yakshi

O gece etrafımda uçuşan beyaz şeylerin ne olduklarını anlayamamıştım. Uyandığımda sağımı solumu kaplayan bu şeylerin halk arasında şeytan ağacı olarak da bilinen Alstonia Scholaris isimli ağaçlardan dökülen çiçekler olduğunu anladım. O an bulunduğum yer tropik iklimiyle Kerala’da bir köy, aylardan da ekim olmasaydı kar yağdığını düşünebilirdim.

Elimde bir buket çiçekle Rens`in kapısı önündeydim. Zile bastım. Birkaç saniye sonra kanı çekilmiş kupkuru yüzünde abartılı bir gülümsemeyle açtı kapıyı.

“Hoş geldin, gözüm yollarda kaldı.”
Uzattığım buketi alıp burnuna yaklaştırırken: “Bir kadından ilk defa çiçek alıyorum desem,” diyerek göz kırptı.
“Otobüs durağının yanındaki çiçekçide gördüm. Dayanamayıp aldım.”
“Teşekkür ederim. Ne iyi ettin de geldin.”

Mobilyaların arasından geçip her zaman oturduğumuz yere doğru yürüdüm. Küçük bir demlikte fokurdayan espressonun kokusu harikaydı. Kahvenin yolda olduğunu bilmek içimi rahatlattı. Rens getirdiğim çiçekleri vazoya koyarken ben de ceketimi, çantamı çıkarıp oturacağım sandalyeye astım. Çiçekleri yerleştirdiği vazoyu yemek masasının üzerine koyup müzik çalara gitti ve metroyu kaçırdığından bahseden ünlü bir Afrikalı blues şarkıcısının sesini kıstı.

“Şimdi sıra kahvelerde, sütlü ve şekersiz değil mi?”
“Evet lütfen.”

Gözlerim henüz birkaç kez geldiğim bu evi ters yüz etmekle meşguldü. Kitaplar, plaklar, duvarlarda hepsi de tek bir dişi mitolojik figüre ait olduğu izlenimi veren egzotik ahşap gravürler.

“Yakshi,” dedi Rens gravürlere bakarak. Ellerindeki fincanları camın önündeki masamızın üzerine koydu. Pencere Küçük Bicker isimli, gerçekten de uzunluğu birkaç metreden öteye gitmeyen bir sokak müsveddesine bakmaktaydı. Sokak kısa olduğu kadar da dardı. İsminin yazılı olduğu tabela karşı evin penceresinin tam üstünde asılıydı. Açık panjurlardan içerisi cam gibi görünmekteydi, ama evde bir kediden başka kimse yoktu. Günün bu saatlerinde Rens dışında bütün komşuları işte olmalıydı. O sırada süslü püslü 18. Yüzyıl kıyafetlerine bürünmüş bir adam, bisikletletinin naylon çiçeklerle bezenmiş selesine yerleştirdiği teypten son ses Mozart çalarken geçip gitti.

“Her gün geçer bu sokaktan. Buralarda bir yerlerde oturuyor galiba. İyi ki de geçiyor ama, zamanı silkeliyor,” dedi Rens. Dudaklarındaki belli belirsiz gülümsemeyle gözlerindeki hüzün sürekli bir yarış halindeymişcesine yüz kasları tike benzer bir şekilde seğirdi. Gözleri sokak isminin yazılı olduğu tabelaya kayıp orada takılı kalırken elleri fincanını okşadı. Şimdi donuk mavi gözlerini kahveye dikip çözülmelerini bekleyecekti sonra da kahvesinden bir yudum alıp eee nasılsın görmeyeli diye formalite icabı soracaktı. Ben her zamanki gibi kısa cevap verecektim. Ne de olsa buraya onun için geliyordum. Onu dinlemek, hâlâ yaşadığına ve bir zamanlar dünyanın bu Küçük Bicker sokağından ibaret olmadığına inandırmak için.

