalmıştı. Çimenlerin üstünde, kabaca oyulmuş tahta bir at dikkatimi çekti. Amcam keski ve adını bilmediğim diğer marangoz aletlerini kutuya kaldırırken zaman zaman tahtadan basit şeyler yaptığını, beşik ayaklı bu oyuncağı da bebekler için hazırladığını söyledi. Gülümseyen ağızlarında dişleri görünen, iki yanında iki ayrı başı olan bir at. Birlikte fenere doğru ilerlerken, bahçe duvarı sandığım taşların aslında yapı kalıntıları olduğunu farkettim. Küçükken dibinde oyunlar oynadığımız Bizans surlarının bir çeşit minyatürü gibiydiler. Kısmen yıkılmış yerlerden, taşların aralarından sürgünler dışarı uğramış, duvarların neredeyse tamamını sarmaşıklar kaplamıştı. Tarih bu bahçede sanki dekor olarak kullanılmıştı. Büyülenmiştim. Amcam, elinde alet kutusu, geçitlerden birine doğru ilerlerken başım yukarda onu izliyor, kemerin kilit taşı üstünde gezinen kertenkeleyi seyrediyordum. Şimdi kertenkele, kısmen yapraklarla kaplanmış bir tablet üstünde duruyordu. Tabletin üstünde bir takım şekiller ve harfleri güçlükle seçilen bir yazı vardı. Durakladığımı gören amcam yanıma geldi. “Aylarca o yazıyla uğraşmıştım,” dedi “sonunda az çok anlamlı bir cümleyi ortaya çıkarabildim; benimle gel, hepsi çalışma odamda.” Kısa geçidin sonunda sağa dönüp duvar boyunca biraz ilerledikten sonra, evin ön tarafından görünmeyen küçük, kubbeli bir binaya geldik. Binanın bu yüzünde dar ve kısa iki kapı vardı. İkinci kapıya doğru yürürken köşedeki pencereyi ve bu pencereden de, burnun diğer tarafını gören karşı duvardaki pencereyi farkettim. Yıldız biçiminde dizilmiş kesme taşlardan örülü bu yol binanın gölgesinde kalıyor, karşı pencereden vuran güneş odayı erguvan taşların rengine boyuyordu. İçeri girdiğimizde yeniçağ bitip, ortaçağ başlamıştı. Aydınlık pencerenin önündeki büyük masanın üstü; geometrik şekillerle dolu kâğıtlar, değişik boy ve biçimde heykelcikler, tozlu fırçalar, grafit kalemler, bez ciltli eski kitaplar, haritalar, el yazmaları ve ne işe yaradığını kestiremediğim sayısız alet edevatla doluydu. Baş döndürücü kokunun kaynağı, tamamen kitaplarla kaplanmış sağ duvardı. Duvarın önünde tapınaklarda görülen uzun rahlelerden biri duruyor, rahledeki büyük kitabın sayfaları arasında bir büyütecin metal çerçevesi batan güneşin son ışıklarıyla parlıyordu. Omuzumdaki el tarihi şimdiki zamana çevirdi. “Meraklanma, bunca yıl sonra neden geldiğini biliyorum. Halan anlatana kadar haberim yoktu. Komşunuz Fikret yengeleri küçüklüğümden tanırım, ortanca oğlu sivil polismiş meğer, o söylemiş, tutuklayacaklar, saklansın demiş. Sen de başka yollardan haber aldın demek. Bana hiçbir şey anlatma, bu ikimiz için de en iyisi. Zaten halan ve benden başka kimse bilmiyor. Ortalık durulana kadar, ya da ne kadar istersen kalabilirsin burada, kimse seni bulamaz. Yanlış anlayacağımı da düşünme sakın. Seni çok iyi anlayabilecek biriyle birliktesin, kasabadakiler de bilmez bunu, geçmişimi, düşününce bana bile komik geliyor, görmüş olduğun bu fener dünyanın en zengin yasaklı kitaplar kütüphanesidir. Bir nevi sit alanı gibi, onları korur, yardım ve yataklık ederim. Şehirden bıkıp doğaya dönmek istediğimde burası mükemmel bir seçenekti. Ben bütün o medeniyetten kaçtım, geçmişimden ya da gelecekten değil. Hadi gidelim artık, yeterince kafanı şişirdim, hem gün batımı kuleden izlenmeli, burada uyman gereken tek kural bu.” Ne diyeceğimi bilemedim. Bir şey de diyemedim zaten. O söylenebilecek herşeyi söylemişti, belki de fazlasını.
