Yalanlarım mutlu edecekse insanları
Ve bu insanların artık yoksa kaybedecekleri bir şeyi
Bırakın yalan söyleyeyim
Ve bırakın onlar da sarılsın bu yalanlara.

Yargılayıp cezalandırmaya kalkarsanız beni
Size derim ki
“Körsünüz”
Çünkü ben zaten çekmekteyim cezamı.


-Sahte Peygamber Claudius’un Savunması-

Sıcak. Çok sıcak. Sonunda böyle olacağını biliyordum. Söylemiştim, tam yirmi  yıl önce, daha o yaz söylemiştim. İnsanlar mecbur kalmadıkça evlerinden çıkmıyor, çıktıklarında da bunalıp, durmadan sıcaktan şikayet ediyorlardı. Onlara, “Bu havanın tadını çıkartın, bir dahaki yaz daha sıcak olacak,” dedim hep.

Oldu da. İnsanlar yine şikayet etmeye devam ettiler. Ama şikayetlerin dozu bu kez termometrelerin içindeki cıva gibi yükselmişti. Ben, yine aynı şeyi söyledim. “Tadını çıkartın, bir daha ki yaz daha da sıcak olacak.” Her yıl, her yaz tekrarladım bu söylediklerimi. Her seferinde haklı çıktım ve her seferinde haklı çıktığım için nefret ettim kendimden.

Artık söylenecek bir şey kalmadı. Şimdi yazmış, kışmış hiç fark etmiyor. Hep sıcak, hep sıcak…

Ben ne kahinim, ne de falcı. Olacakları o zamandan tahmin etmek için böyle olağanüstü güçlere sahip olmaya gerek yoktu. Bir şeyin içine devamlı sıçarsanız, kokusu eninde sonunda size de gelir, hatta sizi içine alır, boğar. İşte biz de her gün bıkmadan, usanmadan, utanmadan, sıkılmadan dünyanın içine pisledik.

Ozonu deldik, ormanları bilinçli, bilinçsiz yaktık, doğanın dengesiyle oynadık durduk. Denizlerimize küresel hela muamelesi yaptık. İleri görüşlü aydınların gelecekle ilgili çizdiği karamsar tablolar bile insanları uyarmaya yetmedi. Ne bir yazarın, ne de bir bilim adamının yakın gelecekle ilgili ütopik bir umudu kalmamıştı. Kaçınılmaz sona doğru yavaş yavaş ilerlediğimiz süreç içerisinde- aslında binlerce yılda gerçekleşen bir oluşumu, daha iki yüz yıl bile geçmeden yararlanılamaz hale getirdiğimiz düşünüldüğünde, yavaş kelimesinin buradaki kullanımı pek doğru düşmüyor – doğa savaşçılarının, yeşilci derneklerin kampanya ve gösterileri hep sonuç getirmeyen romantik çabalar olarak kaldı.

O pek övündüğümüz uygarlık ve onun en gözde çocuğu para sonumuzu getirdi. Her şey para için yapıldı çünkü. Ozonu delen o spreyler para için satıldı, poşet kullanımı daha ucuza mal olduğu için tercih edildi, pisliğimizi denize tesis kurmaya para gitmesin diye boşalttık. Şuursuzca ürettik, şuursuzca tükettik. Beş para etmez kitaplar için ağaçları kestik. Ucuz benzin, ucuz kömür, bu ucuzculuk sevdası bizi bu hale getirdi işte. Şirketler daha fazla para kazanabilmek için insanlığın geleceğini yok ettiler.

Ekvatora yakın bölgeler uzun zamandır ölü. Görünürde insan yok, hayvan yok, bitki bile yok. Hayat belirtisi bulmak nerdeyse imkansız. Buralar yumurta pişirmek için ocağa ihtiyaç duymayacağınız yerler artık.