Bir süre önce aşırı dozda yalnızlık hastalığından muzdarip olan insanlara gönüllü hizmet veren Arkadaşlık Servisi (AS) adlı bir vakıfa başvurmuştum. Haftada dört gün bir avukatlık bürosunda genel sekreter olarak çalışmaktaydım. Hayatımı kazanmak için yaptığım, zaman zaman oldukça bunaltıcı bir hal alan işimin yanında hem nefes almak hem de birilerine bir nefes olmak için gönüllü olmaya karar vermiştim. Gazetede Arkadaşlık Servisinin ilanını görünce hiç düşünmeden kayıt yaptırıp görüşmeye gitmiştim. Orada çalışan bayan tam da Rens’in aradığı gibi biri olduğumu söyleyip bizi buluşturdu. İlk seferinde birlikte gittik Rens’e. Tanışma faslı iyi geçti, birilerine yararlı olacağım hissinin verdiği mutlulukla ayrıldım Rens’in evinden. Sonra durum değişti. Üç saati geçmeyen, iki haftada bir yaptığımız görüşmelerden her seferinde mutsuz, depresif ve hatırı sayılır bir migrenle dönüyordum kendi hayatıma. Başta Rens`in sağlığıma olan kötü etkisini uzun otobüs yolculuğuna yordum. İkinci de regl ve strese, üçüncüsünde de sevgilimle aramızda geçen bir tartışmaya. Ama artık tesadüf olmadığını biliyordum. Durumum yadsınamayacak kadar kronikti. Şakaklarımın daha şimdiden zonklamaya başlaması yeni bir migrenin tellalıydı. Rens’in zaman zaman abartılı bir tiyatro oyuncusu edasıyla en aza indirgemeye çalıştığı melankolisi bulaşıcıydı. Kasları düğümlenmiş boynumu çıtlatmaya çalışırken gözlerim gayri ihtiyari yine duvarlara takıldı. Rens’e bakmak zaten pek iç açıcı değildi. Giydiği tiftiklenmiş gri kazak onu daha da solgun göstermekteydi. Belden aşağısı bol, siyah kot pantolunun içinde yok gibiydi. Ellili yaşların başında olmasına rağmen fazla yaşlı görünüyordu. Etrafımdaki bütün renkler arasında siyah beyaz bir filmden ışınlanmışcasına sırıtmaktaydı.

“Bak sana Yakshi’nin hikayesini anlatayım,” dedi ve anlatacaklarını fincanın içinde bulacakmış gibi eğip içine baktı.

Olur kıvamında gülümsedim daha önceki seferlerde anlatmadığına şaşarak. Biliyordum, yine sonu gelmeyecek bir hikayenin giriş bölümündeydim. Bu her hafta böyle değil miydi zaten. İnsan bir nebze olsun merak etmez miydi dinleyicisinin kim olduğunu. Ne iş yaptığını, nelerle ilgilendiğini. Rens’in merak dedektörü eski hayatı dışında her şeye kayıtsızdı. Bir anlığına kendimi günbatımında, uçsuz bucaksız bir bozkırda, bir ağaca bağlanıp terkedilmiş bir koyun gibi hissettim.

“Yakshi Hint mitolojisinde dişi bir vampirdir.” diye başladı Rens. Şeytan ağacı diye de bilinen Alstonia Scholaris ağacını mesken edinir ve bu ağacın çiçekleri gibi başdöndürücü kokar. Bu kokuya şeytanın parfümü de derler oralarda. Hatta zehirli olduğunu söylerler. Raks edip şarkı söylemede Yakshi’nin üstüne yoktur. Yalnız ve kaybolmuş erkek yolcuları güzelliği ve dişiliğiyle etkiledikten sonra kanını emip, geriye saç, tırnak ve kemik yığınından ibaret bir posa bırakır.”

“İyi de Hint mitolojisinde bu kadar tanrı tanrıça dururken neden vampirellalar?” diye sordum ve biraz soğumuş olan kahvemden bir yudum daha aldım.

