Ters Ninja Pazar Öyküleri: Vehimiçi Cinayetleri – Sadık Yemni yazdı

vehim

Hamdi bakırcı dış kapının açılma sesi üzerine daldığı hipnozdan sıyrıldı. Benliği saatlerdir içinde kıpırtısız durduğu iki metre çaplı tabanlı koni şeklindeki eşyasız taş hücreden oturduğu yere geçişlendi. Sağ elinde tuttuğu tabancada gevşemiş olan parmakları metal kabzayı güçle kavradı. En sonuncu aşamaya varmıştı nihayet.

  Önce holün ışığı yandı. Sonra ayak sesleri oturma odasına doğru yaklaştı. Ve sekiz adet yirmi voltluk lambası olan avize aydınlandı. Lambalardan biri bozulduğu için parlamamıştı.

İçeri giren otuz ortalarında, boyama sarışın bir kadındı. Onu görünce korkudan laçkalaşmış ve elindeki naylon torbayı düşürmüştü.

  “Ne olu..? Siz de kimsiniz?”

  Siyah pantolon üzerine beyaz ipek gömlek vardı üzerinde. Ayakkabılarını çıkarmış, kahverengi ev terliklerini giymişti. Bir altmış beş boylarında, balık etli, hoş bir kadındı.

  “Anlatıcam Ayten hanım. Lütfen oturun şöyle.”

  “Ne yanımda, ne de evde para yok.”

  “Ben hırsız değilim. Oturun lütfen.”

  “İçeriye nasıl girdiniz? Adımı nereden biliyorsunuz?”

  “Anlatıcam hepsini.”

  Kadın takım elbisesinden, nazik konuşmasından etkilenmişti. Hırsızlık için orada olmadığından neredeyse emindi artık.

  Elinden düşürdüğü çantayı yerden alarak hemen yakındaki sehpanın üzerine koydu ve  karşısındaki koltuğa ilişti. Yüzünde korkunun yanı sıra merak da vardı. Kim eve geldiğinde oturma odasında  iyi giyimli ve silahlı birini bulunca nedenini merak etmezdi.

  “Birazdan arkadaşlarım gelecek. Hemen anlatın lütfen.”

  Kadının blöf yapmaya kalkışması avizedeki bozuk ampulü üfürerek yanar hale getirmek kadar inandırıcıydı ve buram buram çaresizlik kokmaktaydı.

  “Bugün ayın ilk çarşambası Ayten hanım. Eczacılık fakültesinde öğrenciyken birlikte olduğunuz arkadaşlarınızla buluşma gününüz. Oradan geliyorsunuz. Kocanızla ayrılalı iki yıl oldu. Yeni biri yok şu sıralarda. Ve de saat on bir oldu neredeyse. Bu saatte kim gelecek?”

  “Siz bütün bunları nasıl… Nasıl biliyorsunuz?”

  “Daha başka şeyleri de biliyorum. Burada bir şer halkasını kırmak için bulunmaktayım.”

  Kadının yüzündeki büyüyen şaşkınlıkta Hamdi’nin anlamını kestiremediği bir sinyal belirmişti sanki.

  “Ne halkası?”

  “Bundan üç ay önceydi. Kâbuslar görmeye başladım. Ben, karım ve iki oğlum arabamızla şehir dışında bir yerde giderken trafik kazası geçiriyorduk. Ben kazayı hafif bir sıyrıkla atlatırken, onların üçü de ölüyordu. Ekipler gelip kapıyı kaynakla kesip beni dışarı çıkarana kadar saatlerce onların kanlı cesetleriyle başbaşa kalıyordum. Bu kâbusu her gece görüyor ve kan ter içinde çığlıklar atarak uyanıyordum. Sonra da tekrar uykuya dalmam çok zor oluyordu. Karım ve çocuklarım delirmeye başladığımı düşünmekteydi. Uyku eksikliği ve stres nedeniyle iş yerimdeki verimim çok düşmüştü. Patron beni eski günlerin hatırına işten atmıyordu. Bunun çok uzun süreceğini tahmin etmiyordum. Durumum çok kötüydü yani. Tam o sırada yanıma birini verdiler. Genç, sempatik ve dinamik biriydi. Nadir Şentay. Patronun benim yerimi alması için işe aldığını düşünmekteydim. Günlerim, belki de saatlerim sayılıydı artık. Çaresizdim. Bir gün Nadir’le öğle yemeğine çıktığımızda anlayışlı tavırlarından etkilenerek karım hariç kimsenin bilmediği sırrımı açtım. Şaşırtıcı derecede bir olgunluk gösterdi. Gözlerinde ne acıma, ne de keçileri kaçırdığımı düşündüğünü belli eden bakışlar belirmişti. Böyle vakalara daha önce raslandığını, bu tür istenmeyen durumları tedavi eden birini tanıdığını söyledi. İstersem beni çok nadiren, ancak özel tavsiyeyle ziyaretçi kabul eden, Sarih Hoca lakaplı o zatla tanıştıracaktı. Hemen kabul ettim tabii.”

