28. doğum günümü kutlamak için Düşler Ormanı’nın yakınındaki Ateş Şamanları’nın köyündeydik. Köyündeydik, diyorum çünkü yolculuğumun çıkıntısı da benimle birlikteydi; Fransız piç kurusu Fred suratındaki aptal gülümsemesi ve çamura bulanmış çıplak ayaklarıyla ateşin başında ilahiler söyleyen şamanlara eşlik etmeye çalışıyor bir yandan da köyün genç kızlarına göz kırpıp birasını yudumluyordu. Yaşlılarla ve bilgelerle, bilge gibi görünen yaşlılarla ve bilgelikten uzak olanlarla ateşin başında yeni bir yaşın kutsal seremonisini gerçekleştiriyorduk.

“Yeni yaş yeni bir hayata başlangıçtır,” dedi birden yaşlı bilge. Beyaz sakalları birbirine dolanmış ve bağdaş kurduğu dizlerinin üzerinden usulca dökülüyordu yosunlu kayaların üzerine. Bense düşük enstantenede fotoğraf çeken bir fotoğraf makinesi gibi izliyordum bilgenin akışkan sakallarını. Ateşin ışığı adamın suratında gezinirken masmavi gözleri, üzerine kor düşmüş bir okyanusu andırıyordu. Çamurdan ve baharattan rengini kaybetmiş elleriyle alnıma dokundu bir süre. Fred, olanların turistleri kazıklamak üzere yapılan oyunlar olduğundan emindi, o yüzden o sıra birasını kıtlıktan çıkmış gibi içiyor ve köyün en güzel kızının bacaklarına bakmaktan çekinmiyordu. “Yollar,” diye geveledi Fred. “Yolları severim.” Uykusuzluktan ve içkiden şişmiş sol gözünü kırpıp kıza gülümsedi. Baş belası yine iş başındaydı, onu durdurmanın hiçbir bir yolu yoktu ve şişmiş sol gözüyle bile bir köydeki kızların neredeyse tamamını kendine aşık edebilirdi.

“Yeni yaşım için yeni yolları adımlamaya hazırım,” dedim yaşlı bilgeye. Şaman bana gülümsedi ve gözlerimi kapatmamı, sadece düşünmemi ve sonra nehrin karşısına bakmamı söyledi. Kayıp Ruhlar Nehri, Düşler Ormanı’yla şamanların köyünü birbirinden ayırıyor ve gece gündüz demeden kendi dilinde şarkılar söylüyordu.

“Ne göreceğim?” diye sordum merakla. “Ya görecek ya görmeyeceksin,” dedi yaşlı anlamsızca. Heyecanlanmıştım. İçtiğim onca içki damarlarımda dans ederken heyecanımı bastıramamam ilginç gelmişti o an. Aylardır yollardaydım, gerçekle hayal arasında sürdürdüğüm bu serüvende belki de hiç olmadığım kadar heyecanlıydım.

“Kapatsana gözlerini be abi,” dedi piç kurusu Fred ve devam etti. “Ben de meraklanmaya başladım. Göreceğin şeyin nehrin hemen önünde duran manda boku olacağına iki ılık Tayland birasına bahse girerim.”

Şamanlar mırıldanma halinde ayinlerine başladıklarında ben de gözlerimi kapattım. Ateş hâlâ gözümün önünde çıplak dansını sergiliyordu ama diğer canlılar çoktan gitmişti sanki.

“Aç gözlerini,” dedi yaşlı şaman bir süre sonra. Onun sesi beni kendime getirdi ve gözlerimi birden açtım. Adam başımdan aşağıya simli tozlar dökmüş olmalıydı zira her tarafımda rengarenk tozlar uçuşuyordu. Nehrin karşısına baktığımda kırmızı elbiseli bir kadının gözlerimin içine öylece baktığını fark ettim.

“Ne görüyorsun?” diye sordu adam. “Kırmızı elbiseli bir kadın,” dedim. “Bana bakıyor.”

Yaşlı bilge gülümsedi. Sarı dişleri ay ışığında parıldadı ve bilmediğim dilde diğer yaşlılara bir şeyler geveledi.

“Gördün,” dedi adam. “Hiçbir insanın ruhu tek değildir. Dünyaya saçılmış topraklar üzerinde ruhunun diğer parçalarını bulmadan gerçek yolunu asla bulamazsın. Kendini parçalanmış bir vazonun küçük bir parçası gibi düşün. O kadar eksiksin ki sana bakınca ne olduğunu bile anlayamıyorum.”