Rens gravürlere bakıp, “Öyle, ama şunlara bir bak ne kadar güzeller değil mi, bir o kadar da gizemli. Bir dakika beklersen sana bir fotoğraf göstereceğim.” diyerek kalktı. Hiçbir tepki beklemeden oturduğumuz odaya açılan koridora doğru yürüdü. Ben fırsattan istifade masada duran dergiyi aldım. Reklamlarındaki arabalar, fotoğraf makinaları hepsi de çok eski modeldi. Kapağına baktım 1987 yazmaktaydı. Rens’in eskiden çeşitli dergiler için fotoğrafçılık yaptığını biliyordum. Şehrin hayvanat bahçesinin bir projesinde yer alıp iş için Amazonlara gönderilmiş. Kısa bir süreliğine çektiği bazı fotoğraflar ona ün bile kazandırmış. Neredeyse tüm dünyayı gezmiş. En sonunda Hindistan’da demir atıp oraya yerleşmiş. Hintli bir ortakla bir fotoğrafçı dükkanı açmış. Düğünlerde, şirket partilerinde, zenginlerin doğum günlerinde fotoğrafçılık yapmış. Bir gün ortağı tarafından dolandırılınca yolları ayrılmış, Rens de kendini sırt çantasıyla Hindistan’ı dolaşırken bulmuş. “Amacım sadece gezmek değildi, hayatımın fotoğrafını arıyordum. O muhteşem kareyi yakalayıp deklanşöre basınca hayatımın değişeceğini düşünüyordum,” dediğini yeniden duyar gibiydim. Zamanla paralar suyunu çekmiş. Önce babası vefat etmiş ama bu onu buralara çağırmaya yetmemiş. Sıra annesine geldiğinde artık bir uçak bileti alması gerektiğinin kaçınılmaz olduğunu anlamış. Onbeş yıl sonra gri puslu bir günde havaalanından çıkıp annesinin cenaze törenine bir taksiyle yetişmiş. Son lüksü de buymuş zaten. Ondan sonra nasılsa yine fotoğraf çeker, para biriktirir, Hindistan’a dönerim diye düşünüyormuş. İlk aylarını paslarından arınmaya çalışmakla geçirmiş, ama bir türlü olmamış. Durmak bilmeyen yağmur, gri bulutlar ona sanki naylon bir torbada yaşıyormuş hissini vermekteymiş. Zamanla, normalde hiç yanından ayırmadığı fotoğraf makinasını bile evde bırakır olmuş. İnsanlar hipnotize olmuş zombiler gibiymiş bu şehirde, nelerini çekecekmiş ki. Grilik ve durmaksızın çiseleyen yağmur her şeye sızmış sanki. Çekeceği bütün fotoğrafların bir gezi rehberinin puslu manzaralar kategorisinden öteye gidemeyeceğini biliyormuş. Sevdiği her şey; renkler, kokular, tatlar, kadınlar artık çok uzaktaymış. Bu uzaklık önceden tahmin edemeyeceği kadar uzun bir mesafeymiş, üstelik ara giderek açılıyormuş. Yaşı ve teknolojik olarak bir hayli geride kalmış olması nedeniyle iş bulamamış. Ne de olsa son referansı Hindistan da düğün fotoğrafçılığıymış. Rens son çareyi işsizlik ödeneğine başvurmakta bulmuş. Aldığı parayla Hindistan’a değil dönüp yeni bir iş kurmak, uçak bileti bile alamıyormuş. Üstelik aldığı parayı haketmesi için sürekli iş başvurusunda bulunduğunu belgeleriyle kanıtlaması gerekiyormuş. Parasızlık ve içinde bulunduğu durum yüzünden eski tanıdıklarıyla da görüşmüyormuş artık. Sonunda yalnızlık onu Arkadaşlık Servisini aramaya ikna etmiş.

“İşte burada,”

İki eliyle göğsüne bastırdığı oldukça büyük bir fotoğraf albümünü kastediyordu. Kahve fincanımı ve neredeyse benimle yaşıt olan dergiyi kenara çekip albüme yer açtım. Getirip itinayla önüme koydu. Bir öpüp alnına götürmediğin kaldı dedim içimden. Kendisi arkamda durmaya devam etti. İlk sayfayı çeviren de kendisiydi. Onun böyle tepemde olması, soluğunu ensemde hissetmek rahatsızlık vericiydi. Arkadan iki eliyle boynuma sarılsa ne yaparım gibisinden korkunç senaryolar geldi aklıma. Beni buraya yollayan vakıf üyelerinin psikolojik geçmişini araştırmaktaydı. Rens her hangi bir psikoloğa kayıtlı değildi, sabıka kaydı da temizdi. Sevgilimin burada olduğumdan haberi vardı. Önceleri hoşuna gitmedi, ama kabullendi. İnsanlık adına bir şeyler yapma aşkıma küçük çapta buradan başlamama artık ses çıkarmıyordu.
Rens’in kılavuzluğunda ilk birkaç sayfayı geçtik. O habire hiç anlamadığım teknik konulardan açılardan, ışıktan, merceklerden bahsede dursun şu ana kadar gördüğüm fotoğraflar bana çok sıradan geldi. Belli etmemeye çalışarak, sürekli hım deyip kafa salladım. Soru sormak mı asla.

