“Şimdi tek yapacağın şey elimi tutman.”
“Sakın dokunma ona! Çıkış sunmuyor sana. Daha kötüsü… Daha kötüsü olacak?”

Tanju Demirci daha önce hiç deneyimlemediği bir konumdaydı. Bulunduğu yer eşyasız garip bir yapıydı. Hiçbir yer, köşe doksan derece açı yapmıyordu. Bir sürü kıvrımı olan bir mekândı. Tek yumrusuz düz alan taban kısmıydı. Duvarlar pastel renklerle lekeli ve mozaik şeklinde bezeliydi. Hakim renk içine pembe karışmış taba rengiydi. Işıklandırmanın nereden yapıldığı farkedilmeyen yer için tek benzetmesi dev bir fasulyenin içinde olmasıydı. Fasulyeoid mekân yani. Bu yapı yirmi metre kadar boyundaydı. Ortalama tavan yüksekliği de en az beş metre olmalıydı.

İki uçta kapalı duran birer kapı vardı. Her kapının önünde bir adet kopyası durmaktaydı. Fasulyeoid mekânda giyimleri tepeden tırnağa aynı olan üç adet Tanju Demirci vardı. İki uçta duran kopyaları o kadar kusursuzdu ki, onları yan yana görse sadece ses tonlarından ayırd edebilirdi. Solunda duran ve ‘uyma diğerine’ diyen daha kalın sesliydi. Tane tane konuşuyordu. Öbürü tecrübeli bir satıcı akıcılığıyla konuşmaktaydı. Sesinde belli belirsiz bir sabırsızlık tonu da vardı sanki.

Bu arada tam ortada önündeki bir camdan bir hastahane odasını görmekteydi. Yatakta yaşam desteği aparatına bağlı yatıyordu. Aslında oradaydı. Bir trafik kazası geçirmişti. Çok ağır yaralıydı. Beyin kanaması geçiriyordu. Teknik olarak ölü ilan edilmesine çok az kalmıştı.

Bir ay sonra 32 yaşına girecekti. Ölmek için çok erkendi. Umutla sağ tarafına baktı. “Peki sen bana ne vaat ediyorsun?”

“Hayatına kaldığın yerden devam etmeyi.”

Tanju, Bolu yakınlarında son gaz giderken lastik patlaması nedeniyle bir ağaca tosladığını ve arabasının hurdahaş olduğunu hatırladı. Normal bir hatırlama işlemi değildi. Uzaktan seyircilerle birlikte bakmaktaydı. Dışarıdan birinin gözlerini ödünç almış gibiydi. Arabasının kaynakla kesilerek bedenini çıkarılıp ambulans sedyesine konuşunu izlemekteydi. O metal cenderenin içinden sağ çıkması bile bir mucizeydi. Mucizeler anlık oluşumlardı. Hızla son kullanım tarihlerine ulaşılırdı. Bakışları hastahane odasına ve yaşam desteği aparatının önünde duran doktorun umut vermeyen yüzüne takılınca içini bir korku kapladı. Diğer tarafa döndü.

“Sen ne diyorsun?”
“Onu dinleme. Benle gel.”
“Nereye?”
“Demin de söyledim. Her şeyin bir bütün halinde göründüğü o eşsiz yere.”

“Öleceksin yani,” dedi diğeri. Tanju içi sıkılarak hastahane odasına baktı. Ölmek istemiyordu. Bir şansı varsa kullanacaktı.

“Demek kaldığım yerden devam edeceğim?”
“Evet. Biraz öncesinden. Teknik zorunluk. Anlarsın ya. Üç beş gün kadar.”

Diğer Tanju sakin bir sesle müdahale etti. “Bunu yaparsan kendini yine burada bulacaksın. Çok daha berbat bir şekilde üstelik.”

Tanju bilinçsiz olarak komada yatmaktan daha berbat olabilecek bir şeyi hayal edemiyordu. Odaya baktı. Birkaç dakikası kalmıştı belki. Her an yaşamı destek ünitesinin çalışması durdurulabilirdi. Kararsızca sol tarafına bir göz attıktan sonra diğer yöne doğru yürüdü. Adımlarını atarken içindeki tereddütü giderek silindi ve kendine uzatılan eli sıktı. Dr. Faust bu sahneyi görseydi anlayışla gülümserdi. Dünya yüzünde her saniye bu tür en az onlarca el sıkışması yaşanmıyor muydu?

