cemal-sureya

Sıkıcı sıcağın son paydos zili nihayet çaldı. Zil bile gevşedi. Çoktandır dışarlı bakışları bu zili bekliyordu. Kitaplarını topladı ve şimdi kaç kat olduğunu tam anımsayamadığı merdivenleri inmeye başladı. Dört müydü beş mi? Tam burada okul binasının da betimlemeye çalışacaktı ama bunun eski bina mı yoksa yenisi mi olduğunu çıkaramadığından vazgeçti. Hatırlasa belki başka şeyler de anlatırdı. Daha ilginç, daha esrarlı bir biçimde. Hani, sonradan üstüne bu binanın yapıldığı o ahşap manastırın, adını kapüşona ve kapüçünoya veren bir Hristiyan tarikatına ait olduğu falan…

Öyle olmayınca bıkkınlıkla merdivenleri inmeye devam etti. Orta kısımları on senelerce aşınmış, parlak, kaygan merdivenler. Çıkışta bekleyen servislerde iyi yerleri kapmaya çalışan çakallar yanından uluyarak aktı. Acelesi yoktu, yatılıydı.

Yatakhane yolunda neden bu kadar sıkıldığını anlamlandırmaya çalıştı. Bunu kendine anlatabilse sanki biraz olsun ferahlayacaktı. Beş gündür okul dışına çıkmamaktan, doğru dürüst banyo yapamamaktan, yeni başladığı sigarayı rahatça tellendirememekten, hep aynı çelik kaplardan yemekten, tangır çelik bardaklarla tombul cam sürahilerden içmekten, su, yanıbaşındaki o güzelim denize girememekten, o katı somunlardan, şu katı hocalardan; onların derslerinden, belki de hepsinden. Ama en çok dışarıya çıkmamaktan, içer’de kalmaktan.

Giyinip kaçmaya karar verdi. Soyunuk olduğundan değil, üzerine kertenkele derisi gibi yapışan üniformadan sıyrılarak. Haftanın son günlerinde lekelenmemiş kıyafet bulmak zordu. Bulamaması işte bu yüzden. Bir tek eşofmanı vardı. Tamam gayet sade bir şeydi; siyah üzerine yanları beyaz çizgili. Hem paçaları da gayet pantalon paçası gibiydi, öyle büzgülü filan değil. Üstelik bu bir eşofmandı! Öyle eşortman veya aşortmen filan diil! Yan çizgileri de kibardı, ince. Tek çizgi zaten tuhaf kaçardı. İki iyi olurdu ama n’psın şimdi üçüncü şeridi cart curt söksün mü? Sökmedi.

Şimdi bu kılığı anlatsa kesin kabul etmeyecekti, kesin… Ama baba falan dedikçe babası eski İstanbul’u anlatacaktı. Temizdi filan?..”Yok!” diyecekti. “Beyoğlu’na kravatsız” diye başlayıp “vapur iskelesinde birbirine yol vermekten vapurların bir türlü kalkamamasından” bahsedecekti. O ama’ladıkça o vapurlar kalkamayacaktı. Kalktılar mı? Kesin…

Yeni moda sütlü ekmeği kesti bakkal. Arasını yararken zorlandı. Taze ekmek bıçağa yapıştı. “Ulan,” dedi bakkal “şu ekmekten başkası satmaz oldu. Bizim millet de bir tuhaf ha, Şeker çuvalından don giyer ama sütlü ekmek yer!” Tebessümle her zamanki yarımını tarif etti, arasına helva yanına Gülüm süt. Bir nevi özgürlük satın aldı. Bizim millet bir tuhaftı.

Bahariye’den aşağı inerken bir resim sergisine takıldı gözü. Sonra da eşofmanlarına aklı. Hadi dedi bu kılıkta çarşıya çıktık, ama resim sergisi canım bu, sanat yani, ayıp olmaz mı? Serginin de son günü? Ayıpsa ayıp! Hem eşofmanın üstü de gayet usturupluydu, öyle pek eşofman gibi değil. Hatta kolej ceketi gibi havalı mı biraz? Evet öyleydi.

Genellikle kediler. Ama şu pek tuhaf. Yağlıboya üstüne cam kaplanmış. Değişik bir cam üstelik, onu alıp çocukluğuna götüren. Bakırköy’de, Babaannesinin iç kapılarındaki cam bu. Üzeri küçücük üçgen kabartmalı. İç içe, bir biriyle ilgisiz üçgenler. Aslen üçken olup genleşenler. Kedinin gözleri bu asimetrik üçgenlere denk geliyor ya alttan, sağa çekilirsen ayrı bakıyor, azıcık soldan başka süzüyor bu kedi seni.