  Ayten hanım onu artan bir merakla dinlemekteydi. Hamdi konuştukça şaşkınlığı artıyordu.  Az önceki korkulu gerginliğinden biraz sıyrılmış gibiydi adeta.

  “Nadir bey beni Cumartesi öğleden sonrası Cihangir’de bir yere götürdü. Sıradan bir apartmanın, ikinci katının kapısını çaldık. Kapıyı orta boylu, büyük kafalı, iri gözlü, uzun beyaz sakallı bir adam açtı. Sarih Hoca geleceğimizi biliyordu. Nadir bey çok hatırlı bir tanıdığı olmalıydı. Ona çok hürmet gösteriyordu. Bana da öyle davrandı ve ‘Demek kâbusu defedilecek kimse sizsiniz’ dedi. Uzun bir holden, tek eşyası tam ortasında el örmesi bir halı, bir semaver ve tepsi içinde üç bardaktan ibaret olan oturma odasına geçtik. Adamın ayakları çıplaktı. Oturma odasının kapısında ayakkabılarımızı çıkartıp halıya oturduk. Uzatmayayım. Adama durumu izah ettim. Sağ elime uzun uzun baktı ve bu kâbuslardan kurtulmamın mümkün olduğunu söyledi. İçim sevinçle dolmuştu. ‘İstediğiniz her ücreti öderim. dedim.”

“Sarih Hoca bana ücretin parayla değil amelle ödenmesi gerektiğini söyledi. Amelin ne olduğunu sordum. Hoca bir felaketler zincirinin mevcut olduğunu söyledi. Ağır cürüm işlemiş kimseler aramızda ellerini kollarını sağlayarak dolaşmaktaydı. Yakında başıma gelecek belayı defedebilmek için bu kötücül zincirin bir halkasını kopartmalıydım. Ben seçilmiş biriydim. Gördüğüm kâbus görevden kaçarsam bana verilecek cezaydı. Arabayla olması şart değildi. Ne yaparsam yapayım, eğer halkalardan birini kopartmazsam karım ve iki oğlum ölecekti. Halkayı nasıl koparacağımı sordum haliyle. Hoca halının oturduğu yere yakın olan köşesini kaldırarak içinden sarı kaplı bir dosya çıkardı. ‘Burada’ dedi. ‘Üç kişiye ait özel bilgiler var. Bunlardan birini seçip imha edeceksiniz. Bilgi ve materyal yardımı da alacaksınız. Merak etmeyin. Hatırlı izler size yolu gösterecek. Yakalanmanız asla söz konusu değil.  On gün içinde karar vereceksiniz. Eğer ataleti seçerseniz bela büyük bir hevesle sizi bulacak. İyi düşünün.’ Çok şaşırmıştım. Hiç beklemediğim bir durumdu. Tekrar sokağa çıktığımda halka kopartma işini yapabileceğimi düşünmüyordum. Bunu bana çok iyi ve anlayışlı davranmış olan Nadir bey’e söylemedim. O da beni etkilememek için bu konuda tek kelime bile etmedi. Böylece ayrıldık. Eve gittim. Üzerimde bir hafiflik ve neşe vardı. O gece haftalardır ilk kez kâbus görmedim. Ertesi gün saat bire kadar uyudum. Uyandığımda o kadar zamandır eksik uykuların üzerimde yaptığı tahribattan tümüyle sıyrılmış gibiydim. Yeniden doğmak denir ya. Öyle bir şey.”