Kulenin girişi oldukça dar, daire biçiminde bir odaydı. Sağ tarafımda, giriş kapısından daha da küçük tahta kapının ardında fenere çıkan merdivenin bulunduğu anlaşılıyordu. Şimdi amcamın oturduğu iskemlenin önünde alçak bir masa, masanın yanında iki kapaklı, ince uzun, tozlu bir dolap bulunuyordu. Amcam, önündeki raflardan aldığı bir kâğıdı itinayla masaya sererek üzerindeki sembolleri işaret etti. İstavroza dolanmış bir çift gül. Bu gül-haçların sembolüydü. Haçlı seferleri sırasında bir şövalye tarikatı olarak ortaya çıkan gül-haçların çeşitli kolları vardı ve Templier şövalyeleri bunlardan biriydi. Bugünkü Lübnan ve Suriye sınırları içinde kalan üslerine ulaşmak için çoğu zaman daha güvenli olan deniz yolunu, nadiren de İstanbul’dan çıkarak, Anadolu’yu çaprazlamasına geçen kervan yolunu kullanmışlardı. Haberleşmeyi sağlamak ve yeni kardeşler edinmek için çeşitli yerlerde gizli tapınakları vardı. İznik, İzmir ve Kıbrıs’taki tapınaklar Müslümanlar tarafından bulunmuş ve müritleri kılıçtan geçirilmişti. Çok az sayıda şövalye, yüksek fidyeler karşılığında sağ kalmayı başararak, kardeşlerinin bulunduğu gizli tapınaklara ulaşabildiler. İşin ilginci; Müslümanlar şövalyeleri sağ bırakmak için aldıkları altın ve mücevheratın ölçüsü dışında bir ayrım yapmamışlar, diğerlerinden farklı olarak kırmızı üzerine siyah haç işlemeli bir pelerin giyen uzun boylu bir şövalyeyi serbest bırakmakta da sakınca görmemişlerdi. Böylece Guy de Rosencrutz, yani gül-haçların kurucusu, 1253 yılının ağustos ayında kardeşlerinden biriyle buluşmak üzere uzun bir yolculuğa çıktı. Buluştu da, o zamanlar yağ kullanarak yakılan kandiliyle haçlı gemilerine yol gösteren bu fenerde. Tabletteki bu işaret ve yazılardan çıkartabildiğim kadarıyla şöyle diyor: “…Gül ve Haç…Kardeşler asla ayrılmayacak, sonsuza dek…”
İskemlesinden kalkarak küçük kapıya doğru yöneldi. Kapının paslı demir sürgüsünü kaldırarak önden çıkmamı işaret etti. Yüksek basamaklı taş merdiven kulenin duvarları boyunca dönerek çıkıyor, sarmal çıkış boyunca duvardaki küçük pencerelerden vuran aydınlık yolumuzu aydınlatıyordu. Beş pencere sonra yoruldum ve daha meraklı olduğu için bir adım önde duran sağ dizime dayadım elimi. Kızılderililerin armağanı mı, yoksa beyaz adam için sonsuz laneti miydi; tütün en büyük keyif ve yarı yolda kesilmekti. Yukarda, pencere olması gereken yerde, giriştekinin aynı ahşap bir kapı duruyor; rüzgar, aralık kapıdan, halkaya geçirilmiş büyük çengelin izin verdiği kadar kendini gösteriyordu. Havanın, bu Homo Metropoliens için alışılmışın dışında bir kokusu vardı. Deniz sanki tek ihtiyacımdı. Kapıyı sonraya bırakarak tırmanmaya devam ettik. Dışardayken yaptığım hesaba göre yedinci pencerenin sonunda fener lâmbasına ulaşmamız gerekiyordu ve basamakların düzensiz aralıklarla aydınlanması, hesaplarımda yanılmadığımı gösterdi. Lâmba, sandığımın aksine yanıp sönmüyor, ışığı onu çepeçevre hapseden siyah renkli metal silindirin dikdörtgen boşluklarından serbest kalıyordu. Silindir döndükçe ışık uzaktaki gemicilere