Akşam işten geldiğimde magnetronda dünden kalan makarnayı ısıtıp yedim. İki buçuk yıldır karım, bir yıla yakındır sevgilim, üç aydır da sevgili kedim artık burada değilller. Karım boşandı. Sevgilim başka birini buldu. Kedim de öldü. Yaşlılıktan. Yirmi bir yaşındaydı. Arada tıkırtılarını duyduğum, ama kendisiyle henüz müşerref olmadığım bir fındık faresiyle evi paylaşmaktayım.

Yatana kadar zaman geçirmek için bilgisayarın arkasına geçtim. Bilgisayarla meşgulken televizyon izlerken olduğundan daha az sigara içmekteydim. Tuşlarda parmakları meşgul etmek bu işe de yaramaktaydı.

Bana yollanmış maillerin arasında daha önce hiç bilmediğim biri vardı. Kendisine ‘Yarın Olacak’ adını vermişti. Bu tür mailleri anında silerim, ama bunun tehlikeli olabilecek bir iletisi yoktu. Metin çok basitti.

Sevgili Nedim Bakırcı, Yarın ne olacağını bilmek istersen bu adrese boş bir mail at. Mümkün olan hızla cevabınızı alacaksın. Şu An şansın pırıl pırıl parlıyor.
Adımı ve elektronik adresimi bir yerden bulmak bu zamanda iş değildi.

Söylenenler mavaldı. Boş zamanı bol olan kimselerin tanımadıkları insanlara uyguladığı standart E-tacizdi. Yine de satırlarda merak ettiren bir cazibe vardı. Siz diyerek tavlamaya kalkmıyordu. Sen de bu amaçla kullanılabilirdi tabii. 21 Aralık akşamıydı. Yılın en uzun gecesi. Belki bunun da bir etkisi oldu. O adrese boş bir mail attım.

Beş dakika kadar sonra cevap geldi. Bir fotoğraftan ibaretti. Üzerinde adım yazılı olan kalın bir zarfın fotoğrafıydı. Zarf Paris’den yollanmıştı. Organize bir şaka gibi gelmişti. Ben bir lise öğretmeniyim. Yüzlerce öğrencisi olan biri olarak sık sık bu tür salvolara maruz kalmaktaydım. Öğrencilerim bin bir çeşit dümenle beni faka bastırıp gülünç duruma düşürmeye çabalamaktaydı. Diğer yandan Charles De Gaulle’ün resmi olan üç pul ve üzerlerindeki mühür gerçek gibiydi, ama bu zamanda fotoshop işi bile olabilirdi.

Sıradan yaşantıma heyecan getiren bu şaka hoşuma gitmişti. Akşamım eğlenceli geçmişti. Yatana kadar o taraftan başka bir mail almadım. Nasıl olsa yakında kokusu çıkardı.

Ertesi gün lisede üçüncü sınıflara organik kimya dersi verdim. Boş zamanda yazılı kağıtlarını okudum. Arkadaşlarla üç beş bozdurdum. O zarfın fotoğrafını unutmuştum.

Akşama doğru eve geldim. Posta kutumdaki sarımsı kahverengi zarf nedeniyle şoke oldum. Dün bana yollanan fotoğraftaki zarfın tıpa tıp aynısıydı. Paris’deki eski bir çocukluk arkadaşım Mert aylar önce sözünü ettiği kayıp Mu medeniyetiyle ilgili kitabı yollamıştı. Laf arasında sözü tek bir kez geçtiği için bunu tamamen unutmuştum.