Sıcaklar başladığında insanlar olabildiğince kuzeye göç ettiler, ama sıcak ekvatordaki kadar olmasa da kuzeyi de etkiliyordu. Kitlesel ölümler başladı. Yirminci yüzyılda bilim adamları dünya kaynaklarının devamlı ve hızlı bir şekilde artan insan nüfusuna yeterli olup olamayacağı tartışıyor, kullanılabilecek yeni kaynakların yaratılması konusunu araştırıyorlardı. Yirmi yılda dünya nüfusunun yarısından fazlasının öleceğini bilseler, kafalarını böyle bir soruna yorarlar mıydı acaba? Aşırı nüfusun, ekolojik felaketlere yol açması beklenirken, ekolojik felaketler insan neslinin tükenmesine yol açmak üzere.

Ben hala yaşıyorum, tabii buna yaşamak denirse… Karım, geçen yıl, bu kokuşmuş dünyaya daha fazla dayanamayınca beni terk etmek zorunda kaldı. Kokuşmuş dünya.. “Kokuşmuş”u mecazi anlamda değil gerçek anlamında kullanıyorum, o mecazi kullanım eski dünyayı tarif etmek için işe yarardı. Yeni dünya gerçekten kokuyor. Evden dışarı adımınızı atar atmaz burnunuza gelen bu koku, nereye giderseniz gidin sizi takip ediyor. O kadar ki, kokunun üstünüze sindiğini düşünüyorsunuz, ama sinmediğini, o kokunun gerçekten her yerde olduğunu çok geçmeden anlıyorsunuz . O varken, biraz daha çekilirdi hayat, bu koku.

Çocuğum da yok, yapmadık. Bu dünyaya bir çocuk getirmek çok zalimce, akıl dışı bir fikir gibi geldi bize. Ama yalnız  kalacağımız aklımıza gelmiyordu o zamanlar tabi. Şimdi koca dünyada tek başınayım.

Kendimi öldürmeyi birçok kereler denedim. Silahımı birçok kereler şakağıma dayayıp horozu kaldırdım, geriye bir tek tetiği çekmek kalıyordu. Yapamadım. Ölümden sonra hayata inanmadığım için yapamadım herhalde. Ne kadar çaresizdim! Hayat da, ölüm de bir şey ifade etmiyordu benim için.

Taşımak bir zorunluluk haline geldiği günden beri, bir an bile yanımdam ayırmadım silahımı. Güvenlik güçleri, bir parça ekmek, bir bardak su için birbirini öldüren insanlarla baş edemez olmuştu. Zamanla, adam öldürmek yaşayabilmek için yapılan doğal bir davranış haline geldi; eskiden olduğu gibi bugün de, hayatını bir şekilde kazanman gerekiyor. Ben burada konuşurken, insanlar sokaklarda birbirlerini öldürüyor. Hiç umurumda değil, nasıl olsa beş, on  yıla hepimiz ölmüş olacağız belki de. Sıcaklık devamlı artıyor.

En azından bir köpeğim olsun isterdim. Beslemek için elbette. Tabi kendimi doyuramazken onu nasıl doyururdum bilmiyorum. Kedilerin, köpeklerin sokaklarda başıboş dolaştıkları zamanları hatırlıyorum, havada uçuşan kuşları… Şimdi sadece fareler var, ama onlar da yakında tükenir sanıyorum. İnsanlar aç! Yiyebilecekleri her şeyi yiyip bitirdiler. Ne kedi kaldı, ne köpek, ne de bir kuş. Beslenmeleri ve üreyip çoğalmaları için, ortam çok uygun olduğundan, en çok fareler dayandı. Komik değil mi, onlar insanları yiyiyor, insanlar da onları. Fareler, önceleri yiyeceklerini kimseyle paylaşmak zorunda değildiler. Hiç bir çaba göstermeden, kimseyle mücadele etmeden, artık onların ziyafet sofrası sayılabilecek sokaklardaki üst üste yığılmış insan cesetlerinden istediklerini seçiyorlardı. Kimse bu cesetleri gömmeye tenezzül etmiyordu, zaten etseler de bu pek mümkün olmazdı herhalde. O kadar hızlı ve toplu  ölüyorlardı ki insanlar…

Açık açık yapılmasa da, yamyamlık kenar mahallelerde çok yaygın. Sokaklardaki cesetler geceleri gizlice kayboluyor, yalnız cesetlerle kalsa iyi, geceleri sokağa çıkan herkes yoklara karışma, yani aç insanların akşam yemeği olma tehlikesiyle karşı karşıya.