“İşte budur,” dedi siyah beyaz bir ağaç fotoğrafının üzerine kemikten ibaret işaret parmağıyla tıklatarak.
“Ne bu?”
“İşte o ağaç. Şeytan ağacı. Bu gördüğüm en büyüklerindendi. Çekmeden duramadım. Akşam üstüydü. Uzun bir gün geçirmiştim. Sırtımla ayaklarım ağrımaya başlamıştı. Mola vermeyi planladığım köyün yakınlarında küçük bir ormandaydı. Yolda adres sorarken karşılaştığım insanlar o ormanı es geçmemi yolumu biraz daha uzatmamın güvenliğim için daha iyi olacağını söylemişlerdi. Rens bu dinler mi. Tabii ki söylenenin tam tersini yaptım. Hatta ormana girerken iki adamla karşılaştım. Fotoğraf makinamı gösterip içeride güzel bir şeyler var mı bari diye şakalaştım. Gözleri yuvalarından fırlayacak gibi oldu. Ne yaparsan yap karanlık çökmeden çık oradan, fotoğraf çekmekle falan uğraşma dediler. Birisi bana bir iğne çıkarıp gösterdi. Yakamı işaret edip takmamı önerdi. Ben iğneye bakarken dayanamadı eğilip kendisi taktı. İyi mi etti kötü mü hâlâ karar veremedim.”
“Niye, ne işe yarıyormuş iğne, bir çeşit uğur mu?”
“Dur sabret anlatacağım,” dedi Rens memnun “Nasılsa zamanımız var değil mi?”
“Var var,” dedim. “Hem küçücük bir iğnenin hikayesi ne kadar uzun olabilir ki?” Gözlerim iradem dışında duvarlarda bir saat aradı, ama gördükleri yine Yakshi gravürleriydi. Onların yüzleriyse rahatsızlık verici bir alaycılık yaymaktaydı.
“İğne küçük, ama ağaç büyük,” dedi iki eliyle havada bulutumsu bir daire çizerek. “Bu hikayede baş rol ağacın iğnenin değil.”
“Hımm,” deyip tekrar ağacımıza baktım. Siyah beyaz olduğundan mıdır nedir detayları pek seçilmiyordu.
“İşte Yakshi bu ağacın perisi,” dedi Rens.
“Hani vampirdi?”
“Aslına bakarsan iyi bir tanrıça olarak geçtiği yerler de var, ama ben onun ilk önce peri sonra da vampir haline tanıklık ettim.”

Başımı kaldırıp yeniden Yakşi’lere baktım. Rens de benimle birlikte baktı. Hiç bir fırsatı kaçırmıyordu. Hikayenin geri kalanını anlatmak için sabırsızlanıyordu. Bütün hareketlerimi mimiklerimi kolluyormuş gibiydi. Bir kahve daha olsa ne iyi giderdi şimdi. Üzerimdeki ağırlığı alırdı. Fincanımı tutup içine baktım kahve bitmiş dercesine. Ama Rens taze kahve ikramında bulunmayı teklif edeceğe benzemiyordu.

“Hikayenin devamını merak etmiyor musun?” diye sordu, “Bak bunu ilk sana anlatacağım.”
“Anlat, ama fazla korkunç yerlerini sardır,”
Dudaklarının çevresi pileli bir perde şeklini alarak gülümsedi, “16 yaşından büyük olduğunu sanıyordum.”

Aklıma müthiş bir fikir gelmişcesine kıpırdandım oturduğum eski sandalyede. Telefonum çalsa, diye düşündüm. Acil bir durum olsa belki bir nebze kendime gelirdim. Kalkmak için bir bahane olurdu.

Bu arada Rens hiç vakit kaybetmeden girmişti konuya: “Biraz önce de anlattığım gibi uzun bir gündü, çok yorulmuştum. Yakamda iğnem, sırtımda çantam, elimde de fotoğraf makinam ormana daldım. Müthiş bir ortamdı. Kuytulara oldum olası tavdım. Ağaçlar, çiçekler, kokular. Hava iyiden iyiye kararmaya başlamıştı. Bir yerlere çekiliyordum sanki, ben değil de ayaklarım beni götürüyordu. İşte orada bu ağacı gördüm. Hipnotize olmuşcasına yanına gittim. Önce birkaç fotoğrafını çektim sonra da çantamı çıkarıp yanımda taşıdığım şilteyi yere serip üstüne uzandım. Ağacın sarhoş edici bir kokusu vardı. Yorgunluğumu, açlığımı, kaygılarımı, hepsini unutturdu. Gözlerim ağırlaştı ve derin bir uykuya daldım.”