Şaşkın şaşkın baktım yaşlıya. Doğru olabilir miydi söyledikleri? Fred o sıra gözlerinin dokunuşunu ellerine vermiş, genç kızın vücudunu keşfediyordu. “Koş,” dedi birden şaman, ayağa kalkarak. Yaşlı adam karşımda tüm heybetiyle durunca kalbim duracakmış gibi oldu. “Onu elinden kaçırma!” diye haykırdı. Ne yapacağımı bilmeden koşmaya başladım. Kırmızı elbiseli kız ormana doğru koşuyordu ve ben onun peşindeydim. Ay, olanları keyifle izliyor, bulutlar gözleri görmekte zorlanan yaşlı yıldızlara neler olduğunu anlatıyordu.

Karanlık ormanda kırmızı bir noktayı takip ederek belki saatlerce koştum. Kara ağaçların dalları yüzümü tırmalarken, gece hayvanlarının bağırışları ve çeşitli yanılsamalarla boğuşup sonunda onu daha yakından görebildim. Orada, ormanın kalbindeki küçük bir gölün kenarında öylece duruyordu. Onu korkutmamak için yavaşça ilerledim. Artık ona dokunacak kadar yakındım. Tepemdeki ay heyecandan küçük dilini yutmak üzereydi, yıldızlar çıtını çıkarmadan ikimizi izliyor ve bulutlar anın büyüsüyle oradan oraya savruluyorlardı. Kırmızı elbiseli kadın elini yavaşça bana doğru uzattı; gülümsüyordu. Huzur doluydu nefes alıp verişi.

“Adım atmazsan asla ilerleyemezsin,” dedi kadın. “Seni buldum ve beni buldun. Adım attın ve kendini gördün.”

Elini tuttum ve o an gece aydınlandı. Sanki o ana kadar yaşadığım günler, tüm anılarım tepemde dans etti bir anda. Onun gibi nefes aldım ve kendim gibi nefes verdim. O an emindim ki uzun zaman önce bin bir parçaya ayrılmış vazonun iki parçasını evimden çok ama çok uzakta 28. doğum günümde birleştirmiştim. O an anladım ki sınırlarını aştığında, tanıştığın her farklı yüz, duyduğun her farklı ses, girdiğin her bir yol ruhun ölümsüz serüveninde sadece küçük adımlardı. Adım atmadan ilerlemek mümkün değildi.

“Olduğun yerde alsa ilerleyemezsin,” dedim kendi kendime gülümseyerek ve kişisel vazomun parçalarını bulmak üzere ormanı büyük bir mutlulukla terk ettim…

Göktuğ Canbaba kimdir?

1981 yılında Ankara’da doğdu. 2006 yılında Anadolu Üniversitesi Basın-Yayın bölümünden mezun oldu. Bitirme tezini “şarap ve insan” adlı belgesel fotoğraf projesiyle yaptı.İstanbul Fotoğrafevi ve Eskişehir’de fotoğraf sergilerine katıldı. Kültür ve edebiyat dergisi Patika için fotoğraf çekti. Tayland ve Nepal’i kapsayan uzun soluklu bir uzak-doğu seyahatine çıktı ve kişisel fotoğraf projeleri üzerinde çalıştı. Daha sonra kendi fotoğraf şirketi olan En Mutlu Günüm Photography’i kurdu.

İlk romanı olan Kuzey Kıtalar Efsaneleri -Ozanın Şarkısı- 2007 yılında Ankira Yayınevi’nden çıktı. İmr Quaril adını verdiği dünyasında geçen serinin ilk romanı olan Ozanın Şarkısı, farklı ve özgün yapısıyla Türk Fantastik Edebiyatı için önemli bir adım oldu. İkinci romanı Tılsım-ı Kudret ise 2010 yılında Laika Yayınları’ndan çıkarak okuyucularla buluştu. M.Ö 2000’lerin mezopotamyasıdan başlayıp Osmanlı İmparatorluğu’nun sokaklarına sıçrayan ve sonunda günümüz İstanbul’una kadar uzanan hikaye farklı kurgusu, doğusal motifleri harmanlayışı ve şiirsel anlatımıyla Türk Fantastik Edebiyatı’na farklı bir soluk getirdi.

Paylaş

2 YORUMLAR

  1. Hey! Ne büyüleyici bir hikaye. Çok sevdim. Göktuğ Canbaba’nın kitaplarını derhal edinmeliyim.

    “Olduğun yerde alsa ilerleyemezsin,” dedim kendi kendime gülümseyerek ve kişisel vazomun parçalarını bulmak üzere kitaplar ormanına doğru dalmaya karar verdim.