Kadın yanına sokuldu “öyle oluyor di mi?” dedi. Tebessüm ederek onayladı kadını. Şimdi düşünüyordu da; belki o kadar da öyle olmuyordu ama kadın bunu öyle istemişti ki, varsın bu da böyle olsundu. Hem kadın çok güzeldi. Oldum olası kendinden -hadi yaşlı demeyelim de- olgun kadınlardan hoşlanmıştı. Bu sefer biraz açık ara gerçi; bir elli yıl kadar. Ama yine de çok güzeldi. Gözleri güzeldi, ve beyaz saçları. Ve gözleri evet.

Girişteki afişten belli ressamla koyu bir sohbete daldılar. Paris’teki resim eğitimini anlattı, anlatmaktan çok zevk aldı. Louvre müzesinden filan bahsetti kadın üç çizgili siyah eşofmana aldırmadan. İşte bu hanımefendi de o eski İstanbullulardan değil miydi baba? Bu lavanta, bu endam, bu zarflı rakı kadehi, bu Müzeyyen? Bildiğin öyleydi. Dersaadet’in vücuda gelmiş hâliydi, Kalkedondu, Konstantinapoldü!.Ve işte bu çocuk varya bu çocuk baba, körler ülkesinde o güzelliği keşfetmişti. Üstelik eşofman da öyle çok eşofman gibi değildi. Siyahtı ve paçaları pantalon gibiydi.

Yine de kendisini buna pek ikna edememiş olsa gerek, hızlı adımlarla okula geri döndü. Oysa niyeti başkaydı. Bir kaç sokak aşağıda, o çok sevdiği şairin evinin önüne gidecekti. İhtimal onu camda sigara içerken falan görecekti. Hatta cesaretini toplayıp tanışmak isteyecekti. En kötü ihtimal tebessüm edecekti evdeki varlığına. Sonra da geri, etüde yetişecekti.

Ama işte eşofman vardı, olmadı. Tamam tam eşofman gibi değil ama…

Ertesi gün; ki cuma akşamüstü, eve gitmek için İzmit trenine bindi. Ferahlayacağına biraz daha daralır gibi döndü. Karşı sırada oturan adamın gazetesinin manşetinde o akşamüstü, Cemal Süreya öldü.

kahramancengaver

3 YORUMLAR

  1. Neden bilmem bana biraz “Çavdar Tarlası Çocukları”nı (Gönülçelen diye de biliyorsunuzdur belki Sallinger’ın meşhur kitabı) hatırlattı…
    Bir de kendime yakın buldum. Hem sevdim hem hüzünlendim…
    Beğendim yani…

    Belki de ben de yatılı okulda okumuş, ben de haftasonlarını zaman zaman okulda geçirmiş bir öğrenci idim ondan. Ya da edebiyat düşkünü bir melankolik olduğumdam da olabilir…

    Benim Cemal Süreya’m ölmedi elbet. Ama herkesin kendi Cemal Süreya’sı yok mudur ki !

    Cenk Büker oldukça yetkin bir hikayeci adeta… yalın, güçlü ve hissi bir anlatım tarzı var. bence hikayelerini kitaplaştırmalı :)

  2. O sokaklarda çoğu zaman beraber yürümüştük. Aynı yatakhaneden çıkarak, aynı eşofmanlar üzerimizde, gözlerimiz aynı renkleri ararken, Erdal marka ayakkabılarımızla aşındırmıştık Moda kaldırımlarını. Bir kaç dakikada beni 25-30 yıl öncesine götürdü Cenk Büker. Bu çocuğun yüreğini sıksanız 10 cilt hikaye çıkar. 25 yıl öncesine gidince bana olan bi paket maltepe borcunu hatırlayıverdim.

  3. Belki bir Cemal Süreyya değilsin, ama, hala benim küçük Cenk’imsin sen. Bu derya deniz duygularını kitaplaştırmanın zamanı gelmedi mi sence? Eminim, entellektüel geçinen, ”çok satanlar” listesinde üst sıralarda yer alan ”sözde” yazarlar senden çok şey öğrenecekler. Geniş bir okur kitlen olacağına kalıbımı bassam diyorum, ne dersin? Hadi. :)

CEVAPLA