*

O gün Rens hikayesinin geri kalanını anlatamadan beklediğim telefon gelmişti. Arayan polisti. Erkek arkadaşıma kaldırımda arabasına doğru yürürken bir araba çarpmıştı. Şoför sürücü eğitimi almakta olan bir genç kızdı. Panik yapıp fren yerine gaza basmıştı. Erkek arkadaşım hastanedeydi. Durumu ağır değildi. Araba önce kaldırım kenarında bulunan direğe çarparak hızını kesmiş olmasaydı şimdi hayatta olmayabilirdi. Rens’e bir taksi çağırmasını söylemiştim. Çantamı ve ceketimi kapıp son soluğu sokakta almıştım. Olanlar karşısında şaşkındım. Hayalle gerçeklik arasında garip bir kıvamdaydım. Zonklayan başım da duruma halüsinatif bir boyut katmaktaydı. Gözlerimin önünde tek hücreli canlılara benzeyen karaltılar yanıp sönüyordu.

Hastaneye vardığımda ellerim titriyordu. Oda numarasını alıp sevgilimin yanına gittim. İyi görünüyordu. Ben odaya girince gülmeye başladı, o panik halimle nasıl görünüyordum kim bilir. Hemen kötü bir şey olmadığını sadece sağ kaval kemiğinde minik bir çatlak olduğunu söyleyerek beni rahatlattı. İşlemler bitince eve gidebilirdik. Hastaneden koltuk değnekleri kiralayıp çıktık.
Aradan geçen birkaç günde Rens’le görüşmeme kararı aldım. Son görüşmemizde aciliyet gerektiren bir telefon bekleyecek kadar daralmak ve nihayetinde o çağrıyı almak yüzünden kendimi suçlu hissetmekteydim. Rens’in bitip tükenmeyen monologları akabindeki depresif duygular, migren atakları, ona her seferinde geri geri giden ayaklarım beni aslında çoktan uyarmışlardı. Şimdi de batıl inançlı biri olmadığımı iddia edebileceğim halde bu saydıklarıma Yakshi’lerin uğursuzluk getiren bir yanları olma ihtimali eklenmişti. Sevgilim anlattıklarıma bir anlam veremiyordu, ama artık Rens’i ziyaret etmeyeceğimden hoşnuttu. Geçirdiği kaza yüzünden iş yerinden izin almış daha çok birlikte olmaya başlamıştık. Ben yeni durumdan memnun günler geçerken Rens’le önceden kararlaştırdığımız randevu günü de giderek yaklaşıyordu. Rens’de email adresim vardı, onun ki de bende, ama ben görüşmeyi bağlı olduğum AS aracılığıyla sonlandırmak istiyordum. Bu bir kuraldı zaten. Onlara da durumu nasıl izah edeceğimi bilmiyordum. Sonunda hasta olduğumu, bir süre gönüllü işlere ayıracak vaktimin ve enerjimin olmadığını anlatan bir mesaj yazdım. Sistemlerinde kayıtlı kalmak istediğimi, ileride yeniden bu işi yapabileceğimi bildirdim. Üzerimden büyük bir yük kalktı.

Güzel bir Pazar sabahı elimde kahve fincanım bilgisayarı açtım. Emaillerimi kontrol ederken Rens’den gelen bir mesaj çarptı gözüme.

“Nasılsın? Umarım her şey yolundadır. Ne olup bittiği hakkında hiçbir fikrim yok, apar topar gittin. Bir süre seni göremeyeceğimi söylediler AS’dan. Yerine başkasına bakacaklarmış. Seni bulmaları zaten bir yıl sürmüştü. Ben şimdi ne yapayacağım? Çok alışmıştım sana. Günleri, saatleri sayıyordum desem abartmış olur muyum? Hem bakalım senden sonra gelecek olanla anlaşabilecek miyim? Ne olur bana yaz. En azından nasıl olduğunu. Eğer her şey yolunda gitmeye başlarsa yeniden görüşelim. AS’a bildirmemize bile gerek yok. Ne dersin? Sevgiler. Rens’ciğin.”

Mesajı hiç düşünmeden sildim, ama içim burkuldu. Faydalı bir şeyler yapayım derken elime yüzüme mi bulaştırmıştım. Bir an Rens penceresinin önünde el salladı. Hayallerimde bile çektiği fotoğraflar gibi siyah beyazdı.

Aradan birkaç gün geçti. İş yerindeydim. Öğle yemeği dönüşünde Rens’den bir mesaj daha geldiğini gördüm. Diğerini almamış olma ihtimalime karşı aynı kelimelerle, aynı hüzün ve bekleyişle çatılmış cümleler. Bu defa bir de fotoğraf eklemiş. Vazoda kurumuş bir demet çiçeğin siyah beyaz fotoğrafı. Altında bir not: “Bana son geldiğinde getirdiğin çiçekler.”