sinyal veriyor, iki çakarlı, üç çakarlı gibi şifreler, fenerin kimliğini deşifre ediyordu. Aralıktan görünen üç karış boyundaki ince ampulun çevresi panjur biçiminde katmerlenmiş soluk fosfor renginde kristal büyüteçlerle çevriliydi. Bütün iş bu kristallerdeydi işte; bunlar olmasa ampul ancak geniş bir salonu aydınlatabilirdi. Bu trafo görünümlü düzenek bana da Tesla’yı hatırlatmıyor muydu? İlginç buluşlarıyla yapay yıldırımlar üreten, kırk kilometre öteden herhangi bir bağlantı olmaksızın, bir direğe yerleştirdiği yüzlerce ampulü yakmayı başaran, önceden haber vererek San Fransisco’nun yarısını Richter’e göre makul bir seviyede sallayan, Thomas Alva ile bir türlü uzlaşamadan, icadettiği radyoyu her halde bir işe yaramaz deyip kenara atan ve silah teknolojisini geliştirmek amacıyla kendisini yakından takibeden hükümet görevlilerinin eline geçmesin diye tüm buluşlarını ölümünden önce ortadan kaldıran esrarengiz bilim adamı Tesla’yı. Sonraki cümlelerini pek duyamadım; ellerimi, lâmbadan arta kalan dar sahanlığında dikildiğimiz camdan odanın içbükey penceresine dayamış, gittikçe belirsizleşen peyzajı seyrediyordum. İlerde, kasabaya doğru inen yamacın eteğindeki küçük mezarlıkta, bitişik iki mezar duruyordu. Mezarların üstündeki haçlar, onları alçak duvarların içinde kalan boş yerlerden ve diğer mezarlardan ayırıyordu.
Sarmalı inmeye başladığımızda karanlık tamamen çökmüştü. Amcam her pencerenin önünde durarak, sol eliyle garip biçimli gaz lambalarının isli muhafazalarını kaldırıyor, sağ elindeki muhtar çakmağıyla –kimi zaman birkaç çakışta- keten fitilleri ateşliyordu. Alevi gittikçe canlanan her lamba, öteki lambaya olan yolumuzu aydınlatıyordu. Yedi pencerenin her iki yanında bulunan lambaların üzerine resmedilmiş tasvirler belli sırayla izlendiğinde bir olayı anlatıyor, yaygın inanışa göre çarmıha gerilmiş İsa’nın durakladığı ondört yer bulunuyordu.
Burada günler klonlanmamıştı, sayılabilecek kadar yavaş geçiyordu. Fenerdeki batımlarında, hep ayrı bir geçmiş hikâye ediliyordu. Kıyıda, bir taşın üstüne çökmüş, iri dalgaların hemen üstünde aceleyle önümden geçen karabatakları seyrederken yanımda duran yengemi farkettim. Uzaklara, ufuk çizgisine bakıyor, parmaklarıyla, elindeki miki mauslu mama önlüğünü okşuyordu. Ona baktığımı görünce gülümseyerek avucunda tuttuğu küçük notu uzattı. Arayan arkadaşım numarasını bırakmış ama adını vermemiş. Numarayı tanıyordum.
Sabah hava oldukça soğuktu. Arabamın bildiği yolla kasabadan çıkarken saba makamından ezan sesi sabah havasını bastırıyordu. Caminin megafonundan çıkan, yalnızca onların duyabileceği sesle irkilen kasabanın köpekleri gidişimi uludular. İçimde garip bir buruklukla yıllar sonra, fenerden o gün ayrıldığıma sevindim. Olanları görmek istemeyeceğime emindim. Çocuklardan biri uykudayken ölmüş, sabahın ilk ışıklarıyla uyanan diğeri, karşısında duran ölü kendisini görünce şoka girerek çok geçmeden can vermişti. Yapışık ikizlerin ölüm haberi çabuk yayılmış, yamaçtaki cenazeye kasabadan kimse katılmamıştı.
Yorum Yazın