*

Tanju ılık bir bahar günü araba sürmekteydi. Sevgilisi Serpil’le araları düzelmişti. Hafta sonu görüşeceklerdi. Bir anlığına beynine arabayla kaza yaptığı, ölümcül yaralandığı gibi kasvetli bir düşünce doluşunca ayağı gaz pedalını ittirdi. Spor BMW ok gibi fırladı. TEM yolundaydı. Az kalsın önündeki turuncu renkli mersedese bindirecekti. Arabayı süren eğer kıçının altına kalın bir yastık koymadıysa kafası tavana değen iri yarı bir tipti. Yalnızdı. Sağ eliyle ne oluyor işareti yapmıştı haklı olarak.

“Tanju dikkat et. Yaptığın her gereksiz hız eklenecek.”

Tanju o fasulyedoidin içinde sağlı sollu iki kopyasıyla konuştuğu şeyleri, hastahane odasında komada yattığını falan unutmuştu. Ses tanıdıktı, çünkü kendi sesiydi.

Tanju gaz pedalındaki ayağını geri çekince araç yavaşladı. Öndeki arabaya vurmayı kıl payıyla engellemişti. Aklından ‘Ne eklenecek?’ diye geçirerek yola devam etti. Üç yıldır çalıştığı Omni Sigorta Şirketi’ne gelince masasında kendisini bekleyen dosyaların havasına girdi. Günlerden salıydı ve bürosunda yapılacak inanılmaz derecede çok işi vardı.

Günler böyle geçti. Tanju şehrin içinde araba sürerken zaman zaman unuttuğu sahnelerin saldırısına uğradı ve ayağı gaza ekstra bastırdı. Mucizevi bir şekilde hiç kimseyi ezmedi ve hiçbir arabaya arkadan toslamadı. ‘Bak dikkat et, bütün bu ekstra hızlar ekleniyor’ uyarısı almaya devam etti. Hatta o iç ses sayı da vermeye başlamıştı. ‘Gereksiz sollama. 12 eklendi. Çek ayağını gazdan. 8 eklendi. Bu hiç iyi fikir değildi Tanju. 20 eklendi.’ Saçma bir şeydi. Eklenen neydi? Havsalası almıyordu. Zaman zaman aklına geldiğinde tadı kaçar gibi oluyordu, ama alışmıştı. Çok soyut bir tehditti. Kim neyi, neye ekliyordu Allah aşkına? Bu arada iki kez, Perşembe ve Cuma gecesi arka arkaya rüyasında kendini hastane odasında gördü. Ama sabah uyanınca hatırlamadı. Sadece bir şey unuttuğunu hatırlamaktaydı. Bu da normal bir şeydi. İnsanlar sürekli olarak bir şeyleri unuturlardı. Önemsiz ayrıntılar dünya yörüngesinde dolanan çöpler gibi değil miydi? Önemli olsa hatırlardı zaten.

Cumartesi öğleden sonra annesine giderken yine öyle hızlanma sorunu yaşadı. İç ses ‘Bu son ihtardı. 17 eklendi ve kotan doldu.’ Dedi. Tanju bütün hafta çok sıkı çalışmıştı. Saçma sapan iç ses ekolarına aldıracak hali yoktu. Bolu’daki bir iş bugün onun yerine başkası gitmişti. Otobanda hızlı araba sürmeyi seviyordu, ama memnundu. Bu akşam sevgilisi onda kalacaktı. Kız yirmi yaşındaydı. Henüz evli olmadıkları için bu tür organizeler pek sık olmuyordu. Düşünceleri akşama odaklanmıştı kısacası.

Annesi bir arkadaşından iki aylık bir kedi yavrusu alacaktı. Daha önceki kedisi yıl başında yaşlılıktan ölmüştü. Kedileri çok seviyordu. Beş yıldır artık babası da sağ değildi. Kadın yalnızlığını teskin ediyordu bu hayvanlarla. Birlikte Suadiye’ye kediyi almaya gittiler. Annesi kediye bir önce ölen kedisinin ismini takmaya karar vermişti. Sultan. Bembeyaz bir Van kedisiydi. Hasırdan örülmüş taşıma sepetinde miyavlayıp duruyordu. Transporttan memnun değildi anlaşılan. Annesinin evine doğru giderlerken yol üzerinden Serpil’i aldılar. Bir içim su makamında giyinmiş kız kedilerden biraz tiksiniyordu, ama müstakbel kaynanasına şirin görünmek için ‘Ay ne şirin kedi’ dedi. Hem de iki defa.

Tanju mutluydu içini sıkan anlamsız uyarı salvolarının baskısından kurtulmuştu. Hava güzeldi. Yanında oturan kız çıtırın hasıydı. Annesi yeni kedisiyle çok mutluydu. Şimdi önce kadını eve bırakacaktı. Sonra duruma göre kızla beraber kendi evine gidebilirlerdi. Akşam yemeği için vakit vardı daha. Birikmiş yatak ödevlerini yaparlardı belki önceden. Hepsini değil tabii. İlk bölümünü.