  “Dokuz gününüz kalmıştı.”

  Hamdi kadının soğukkanlı sözleri üzerine olumlu anlamda başını salladı ve sözlerine devam etti.

“Pazartesi günü neşeyle işe gittim. Eksik kalan bütün dosyaları bitirdim. Patron bendeki değişikliği hemen farketmişti. Beni severdi. Memnun olmuştu. Konuşurken Nadir beyin onu arayıp artık işe gelmeyeceğini bildirdiğini söyledi.”

  “Buna pek şaşmış bir hali yoktu değil mi? Doğal karşılıyordu.”

  Apışıp kalma sırası ondaydı. Ayten hanım düşüncelerini okumuştu sanki. “Nereden biliyorsunuz?” dedim.

  “O zatı sizden önce tanıdım. Adınız ne? Önce onu söyleyin.”

  “Hamdi. Hamdi Bakırcı.”

  “Aynı yoldan ben de yürüdüm Hamdi bey. Bir yıl geçti neredeyse.” 

  Hamdi’nin kafasına ucu sert lastikten yapılma bir çekiçle vurulmuştu sanki. Kadının sözleri gerçek olabilir miydi?

“Nadir beyle tanıştınız mı yani?”

  “Evet. Onsuz Sarih Hoca’yı asla bulamazdınız? Bana kadın olarak yaklaşmıştı. Adı Nadire’ydi. Nadire Şentay.” 

  “Bu imkânsız… Blöf yapıyorsunuz.”

  “Ben sizi dinledim. Siz de beni dinleyin Hamdi bey. Bir yıl önce ben de geceleri sık sık kâbuslar görüyordum. Kanser oluyor ve ölüyordum. Kendimi hastane odalarında, aynada kemoterapi nedeniyle dökülmüş saçsız başıma, iyice çökmüş yüzüme bakarken buluyordum. Hastalığın kokusu, ölümün yakınlığı o kadar gerçekti ki, uyandığımda hüngür hüngür ağlıyordum. Deli gibi sevdiğim babam ben on altı yaşındayken kanserden ölmüştü. Uzun boylu, yakışıklı bir adamdı. Onu küçülmüş, erimiş, bitkin görmek beni ne kadar üzmüştü anlatamam. Yirmi sekiz yaşındayken de annemi kaybettim. O da kanserden öldü. Halimi anlayın yani.”

  “Ama…”

  “Dinleyin lütfen”

  “Aynı sizin gibi birkaç hafta iyi uyuyamayınca çabuk sinirlenen biri oldum. Allahtan kendi eczanemde çalışıyordum. Yanımda çalışanlar için tatsız biri olmuş çıkmıştım ama. Böyle devam edemezdim. Yaptırdığım bütün testler negatif çıkmasına rağmen sorunum artarak devam ediyordu. Tam o sırada Nadire hanımla ile tanıştım. Birkaç gün önce eczaneme komşu olan butikte çalışmaya başlamıştı. Benim yaşlarımda çok cici bir kadındı. Üzerimde etkili oldu. Kimseye anlatmadığım sırrımı ona açtım. Bana Sarih Hoca’yı önerdi. Gittim sizin gibi. Ağır suç işlemiş kimseler. Bir halka kopatılacak falan. Eve geldim. Bir yanım kötü insanlardan birini haklayıp bu sorundan kurtulmayı istiyordu. Neyse ki, aklım galebe çaldı. Kuşkularımı frenlemeyi başardım. Aradan bir yıl geçti. Kâbuslarım falan çoktan bitti. Daha geçen ay test yaptırdım. Kanser falan da değilim Allaha şükür. Bunların hepsi… Vehimiçi deyimini duydunuz mu? Bir yazarın söyleşisinde okumuştum. Çevrimiçi sözcüğünü bilirsiniz. Online anlamına kullanılıyor. Vehimiçi, vehim halinde online durma haliydi bizim yaşadığımız. Özel bir netten beslenen paranoya. Nadir, Nadire… Onun işiydi bunların hepsi.”

  Hamdi’nin kulakları uğuldamaktaydı. Bütün bunlar doğru olabilir miydi?