Karımın başına da aynı şeylerin gelmesini istemediğim için, onu evin dışında bir yerlere gömmeye cesaret edemedim. Birileri beni, onun cansız ama hala güzel bedenini gömerken görebilirdi. Karşı konulmaz açlık dürtüsü insana her şeyi yaptırabilir. Ben de içerdeki odada özel bir mezar yaptım onun için. Orada huzur içinde yatıyor şimdi.

Tanrım, cehennemin buradan korkunç olabilir mi?

İnsanlar intihar ediyor artık buradan kurtulmak için. Ne ölüm ne de cehennem korkusu onları durduramıyor. Büyk bir günah olmasına rağmen kendini öldürenler kutsal kitaplarda anlatılan cehennemi, bu dünyadaki cehenneme tercih ediyorlar.

Aslında ben insanların belirli amaçla değil, çıldırdıkları için intihar ettiklerini düşünürdüm hep. Ama karşılaştığım bir olay düşüncelerimi tamamen değiştirdi. Onların daha iyi bir yere gitme umuduyla canlarına kıydıklarını anladım. Artık biraz da imrenerek bakıyorum onlara.

Bir aralar haftanın birkaç gecesi, silahımı evde bırakarak, dışarı çıkıyordum. Sokaklarda savunmasız bir şekilde dolaşarak, beceremediğim bir işi benim yerime yapacak bir gönüllü arıyordum. Tetiği benim yerime çekecek birini… Size sözünü ettiğim olay bu gecelerden birinde meydana geldi.

Bir süredir devam eden ve her seferinde başarısızlıkla sona eren intihar gezintilerimden birini yapıyordum. Şansım gene yaver gitmemiş, inanılmaz bir şekilde hiç bir olayla karşılaşmamıştım. Yürümekten yorulmuş, gezintime metroda devam etmeye karar vermiştim. Bindiğim kompartımanda, benden başka bir de bir kadın yolculuk ediyordu. Kadının birkaç metre gerisine oturdum. Kompartımandaki koltuklar karşılıklı olduğu ve ben de kadının hafif çaprazına gelecek şekilde oturduğum için, bulunduğum yerden kadını tamamen görebiliyordum. Hakkında fikir edinebilmek amacıyla, gözlerimi kadının üstüne dikmiş, dikkatle kadını incelemeye başlamıştım ki, bütün ilgim bir anda kadının çantasından hızla çıkardığı cismin üzerine odaklandı. Bu bir tabancaydı.

Bu duruma oldukça sevinmiştim. Şansım dönmüş, sonunda gözü dönmüş bir manyakla karşılaşmıştım işte. Şimdi yanıma gelecek, silahı beynime dayayıp tetiği çekecek, diye düşündüm. Ama saniyeler geçiyor ve kadın hiç bir şey yapmadan, orada öylece oturuyordu. İşin kötüsü, gerilim dolu bu saniyeler içinde kadın bana bir kere olsun dönüp de bakmamıştı bile. İçimden, “Hadisene be kadın,” diye söylenmeye başlamıştım ki, kadın ataletini bozup hareketlendi. Ama bu hareket, hiç de benim beklentilerime cevap verebilecek bir harekete benzemiyordu. Boşu boşuna umutlandığımı anladım, çünkü kadın bana dönük olması gereken namluyu, hızlı bir hareketle ağzının içine sokmuştu. Tetiği çekmek için cesaretini toplamaya çalışıyordu. Zangır zangır titrediğine bakılırsa, buna gerçekten ihtiyacı vardı.