İlerleyen haftalarda da Rens’den düzenli olarak hiçbirini cevaplamadığım mesajlar almaya devam ettim. Bu mesajlardan ne AS’a ne de sevgilime bahsetmiyordum. Elim arada yanıtla ikonuna gidiyordu, ama her seferinde vazgeçiyordum. Bir başlarsam dönüşü olmayacaktı. Rens’in soğurucu negatif enerjisiyle baş edemezdim. Arada bir görünmez tekinsizlik dalgaları yayan Yakshi gravürü geliyordu aklıma. Uzun menzilli fettan tebessümler yolluyordu içimi ürperten. Rens’i her düşündüğümdeyse o pencerenin önünde, elinde bir kahve fincanı karşısındaki sokak isminin yazılı olduğu tabelaya dalıp bekleyen hali geliyordu gözlerimin önüne.

Aradan aylar geçmiş, hayatın ibresi yaz tatilini zorlamaya başlamıştı. Biz de sevgilimle bir yerlere kaçacaktık. Aslında okullar tatil olduğunda insanların kitleler halinde şehri terketmesi şehre ayrı bir güzellik katmaktaydı. Gün ortasında, normalde kalabalık olan bom boş ıssız caddelerde gezmek bilim kurgu filmlerinden sahneler çağrıştırıyordu. Bir hafta tatil yapıp arta kalan bir haftayı da burada evimizde geçirebilirdik. Tatilde de Rens’den mesaj alma fikri stres vericiydi. Sürekli birlikte olacağım sevgilime yakalanma ihtimalim yüksekti. Aylardan beri bana yazılan mesajları bilse kesin polise giderdi. Artık Rens’in mesajları hayatımın bir parçası haline gelmişti. Maillerin arası biraz açılsa merak edip Rens için endişelenmeye başlıyordum. Hatta iki defa AS’ı arayıp Rens’in nasıl olduğunu sormuştum. Onlar da Rens’e telefon açıp bana geri dönmüşlerdi. Tabii ki benim arattığımı söylemeden. Her şey bıraktığım gibiydi, Rens’de bir değişiklik yoktu. İçim rahatlamıştı. Bazan Rens’in hayatı, ortamı, ısısı uyarlanmış kapalı bir kabinde beslenen evcil bir iguananınkini çağrıştırıyordu.

Bir akşam yine bilgisayarımın başında bir şeylerle uğraşırken yeni bir mesaj geldiğini gördüm.

“Sabah elimdeki çöp torbasını aşağıya indirdim. İnmişken bir de sigara yakıp güneşin tadını çıkarayım dedim. İşte tam o sırada Mozart’ı çalan bisikletli adam bu defa bisikleti elinde sokağın köşesinde beliriverdi. Yakından bakınca daha yaşlı olduğunu anladım. Yanıma yaklaşıp bir sigara istedi. Çıkarıp verdim. Bir iki laflarız iyi olur diye düşünmüştüm. Kimseyle konuşmamaktan ara sıra kendi sesimi unuttuğum oluyor. Adama neden hep Mozart diye soracak oldum, ama o çakmağı bana geri uzattı. Sigarasından derin bir nefes alıp acelem var, daha içinden Mozart geçmesi gereken yirmi mahalle var. Görev beklemez deyip bisikletine atladığı gibi uzaklaştı. İzmariti yere atıp ayağımla ezdim ve gerisin geriye yukarı çıktım.

Senden mesaj almasam da sana yazmak iyi geliyor. Hem kim bilir belki bir gün fikrini değiştirirsin. İnsafa gelir Rens’ciğini hatırlarsın. O çok sevdiğiniz kahvem her daim emrinize amade küçük hanım.”

Bilgisayarı kapatıp oturma odasına geçtim. Sevgilim koltukta uyuklamaktaydı. Televizyonda saçma sapan bir sitcom takılı kalmıştı. Birkaç saniyede bir kayıt kahkahalar duyuluyordu. Bir an için bu kahkaha sesi çıkaranların bazılarının belki de ölmüş oldukları fikri tüylerimi ürpertti. Rens’i düşündüm. Fiziksel olarak şimdiki zamana kayıtlıydı, ama artık düşüncelerinde gelecek zamana yer vermeyen, sürekli geçmiş hayatından bahseden, istemediği bir zaman ve mekanda yeniden doğmuş gibiydi. Ben tek başıma, üstelik de kendi varlığımdan tümüyle sıyrılıp sadece devasa bir kulağa dönüşerek ne kadar yardım edebilirdim ki ona? Bir psikoloğa danışması düzenli yardım alması gerekti belki de. Kurumu arayıp onlara Rens’in durumunun kritikliğinden bahsedebilirdim. Ama onlar büyük bir ihtimalle bu konuda çekimser kalmayı yeğleyeceklerdi. Hem kim bilir Rens gibi kaç vaka gizliydi dosyalarında.