“Dosyanızı okudum. Sizin kaçak ve tarihi geçmiş ilaçlarla yüzlerce kişiyi zehirlemek, bazılarının ölümüne sebep olmakla suçlanıyordunuz.” 

  Ayten hanım gülümsedi.

“Şentay’ın, Şeytan’ın işi Hamdi bey. Benim sattığım ilaçlar bütün diğer eczanelerin sattığıyla aynı. Bunlar sizi çığrından çıkartmak için uydurulmuş şeyler.”

  Hamdi Nadir beyin anlayışlı gözlerini, saygılı tavırlarını düşündü. Bir de diğer şey vardı. İzler. Yerdeki fosforlu gibi parlayan sarı izler. Gecenin karanlığında ışıl ışıl yönünü işaret ediyordu. Birisi tabanlarında fosforlu iz bırakan ayakkabılarıyla önden yürümüş gibiydi.

  “Çok ustalıkla yalan söylüyorsunuz Ayten hanım bravo. Neredeyse inanacaktım. Şeytan ve Şentay. Bayağı zeki birisisiniz. Ben buraya gelirken yerdeki izleri gördüm. Başka hiç kimse görmüyordu. Sadece benim gözlerime açıktı. İzler kapınıza kadar geliyordu.”

  “Niye anlamıyorsunuz bunların hepsi vehimiçi durumunuzla ilgili belirtiler. Siz benden daha ileri bir faza ulaşmışsınız. Fark bu.”

  Hamdi’nin bir yanı tongaya bastın diyordu, ama on günlük saadetinden sıyrılıp tekrar kâbuslarla boğuştuğu geceleri hayal edince bu sesi kulak arkası etti. İzler vardı bir de. Ayten hanım izleri bilmiyordu. Bilse söylerdi.

  “Tekrar o günlere dönemem Ayten hanım. Oğullarım. Biri on iki, diğeri daha sekiz. Onların kanlı cesetlerini gördüm.”

  “Dosyada üç isim vardı dediniz. Niye beni seçtiniz?”

  “Çocuksuz ve bekar olan tek sizdiniz. Ne anneniz yaşıyor, ne de babanız. Diğerlerinin eşleri ve çocukları vardı.”

  “Beni öldürürseniz sorunlarınız bitecek mi sanıyorsunuz?”

  Hamdi kadının göğsüne çevrik tabancanın tetiğindeki parmağının basıncının arttığının farkındaydı. Kadının söylediklerinde doğruluk payı olabilirdi pekala. Ama o izler. İzleri düşününce kalbi soğuyor ve her şeyi yapabilir hale geliyordu.

  Hamdi, “İzler var Ayten hanım. Onlar yalan söylemez,” dedi.

  Bu sözlerindeki basmakalıplığa hayret etmeğe zamanı olmamıştı. Çünkü parmağı ona danışmadan tetiği çekmişti. Tabanca top gibi patlamıştı. Kadın göğsünde kanlı bir leke önce geriye doğru savruldu ve sonra öne doğru bükülerek oturduğu koltuktan yere yığıldı. Düşerken sehpayı ve üzerindeki torbayı da devirmişti. Kadın sağ tarafına yatık vaziyette kaldı. Sol terliği ayağından sıyrılmıştı. Hiç kımıldamıyordu. Ölmüş olmalıydı.

  Hamdi’nin vicdanı cayır cayır yerinden doğruldu, kadına hiç bakmadan hole çıktı. Daire kapısını açtı. Üst katta birisi kapısını açmıştı. Ama henüz kimsenin aşağı geldiği yoktu. Aceleci adımlarla basamakları indi. Apartman kapısından çıktığında silahı belindeki kemere iliştirmişti. Artık eli kanlı bir katildi. Heyecanla sağa sola bakındı. Posforlu sarı izleri gördü. Tarlabaşı caddesine baktı. Saatin geceyarısına yaklaşmasına rağmen trafik vızır vızırdı. Kaldırım insan kaynıyordu. Şehrin göbeğindeydi. Yakalanması an meselesiydi. Midesi ağdalı bir pişmanlık çorbası kaynatmaktaydı. Tetiği çektiğini hiç farketmemişti. ‘Ahmak, kadını vurmasaydın ve bu gece ne olacağını test etseydin ya’ diyen yanı bağır bağır izleri takip etti.