Tanju keyifle sırıttı. Saat 15.29’du. Bağdat Caddesi doluydu. Trafik akıyordu, ama yine de. Tıkanma yoktu. Yirmi metre kadar arkasından motorlu bir trafik polisi gelmekteydi. Bir ara sağ kaldırıma yaklaşarak duran minibüs çekilince önü açıldı. Ardından ansızın ayağı gaza köküne kadar basınca araba ok gibi fırladı. Tanju’nun lisede fiziği fena değildi. Spor BMW de olsa arabanın bu şekilde hızlanması mümkün değil diye düşündü. Sanki hızlanan bir savaş uçağının koltuğundaymış gibi sırtı arka koltuğa yapışmıştı. Serpil’e baktı. Kız da aynı durumdaydı. Yüzü korku içindeydi. Annesinin ‘ay ay’ sesleri kedinin miyavlarına karışmıştı. Hızları müthişti. Önündeki un çuvalı yüklü kamyonla aralarındaki on metreyi göz açıp kapayana kadar aldılar. Tanjunun ayağı ancak frene basabilmişti bu arada, ama hiç yararı olmadı. BMW olanca hışmıyla kamyona tosladı. Az önce onları koltuğa yapıştıran güç tam tersi yönde harekete geçmişti. ‘Bir süper nova ile öpüşeceğim’ düşüncesi Tanju’nun tefekkür makinesindeki son zihinsel işlem olmuştu. Zamanı olsa bu lafa şaşardı, ama yoktu.

*

Tanju sağ taraftaki benzerinle tokalaşmaktaydı. O fasulyeoidin içindeydi yine. Az önce Bağdat caddesinde olan her şeyi hatırlamaktaydı. Elini çekti ve “Ne oldu?” diye sordu.
Cevap diğer uçtan geldi. “Anlaştın. Geri döndün. Beşinci günün sonunda yanına iki kişiyi daha alarak buraya geldin.
Tanju korkuyla benzerine baktı. “Bu olamaz.”
“Oldu bile. Annen ve Serpil hanım hemen öldüler. Sen yine derin komaya girdin. Bir öncekiyle aynı tarih ve saatte. Benle gelseydin onlar sağ kalacaktı.”

Tanju korkunç bir pişmanlık ve suçluluk duygusuyla geri dönerek diğer benzerine baktı. “Niye yaptın bunu?”
Benzeri yapmacık bir şaşkınlıkla ona baktı. “Neyi?” dedi.

Tanju içinde kabaran öfkeyle ona hamle etti. Ağzını gözünü patlatacaktı, ama tülden ve şeffaf kollarının ucundaki sıkılı yumruğu adamın suratını yamultamamaktaydı. Muhatabı yüzünde gülümsemeyle hastahane odasını işaret etti. Tanju o tarafa baktı. Yaşam Destek aparatı kapatılmıştı. Bir hemşire çarşafı yüzüne örtmekteydi. Ağzından sadece kendinin duyabildiği acı bir feryat çıktı. Bu olamazdı.

*

Kazanın tanığı olan motorlu trafik polisi Ahmet Balcı on üç yıllık meslek yaşamında böyle bir şeyi görmediğini düşünmekteydi. Hiçbir araç bu kadar kısa sürede böyle bir hıza erişemezdi. Arkada oturan kadın ve öndeki genç kız anında parçalanarak ölmüşlerdi. Şoför mucizevi bir şekilde sağdı. Şu anda ambulansla hastahane yolundaydı. Spor BMW’nin boyu bir metre kadar kısalmıştı.

On tonluk kamyonun arka kısmında inanılmaz bir hasar vardı. BMW’nin vurma hızı o kadar fazlaydı ki, kamyon şoförünün boynu kırılmıştı. O da şimdi hastahane yolundaydı. Küçük beyaz kedi kazadan kurtulan tek canlıydı. Hasır sepet onu korumuş olmalıydı. Ahmet balcı raporuna ‘Aşırı hızdan ötürü kaza’ yazmıştı, ama esas kelimeler bunlar değildi. ‘Kamyonun arkasına uçan bir BMW çarptı. Hızı en azından saatte 400 kilometreydi’ yazması lazımdı. Bunu yaparsa eldeki bütün teknik kanıtlara rağmen siciline soru işareti girerdi.

O gün ve ertesi gün medya bu garip kazaya gereken büyük ilgi gösterdi. Kimse uçan araba sözcüğünü kullanmadı. Aşırı hız izahatı millete yeterli gelmişti. Arkasını kurcalamanın bir alemi yoktu.

Uçan arabadaki yavru kedi medya vasıtasıyla ansızın ünlenince birkaç bin kişi hayvanı almaya talip olmuştu. Arabadaki tek şanslı mahluk oydu.

HENÜZ YORUM YOK

CEVAPLA