Sevgilimin üzerine bir battaniye örtüp balkona çıktım. Bir sigara yaktım. Karşı apartmandaki evlerin hemen hepsi bir yanıp bir sönen televizyonların ışığıyla rengarenkti. Balkonumun karşısındaki ağaca takıldı gözlerim. Sokağımızda en az bir düzine vardı bu ağaçlardan. Sırayla dizilmişlerdi. Bu apartman kompleksi inşa edilirken onları de fide olarak getirip her binanın önüne ikişer tane gelecek şekilde dikmişlerdi. Ama nedense sadece benim karşımdaki ağaçda iri meyveler gibi hareketsiz duran onlarca karga vardı. Alçaktan geçen bir uçağın gürültüsü kargaların kendi aralarındaki gak guklarını bastırdı. Hep birlikte havalandılar. Sigaramı söndürüp içeri girdim. Sevgilimi dürtüp uyandırdım. Tek ayağı üzerinde zıplayarak yatak odasının yolunu tuttu. Ben de onu takip ettim.

Günler zamanın ipine renkli renksiz boncuklar gibi dizililirken sevgilim iyileşip yeniden işe başladı. Rens’den kısa uzun mesajlar almaya devam ettim. Çoğu birbirine benzeyen aksiyonsuz, buram buram yalnızlık ve hüzün kokan bu mesajların – Rens’in iddia ettiğine göre – sonuncusunu okumaktaydım.

“Bu sana yazdığım son mesaj. Bütün gün belki de bu kararı almış olmamın verdiği sıkıntıyla ne yapacağımı bilemedim. Yere göğe sığmadım. Baktım hava güzel bisikletime atladım ve rastgele, tekerlekler beni nereye götürdüyse oraya gittim. Bazı sokaklardan geçerken acaba sen orada oturuyor olabilir misin diye düşündüm. Uzaktan birini sana benzetip hızla o yöne pedal çevirdiğim oldu, ama nafile. İtiraf etmeliyim ki havanın güzel olduğu zamanlarda senin bindiğin otobüsün geçtiği bütün yollardan geçtim belki seni görürüm diye. Otobüse bindiğim de oldu. Ama kader istemeyince olmuyor işte. Bir türlü karşılaşamadık. Bana karşı neden bu kadar acımasız olduğunu anlayabilmiş değilim. Tek tesellim, biraz paradoksal olsa da, iyi olmadığın veya başına bir felaket gelmiş olması. Yoksa böyle makasla oyulmuş gibi yok olmazdın hayatımdan. Ara sıra pencereden senin geldiğin tarafa bakarken, yüzünü hatırlamaya çalışıyorum, ama artık onda da zorlanıyorum. Keşke bir fotoğrafını çekmiş olsaydım. Şöyle Man Ray tarzı siyah beyaz bir portre. Zaten o yılların kadınlarına benziyorsun bilmiyorum daha önce söylemiş miydim?
Neyse bisikletim sonunda beni havalanına uçakların iniş yaptıkları bir pistin yakınına götürdü. Etrafta içine para atıp kullanabileceğin dürbünlerden de vardı. Birkaç kuruş attım. Tesadüf bu ya gördüğüm ilk uçak Hindistan hava yollarına aitti. Turuncu lacivert kuyruğu beni nerelere götürdü bilemezsin. Renkler festivalini hatırladım. Ne fotoğraflar çekmiştim ama orada. Bütün renkli fotoğraflarım orada kaldı zaten. Artık her şey siyah beyaz ve gri tonlarında. Seni de öyle kaydediyorum hayatımın arta kalanına. Siyah palton, gri beren. Sadece şemsiyen renkli, o da mor. Sen giderken arkandan bakardım. Şemsiyeni açıp bir çocuk gibi döndürerek gitmen çok hoşuma giderdi. Tıpkı Mozart çalan adam gibi şemsiyende de bir büyülü yan vardı. Havada minik girdaplar yaratıp içinde kaybolup gidecekmişsin gibi gelirdi. Sonunda kayboldun zaten. Seni yüzünde hep bir tebessümle hatırlayacak olan Rens’ciğin.”