Titreme nöbeti birkaç dakika sürdü. Sonra, namluyu ağzından tek harekette çıkarıp, kalbinin üstüne dayadı. Bunlar çok tanıdık sahnelerdi benim için. Kendi intihar girişimlerim geldi aklıma, kadına acıdım. “Ne umuyorsun?” diye seslendim. Sözler ağzımdan, o kadar doğaçlama, o kadar ani çıkmıştı ki, kendimi bile şaşırtmıştım. Kadın bana doğru döndü, belli ki o da şaşırmıştı. Sanırım, onun şaşkınlığı oradaki varlığımı daha önce fark etmemiş olmasından kaynaklanıyordu.

Bana, “Efendim? Bir şey mi dediniz?” diye sorduğunda, demin elinde bir 38’lik tutan kadın gitmiş, yerine, kadife gibi sesiyle içimi okşayan yirmi yaşlarında genç bir kız gelmişti. Ayağında spor ayakkabıları, üstünde kot pantalonu ve dizlerine kadar inmiş, damlacıklarında birçok zararlı madde içeren “duş”lardan, yani birden bastıran ve yalnızca birkaç dakika süren yağmurlardan korunmak için giydiği yağmurluğu ile oturduğu yerden, yaşlı gözlerle bana bakıyordu. Annesini kalabalıkta kaybetmiş sevimli bir kız çocuğunun ifadesi vardı yüzünde.

“Ölümden ne umuyorsun?” diye sordum.
“Belki cennete gider, buradan kurtulurum” diye cevap verdi kız.

Bu nahif cevap çok komiğime gitmişti. Uzun süredir yalnız olduğumdan mı yoksa, sorumluluğunu üstleneceğim bir kimsenin varlığına duyduğum özlemden mi bilmiyorum ama, bu kızdan hoşlanmıştım. Onun ölmesini istemediğime karar verdim. Bu arzumu zorla değil, onu ikna ederek gerçekleştirmeliydim.

“Sen kendini öldürenlerin cennete gidemeyeceğini bilmiyorsun, herhalde?” diyerek kızın ilgisini iyice üstüme çekmeye başardım. Kız da konuşacak birini bulduğu için mutlu olmuş gibiydi. Kafasının içinde dediklerimi ölçüp biçtiğini anladım. Çok uzun sürmedi bu sorgulama.

“Cehennem bile buradan iyidir,” dedi ve hayatının ne büyük acılarla dolu olduğunu ve buna daha fazla dayanacak gücü kalmadığını anlatmaya başladı. Konuştukça açılıyor, açıldıkça içindekileri daha büyük bir öfkeyle kusuyordu. “Orada en azından sevdiklerime zarar veremezler. Bana böyle büyük acılar çektiremezler,” dedikten sonra, bir ağlama krizine tutuldu. Kalkıp yanına gittim.

“Öldürdüler, hepsini öldürdüler, bütün ailemi, hepsini…” gibisinden bir şeyler söyleyip duruyordu, hıçkırıkları yüzünden söyledikleri çok güç anlaşılıyordu. Benim yanına oturduğumu anlayan kız, yüzünü bana doğru çevirdi. Göz göze geldik. İşte o zaman, bu kızı kurtarmakla ona iyilik değil, kötülük edeceğimi anladım. Kızın gözlerinde, acı, öfke ve kederden başka, bu dünyaya ait hiçbir şey yoktu. Bu dünyayla ilgili, bütün umutları, bütün özlemleri artık yok olmuştu. Ölüm, ona kalan tek umut ışığıydı. Bu ışık çok güçlü olmasa da kızın gözlerinde yer etmişti.

Umutsuzluğun ne olduğunu benden iyi, kimse bilemeyeceği için, çok zayıf da olsa kızın gözlerindeki ışıltıyı görmezden gelemezdim. Bu hayatın ne ona, ne de başkasına verecek bir şeyi kalmamıştı.