Zarfın üstündeki pul ve damga fotoğraftakinin tıpa tıp aynıydı. Bu bir organize şakaydı ve ancak postanede çalışan biri kanalıyla yapılabilirdi. Kaliteli şaka keyfimi yerine getirmişti. Bunu kimlerin yapabileceğini düşündüm. Psikoloji hocası Hilmi bu tür şeylere düşkündü. İyi görüşürdük. O da karısından yeni boşanmıştı. ‘bekarlık en yeni hobimiz’ diye takılırdı bana. Telefon edip ağzını aradım. Hiçbir kumpas sinyali alamadım. Birkaç zanlıya daha telefon edecektim ki, ‘Yarın Olacak’ dan bir fotoğraf daha geldi. Siyah saçlı, ince çerçeveli gözlüklü, kırk yaşlarında bir kadındı. Ayakta duruyordu. Kendisine yakışan lacivert bir anorak giymişti. Ciddi bakışlı, hoş yüzlü biriydi. Çehresini hiçbir yerden hatırlamıyordum.

Çok meraklanmıştım. Sabahı zor ettim. Gece üç defa uyanıp sabah oldu mu diye saate baktım. Sabah okula gidince yine yoğun iş sarmalına yuvarlandım. Öğle tatilinde bahçede sandviçimin son lokmasını çiğnerken o kadını gördüm. Yanımdan bana bakmadan geçti gitti. Acaip heyecanlanmıştım. Arkasından içeri girdim. Kadın öğrencilerden biriyle konuşuyordu. Velisiydi besbelli. Bir şey yapıyormuş gibi yanlarından geçtim. Kadın yüzüme bile bakmadı.
O andan itibaren teyakkuza geçtim. Bu şaka işi ciddi bir meseleydi. Akşamı sabırsızlıkla bekledim. Bilgisayarın başından ayrılmıyordum. Sonunda 22.02’de ‘Yarın Olacak’ dan bir fotoğraf daha yollanmıştı. Siyah beyaz lekeli bir kedi kaldırımda durmuş yalanmaktaydı. Bana kedim Sarman’ı hatırlattı. Oturup şakayı yapan merciye bir mektup döktürdüm ve amacını sordum. Maili yolladıktan iki dakika sonra gelen mesajda bir sistem hatası nedeniyle E-postamın yerine gitmediği bildirilmekteydi. Sabahı beklemekten başka çare yoktu yani.

Ertesi gün okul yakınlarında minibüsten indim. Hava kapalı ve soğuktu. Birisi sağ arkamdan haykırınca o tarafa döndüm. Yaşlıca iki kadın bir taksiye bakıyordu. Kadınlardan biri bana eliyle kaldırımı işaret etti. “Kedi ezilecekti az kalsın,” dedi. Karşı kaldırımda bütün olan bitenlere aldırışsız tüylerinde pire ayıklayan kediye bakakaldım. Bütün bunlar normal değildi. O anda kararımı verdim. Cep telefonumla bu tür vakaların fotoğrafını çekecek ve sonra bazı tanıdıklarıma meseleyi açacaktım. Sırf sözle anlatırsam kafayı yedim zannederlerdi haklı olarak. Kediyi ve o yaşlı kadını yürürken görüntüledim hemen.

O akşam gelen fotoğrafta ben de vardım. Bir marketten çıkıyordum. Elimde bir naylon poşet vardı. Hemen önümde yeşil pardesülü bir adam durmuştu. Caddeye bakıyordu. Herhalde taksiye binecekti. Marketi tanımıştım. Evime yakındı. En çok oraya giderdim.

Ertesi gün okul çıkışı marketin önünden geçtim, ama kasıtlı olarak içeri girmedim. Ortalıkta yeşil pardesülü adam yoktu. Kaldırımda yürüdüm. Bir ara arkama baktım. Marketin önü normal hareketliliğindeydi. Önüme dönerken birine tosladım. Yeşil pardesülü, iri yarı bir adamdı. Nazikçe gülümsedi ve kendi kabahatı olduğu için özür diledi. Taksiye bakınırken benim geldiğimi görmemişti. Adam taksiye binerken ona belli etmeden fotoğrafını çektim.
Evde o akşam yeni fotoğrafın gelmesini nasıl iple çektiğimi tahmin edersiniz. Bu arada bütün deliller bir arada birlikte hangi arkadaşlarıma brifing vereceğimin planını yapmaktaydım. Bir power point düzeneği ile iki üç yakın arkadaşıma işi açacak ve sonra ne olacağına bakacaktım. Öğretmen olduğum için medyanın ağzına sakız olmak istemezdim, ama bu olasılığı da düşünecektim.