Bu defa mesajı silmeyip dosyalardan birine aktardım. Google’ı açıp Rens’in adresini girdim. Sokağın uydu fotoğrafına zumlayıp tam önünde oturduğumuz pencereye denk getirmeye çalıştım. Sonunda oldu. Gözlerime inanamadım. Rens’in bayat bir fotoğrafı pencerenin önünde ayakta durmaktaydı.

*

Dünyanın en eski botanik bahçelerinden biri olduğu rivayet edilen Hortus Botanicus’un 300 yaşındaki kapısının önündeydim. Bir bilet alıp içeri girdim. Asıl amacı şifalı bitkiler yetiştirmek olarak 1638’de kurulmuş. Şehir o sırada bir veba salgınından henüz kurtulmuş. Bitkiler o zamanlar ilaç olarak hayati önem taşımaktaymışlar. 17. ve 18. yüzyılda sadece şifalı bitkiler değil Hindistan, Endonezya gibi uzak doğu ülkelerinden süs bitkileri de getirilmeye başlanmış. Hortus’deki bazı gözde ağaçlardan birkaçı da o dönemlerden kalma. Dışarıda ve serada olmak üzere yaklaşık 4000 çeşit bitkiyi barındırmakta Hortus Botanicus. Avluda endamını seyre sunan 150 yaşındaki trompet ağacı, Latincesi Catalpa Bignonioides’in önünden geçip tropik ağaçların bulunduğu Viktoriyan tarzı büyük seraya girdim. İçerisi yağmur ormanları gibi nemli ve sıcaktı. Ekmek ağacı denen ve 300 yaşını devirmiş olan Encephalartos altensteinii’yi izledim biraz. Ama benim aradığım ağaç başkaydı. Çantamı açıp içindeki zarfı çıkardım. Son bir haftadır bu zarfı sayısız kere açmıştım. Kabuslarımın başladığı gün geçmişti elime. Bu kabuslar yüzünden artık uyumak istemiyordum. Zarftan Rens’in albümündeki şeytan ağacının fotoğrafını çıkararak yoluma devam ettim. Bulmam biraz vakit aldı, ama kuytuda bir yerde çıktı karşıma. Hemen tanıdım. Oldukça büyüktü. Dalları seranın yüksek tavanını zorluyordu. Çiçekleri baş döndürücü bir koku yayıyordu etrafa. Sıcaktan ve kokudan bayılacak gibi oldum. Şakaklarımda bir batıp bir çıkan iğneler hissettim. Fotoğrafı yeniden zarfın içine koydum. Bu defa da mektubu çıkardım. O da Rens’den. Kendisini bu ağaca asmadan bir hafta önce üzerine adımı soyadımı yazıp polise yollamış. Son vasiyeti bu mektubun bana ulaştırılmasıymış.

“Sana o iğneyi yakama takmakla iyi mi yoksa kötü mü ettiğimi hâlâ anlayamadığımı söylemiştim hatırlıyor musun? Yakamda o iğne olmasaydı ölümüm güzel Yakshi’nin ellerinden olacaktı. Ömrümün arta kalanını fazla bozulmamış, eli yüzü düzgün bir zombi olarak geçirmeme gerek kalmayacaktı. Evet, küçücük bir iğne de olsa metaldi. Meğer metalden haz etmezmiş. Benimle biraz oynaşıp, biraz kanımı emip, semirdikten sonra uyandım. Vücudumdaki diş ve tırnak izlerini görene kadar erotik soslu bir kabus gördüğüme karar vermiştim. Her şeye rağmen mutluydum. Baş döndürücü bir tecrübe yaşamıştım. Kendimi yaşadıklarımın oldukça berrak bir rüya olduğuna ikna edip sırt çantamı toparladım. Hava henüz aydınlanmamıştı. Tam yola koyulacakken farkettim havada uçuşan beyaz şeylerin fazlalaştığını. Önce ne olduklarını anlayamadım. Elimi açıp avucuma düşmelerini bekledim. Yakshi’nin ağaçlarından dökülen çiçeklerdi. Beni yolcu ediyorlardı sanki. Kanıma ve bağışladığı ömrümün geri kalanını lanetlemiş olmasına karşılık küçük bir hediye. Biraz yürüdükten sonra dönüp arkama baktım. Çiçekler hâlâ havada uçuşmaktaydı. Düştükleri yerde beyaz bir katman oluşmuştu. O an bulunduğum yer tropik iklimiyle Kerala’da bir köy, aylardan da ekim olmasaydı kar yağdığını düşünebilirdim.

nazan-bilen

HENÜZ YORUM YOK

CEVAPLA