Kız, sanki kafamdan geçenleri okumuş gibi, silahını elime tutuşturarak, bana yalvardı. “Benim için yapar mısın? Lütfen! Böylesi daha kolay, tek kurşunda bitsin istiyorum. Saatlerce can çekişip acı çekmek istemiyorum.” Söylediği gerçekten mümkündü. Titremesi, ya da korkusu yüzünden silahın namlusunu can alıcı noktadan birazcık kaydırsa, ölmesi için bayağı uzun bir süre geçmesi gerekirdi.. “Biliyor musun,” dedim, “seni kıskanıyorum”. Ağlamaklı bir sesle, “Niye” diye sordu. Silahı başının arkasına doğru götürürken, “Çünkü,” dedim, “sen cennete gideceksin.”

“Nerden biliyorsun?” diye heyecanla sormasından, onun da kafasında kuşkular olduğunu anladım. Benim suçumdu, bu kuşkuları ben yaratmıştım. Gözlerindeki ışıltının bir şüphe yüzünden zayıflamasına müsade edemezdim. “Küçük bebeğim,” dedim, çünkü o birazdan her şeye yeniden başlayacağını sanan bir bebekti, “bugüne kadar zaten cehennemde yaşadın, sen artık cenneti hak ettin.”

Söylediğim şey, kızı çok etkilemiş olmalıydı, gözlerindeki o belli belirsiz ışıltı, sanki o an bütün yüzüne yayıldı. Söylediklerim, yalan da olsa, hiçbir gerçeğin edemeyeceği kadar mutlu etmişti onu. En mutlu anında, tetiği çektim.

Kan içindeki silahla metrodan indiğimde bir şey fark ettim. İnanması güçtü ama ben… mutluydum. Biraz önce yaşadığım deneyim, bir şeyler değiştirmişti. Bir insanı, nasıl acı verdiğini çok iyi bildiğim umutsuzluk kapanından kurtarmış, bununla da kalmamış, onu bir umut yolculuğuna uğurlamıştım. Amaçsızlığımdan bir an olsun sıyrılmam, benim de mutlu olmama yetmişti.

Artık bir amacım var. O gün sokaklarda, hayatıma son verecek birini ararken, benim birinin kurtarıcısı olarak seçilmem bir rastlantı olamayacak kadar imalar ve sembollerle yüklüydü. Bu bir tür mesajdı, hem de bana, insanlara umut dağıtacak kurtarıcı olarak seçildiğimi müjdeleyen bir mesaj…

Bu misyonu memnuniyetle kabul ettim. Aksini yapmam imkansızdı, çünkü mutlu olabilmek için tek umudumdu benim bu. Yeryüzünde kurtarılacak insanlar oldukça ve ben işimi yapamayacak kadar elden ayaktan düşmedikçe var olacak bir umut.

Şimdi dışarı her gece çıkıyorum. Sefil mahallelerde insanlara umut dağıtıyor, kurtarabildiğim kadar insanı kurtarıyorum.

Tetiği çekmeden önce, mutlaka insanların gözlerinin içine bakıyorum. Tıpkı o gece, metroda yaptığım gibi. Bir alışkanlık değil bu, kutsal görevimi gerçekleştirirken uyduğum ritüelin bir parçası. Sihrin gerçekleşmesi için söylenilmesi gereken sözlerin yerine geçiyor gözlerimizin bu şekilde buluşması. Üstelik o gözlerdeki çaresizlik her seferinde daha da kolaylaştırıyor tetiği çekmemi. Kendimi öldürmeyi bir türlü beceremeyişimin sebebi gözlerimdeki çaresizliği görmememdi belki de. Zamanı gelince bu işi ayna karşısında halletmem gerekecek. Ya da kimbilir görevimi devredeceğim kişi üstlenir benim yolcu edilme işimi. Gözlerimin içine bakar, ışığı görür. Abrakadabra!

Ve tetiğe basar.

HENÜZ YORUM YOK

CEVAPLA