Eskiden unutmayı istemediğim şeyleri sarı , beyaz, kırmızı renkli mika saplı iğneciklerle yapıştırdığım mantar yüzeyli bir pano vardı. Son zamanlarda elektronik randevu defteri nedeniyle kullanmıyordum. Onu bulup duvara astım. postadan çıkan zarfı, lacivert anoraklı kadını, yeşil pardesülü adamı ve kedi seven yaşlı kadına ait görüntüleri renkli basıcıda kağıt üzerine çıkardım. 1,2,3,4 şeklinde sıraladım.

Bir ara koltukta otururken başım ağırlaştı. Uykum gelmişti. Zamana hızla ip atlatacak olan bu nedene hevesle sarıldım. Kendimi uykunun hafifletici kollarına bıraktım. Bir ara gözlerimi araladığımda hemen saatime baktım. Tam sekiz dakika uyumuştum. Daha fotoğraf yollanmasına saatler vardı.
Bir şeyi çok hevesle bekleyince zaman yavaşlar ya, öyleydi. Saniyeleri hızlandırmak için biraz ev işi yapmaya karar verdim. Mutfakta bulaşıklar yığılmıştı. Sanki üç beş kişilik misafir ağırlamış gibiydim. Bardaklar, on kadar tabak. Çok dağınık biri değilimdir. Bu karımın bende az sayıda beğendiği özelliklerden biriydi. Şikayet listesine almazdı hiç.

Bir nokta çok garipti. Belleğim eve geldiğimde bu kadar bulaşığın yığılmış olduğunu hatırlamadığını iddia ediyordu. Mutfakta kendime hazır köfte pişirmiş ve havuç salatasıyla birlikte yemiştim. Bir tava, iki tabak, bir bardak kullanmıştım yani. Bu dev bulaşık neyin necisiydi peki? Bunları düşünerek bulaşığı yıkadım. Karım taşınırken bulaşık makinesini beraberinde götürmüştü. Tek başıma olduğum için yeni bir makine almamıştım. Sevgilim bulaşık işini neredeyse tümüyle bana devrettiği için onun da böylye bir talebi olmamıştı.

Oturma odasına döndüm. Gözüm bilgisayarın ekranında durmayayım diye televizyonu açtım. Bir kanaldan diğerine geçerek oyalandım. Bu arada belleğimde garip dirilmeler yaşamaktaydım. Çok cılız, çok kenarda kalan ayrıntılardan söz etmekteydi. Ne olduklarını anlayamıyordum.
Televizyonla vakit geçmiyordu. Beni sık sık arayarak boşandığı karısıyla yaptığı son tartışmayı anlatan meslektaşım Hilmi’yi aramaya karar verdim. Numarayı çevirirken durakladım. Bir sezgi itmesiyle bilgisayara doğru yürüdüm. Ekran kendini karartmaya almıştı. Bir tuşa dokundum. Ekran aydınlanınca kalbim sevinçle iki katı hacme genişledi adeta. Beklenen mail gelmişti. Üzerine tikleyiverdim.

En yeni fotoğraf ekranda beliriverdi. Bu az önce duvara astığım bellek tazeletici panoydu. Üzerinde yedi adet basıcı çıkışlı fotoğraf asılıydı.
1 – Paris’den gelen zarf
2 – Lacivert anoraklı kadın
3 – Yeşil pardesülü adam
4 – Kedi ve o yaşlı kadın.
5 – Sarı bir arabadan inen kumral bir kadın.
6 – Bir yerde, caminin önü olmalı, evet öyle, bekleşen bir grup insan. Aralarında ilk beş fotoğrafta olan kimseler de var.
7 – 5’deki kadın, yeşil pardesülü adam, lacivert anoraklı kadın, kedi seven yaşlı kadın bir masada oturmuşlar. Masanın üstünde o kalın zarf duruyor. Burası, oturma odamda çekilmişti fotoğraf.