  Sarih Hoca izleri takip etmesi durumunda yakayı asla ele vermeyeceğini söylemişti. Ayten hanımın yedek anahtarı kat sahanlığındaki dev saksının toprağında naylon ambalajlı gömülü olduğunu bile bilmekteydi. Yepyeni tabancayı da o temin etmişti. Bu yüzden adama güveniyordu. Nadir beyin merhamet ve anlayış dolu gözlerini düşündü. Şeytan! Ah… Bu zamanda böyle şeylere kim inanırdı. Ama Ayten hanımın anlattıkları da az buz şey değildi. Doğruluk payı var gibiydi lanet olsun.

  Etrafına bakındı. Sol tarafında park etmiş bir polis arabası durmaktaydı. Mavi, kırmızı lambaları yanıp sönmekteydi. İzler sağ tarafa doğru gidiyordu. İzleri takip ederek yürüdü. Her an polis sireninin çalmasını bekliyordu. Caddeyi kesen sokağa kadar sorunsuz gelince umudu arttı. Kimsenin kendisine dikkatle bakmaması çok olumlu bir işaretti. Buradan paçayı sıyırırsa ilk işi tabancayı bulunmayacak bir yere atmak ve eve giderek uykusunu gelmesini beklemek olacaktı. Sonrasına bakardı artık.

  Kırmızı ışık yanıyordu. İzleri takiben karşıya geçecekti. Yan gözle sol tarafa baktı. Polis arabası hâlâ yerinde duruyordu. Kalbi hâlâ yüksek ritimle çalışıyordu. Hemen sağında duran iki öğrenci tipli delikanlı İspanyolca bir şeyler konuşuyordu. Sokağın karşında bekleyen genç bir çift hararetli hararetli konuşmaktaydı. Herkes kendi derdindeydi. İzler onu bu beladan çıkışa doğru götürmekteydi inşallah.

  Hamdi yerde göğsünde kanlı leke yatan kadını düşünce içi sızladı. Parmağı söz dinlemeyip tetiği çekmeseydi, kadını bağışlar mıydı? Yapabilirdi. Çünkü anlattıklarında şey vardı. İnsanı etkileyen bir şey. Şentay şeytan olabilir miydi gerçekten? Sarih Hoca kimdi o zaman? Yamağı mı? Düşününce onu görmeye gittikleri apartmanın yerini hatırlamadığını farketti. Cihangir’deydi. O kadar. Sokağın yeri ve görünümü silinmişti belleğinden. Başka ufak tefek ayrıntılar da. Örneğin Nadir beyin yanına hangi fonksiyonla verildiğini hatırlamıyordu. Başka daha bir çok ayrıntı da öyle. Buharlaşıp gitmişlerdi sanki.

  “Dikkat!”

  Hamdi daha yeşil ışık yanmadan yolu ortalamıştı. Bunu ne zaman yaptığını hatırlamıyordu. İzler. İzleri takip ediyordu. İzler yolun tam ortasında bitmişti. Son iz yirmi santim önündeydi. Arkasına bakacağı sırada sağındaki hareketi farketti. Gri bir minibüs onu ezmek üzereydi. Her şey çok hızlı oldu ve araç ona çarptı. Yere düştü. Karnının üstünden geçen tekerlekleri ve şoklarla bezeli acı dalgalarını duyumsadı.

  “Gitti adam ya.”

  “Çabuk ambulansa telefon edin

  “Polis arabası var şurda.”

  “Minibüsün plakasını alan var mı içinizde? Adam frene basacağına gaza bastı valla.”

  İlk şok ve acı dalgası yerini bir uyuşmaya bırakmıştı. Hamdi nefes alıp almadığının bile farkında değildi. Şoförün yüzündeki kararlı ifadeyi açıkça görmüştü. Bilinci sönerken, ‘Şoförün Sarih Hoca’nın verdiği dosyadaki üç kişiden beni seçmiş biri olabileceğini düşünmek tam bana uygun bir ölüm şekli. Ayten hanım haklı çıktı. Vehimiçi sisteminin motoruna tur kazandırdım. Yaptığım bundan ibaret’ diye düşünmekteydi.

Sadık Yemni