Üzerinde dört adet fotoğraf olan panoya baktım. Ekrandaki panonun üzerinde fazladan üç adet fotoğraf vardı. Bu arada belleğim tekinsiz çıkarsamalarda bulunmaktaydı. Sarı arabadan inen kadın karımdı. O’ydu. Yeşil pardesülü adam en yakın arkadaşımHilmi’ydi. Nasıl da hatırlayamamıştım. Kedi seven kadın annemdi. Lacivert anoraklı kadın da kız kardeşim Ceyda.

Niye hemen tanıyamamıştım onları? Sabık sevgilim niye yoktu peki fotoğraflarda?

Ağzımda paslı bir tat belirmişti. Kalbim deli gibi atıyordu. Ne demek oluyordu bütün bunlar? Cami önünde duranlar cenaze için giyinmişlerdi. Kıyafetleri de, yüz ifadeleri de buna uygundu. Ben yoktum o fotoğraflarda. Fotoğrafları çeken kimse olduğum için belki. Sonra annem, eski karım, kız kardeşim ve Hilmi buraya gelip yemiş içmişlerdi. Fotoğraflarını kim çekmişti? Benden başka kim olabilirdi?

Tekrar cenaze fotoğrafına baktım. Yakınlarıma odaklı bir fotoğraf olduğu için diğer ayrıntıları göremiyordum. Yaslı yüzlü öğrenciler ve öğretmen arkadaşlar türünden ayrıntılar.

Bundan korkan yanımla, deli gibi merak eden damar çarpışmaktaydı. Aklıma gelen şey nedeniyle elerime baktım. O kadar bulaşığı eldivensiz yıkadığım için derim azıcık buruşmuştu. Demek ki az önce fizik bir eylemde bulunmuştum. Sağdım yani.

Yerimden doğruldum. Camı açıp dışarıya, dışarıdaki hayata bakacaktım. Sonra sırasıyla tanıdıklara telefon etmeye karar vermiştim. İlk olarak anneme. Ama önce… Ama önce aklıma şu anda bir kızıl çığ gibi inen şeyi yapmalıyım. Tekinsizlik motorunu durduracağım.

Parmağım STARTEN’la uğraşamayacak kadar sabırsızdı. Bilgisayarı kapatan tuşa bastım direkt olarak. Birkaç saniye içinde ekran karardı. Bu karanlığın sirayet hassası bayağı güçlüydü. Zihnimi bile sessizleştiren bir güçtü.

*

Yatana kadar zaman geçirmek için bilgisayarın arkasına geçtim. Bilgisayarla meşgulken televizyon izlerken olduğundan daha az sigara içmekteydim. Tuşlarda parmakları meşgul etmek bunu bu işe de yaramaktaydı.

Bana yollanmış maillerin arasında daha önce hiç bilmediğim biri vardı. Kendisine ‘Yarın Olacak’ adına vermişti. Bu tür mailleri anında silerim, ama bunun tehlikeli olabilecek bir iletisi yoktu. Metin çok basitti.

Sevgili Nedim Bakırcı, Yarın ne olacağını bilmek istersen bu adrese boş bir mail at. Mümkün olan hızla cevabınızı alacaksın. Şu an şansın pırıl pırıl parlıyor.

Adımı ve elektronik adresimi bir yerden bulmak bu zamanda iş değildi. Söylenenler mavaldı. Boş zamanı bol olan kimselerin tanımadıkları insanlara uyguladığı standart E-tacizdi. Yine de satırlarda merak ettiren bir cazibe vardı. Siz diyerek tavlamaya kalkmıyordu. Sen de bu amaçla kullanılabilirdi tabii. 21 Aralık akşamıydı. Yılın en uzun gecesi. Belki bunun da bir etkisi oldu. O adrese boş bir mail attım.

HENÜZ YORUM YOK

CEVAPLA