katil

Kapı çalınır. Adam kapıyı açtığında tanımadığı birini görür. Üzerindeki pahalı olduğu çok belli takım elbisesini çok iyi taşıyan bu adam elinde bir çanta tutmaktadır.

– Buyrun.
-Karımı öldürmenizi istiyorum.
– Efendim?
– Karımı öldürmenizi istiyorum. Ve bunun karşılığında size tam 500 bin dolar ödeyeceğim.
– Aklınızı kaçırmışsınız siz. Ne sizi ne de karınızı tanımıyorum ben.
– Sizi bunun için seçtim zaten. Daha doğrusu rastgele bir kapıyı çaldım ve karşıma siz çıktınız. Kesinlikle kimsenin kuşkulanmayacağı, bizimle ilişkilendiremeyeceği bir katil. Ne diyorsunuz? Tam 500 bin dolar.
– Siz deli olmalısınız!
– Belki ama size 500 bin dolar ödeyebilecek kadar zengin bir deli. Kabul ederseniz paranın yarısını size hemen vereceğim. Para bu çantada.
– Parayı alıp dediğinizi yapmazsam peki?
– Ben çok güçlü bir adamım… (Zilde yazan isme baktı) R. Bey. Sizi ortadan kaldırmak benim için zor olmaz. Kim kuşkulanabilir ki benden? Sizinle en ufak bir bağım yok. Dolayısıyla ortada sizi öldürtmem için bir motivasyon da yok. Evet, yanıtınız nedir?
– Şey… Ben daha önce kimseyi öldürmedim?
– Daha önce 500 bin dolarınız da olmamıştı ama, değil mi?
– Yok. Olmamıştı.
– İşinize yarar mı peki bu para?
– (Heyecanını bastıramayarak biraz yüksek sesle) Ne diyorsunuz, hayatımı kurtarır. (Biraz da yaşadığı o ani heyecan patlamasından utandığı için bu kez daha alçak ve mahcup bir sesle.) Çok borcum var da.
– Gördünüz mü, fırsat ayağınıza gelmiş. Üstelik sizin üstünüze düşen fazla şey yok. Her şey incelikle planlanmış durumda. Cinayeti nerede, nasıl, saat kaçta işleyeceğiniz belli. Sizin tek yapmanız gereken talimatlara harfiyen uymak. Onlar da çantanın içindeki zarfta.
– Düşünmem gerekiyor.
– R. bey, bu düşünmeye vaktinizin olmadığı, hemen harekete geçmeye zorunlu olduğunuz, aksi takdirde karşınıza çıkan büyük fırsatı sonsuza dek kaçıracağınız o anlardan biri. Ne diyorsunuz?
– Peki bunun bir şaka olmadığını nereden bileceğim?

Adam göğüs hizasına kaldırdığı çantanın kilit mekanizmalarındaki yivleri başparmaklarıyla çekti. Çanta bir çat sesiyle açıldı.

– İçine bakın.

R. Bey elini tereddütle uzatıp çantayı açtığında gözlerini bir anlığına para tomarlarından alamadı. Sonra çantanın diğer kapağına yerleştirilmiş zarfı ve silahı gördü. Tabancalar konusunda uzman değildi ama bu oldukça “gerçek” bir tabancaya benziyordu.

– Sizi temin ederim gizli bir kamera falan yok burada.

R. Bey kuşkuyla çevresine bakındı. Önce omuzları çöker gibi oldu ama hemen ardından ani bir enerji yüklemesiyle şarz edilmişçesine ileri atılıp çantayı hızla adamın elinden kaptı.

– Kabul ediyorum.

Başka bir şey söylemeden kapıyı davetsiz misafirinin yüzüne kapatıverdi.

Sonraki iki saat geçmek bilmedi R. Bey için. Gözünü kapıdan ayırmadan oturdu salondaki çift kişilik koltuğunda. İki saat boyunca kapı çaldı çalacak duygusunun türlü çeşit işkencelerine maruz kaldı. “Biz size şaka yaptık, kameralara gülümseyin” diyen birileri çıkagelecek diye bekledi R. Bey. O da içten bir gülümsemeyle “Ben biliyordum zaten” demek üzere hazırlamaya çalıştı kendini.

Ama iki saat boyunca kimse gelmedi. Bu onu az da olsa rahatlatmıştı. Rahatlamış olmasının ne kadar aptalca olduğunu düşünüp kendi kendine güldü. Kimsenin kapıyı çalmış olmamasının rahatlatıcı bir tarafı yoktu aslında. Bu onun gerçekten de birini öldürmesi gerektiği anlamına geliyordu. Hiç tanımadığı bir kadının canını alacaktı. Bu sayede bankaya olan borcunun yanı sıra karısına olan birikmiş nafaka borcunu, oğlunun okul taksitlerini ödeyebilecek, arkadaşlarından aldığı paraları geri iade edebilecekti. Ancak o zaman yeniden onların yüzüne bakabilecek bir konuma gelebilirdi.

Kapının zili onu bu düşünce denizinin dibinden hızla çekip çıkardı. Vurgun yemesine sebep olmuştu bu hızlı çıkış herhalde. Gözleri kapıya sabitlenmiş bir felçli gibi kıpırdamadan duruyordu öylece. Ayağa kalkacak gücü kapının ikinci çalışının ardından bulabildi ancak. Kim o demeden, gözetleme deliğinden bakmaya gerek duymadan açtı kapıyı. Karşısında pişmiş kelle gibi sırıtan televizyoncuları göreceğinden emindi.

– Ekmek lazım mıydı, R. Abey?

Apartmanın kapıcısı İsmail Çi karşısında dikiliyordu. Gerçekmiş gibi durmayan o garip soyadı gibi, ekmek dolu sepeti de esmer, pala bıyıklı, hayli iri kıyım bu adamın elinde sakil duruyordu. İsmail efendiye soyadının hikayesini hiç sormadığını fark etti. Şu anda da sorma havasında değildi elbette. Sonra sorardı. Ama ne zaman? Kadını öldürdükten önce mi sonra mı? Öff, ne alaka kadın şimdi.

– Yok, İsmail efendi, istemiyorum.

R. bey içeri girdi. Çantanın içinden zarfı çıkardı. Zarfın içindekileri masaya döktü. İlk gözüne çarpan silah kullanma talimatı idi. Çantadaki tabancayı nasıl kullanacağını ve ardından silahtan nasıl kurtulacağı en ince ayrıntısına kadar, sanki bir gerizekalıya anlatır gibi tarif ediliyordu. Gerçekten her şey düşünülmüştü. Cinayet de çok iyi planlanmış olmalıydı. Bu cinayetten kolaylıkla paçayı sıyırıp, 500 bin dolarla hayatını yeniden düzene sokabileceği fikriyle ilk kez o an çakırkeyif oldu R. Bey.

*

R. Bey kendisinden bekleneni yapıp katil olduğunun ertesi günü boğaz kıyısının favori mekanlarından birinde oturmuş kahvaltısını ediyordu. Masanın üstünde duran gazetelerden birini açtı. Yandaş gazetelerin en önde geleniydi. Normalde almazdı bu gazeteyi ama bugün onu ilgilendiren bir haber çıkacaktı gazetelerde.

İlk sayfadan vermişlerdi haberi. İşadamı Hayri C.’nin eşi cinayete kurban gitti, polis hırsızlıktan şüpheleniyordu vs vs. Daha az yandaş olan diğer gazetede de farklı şeyler yazmıyordu. Aynı fotoğraf kullanılmıştı. R. Bey çalışanlarına maaşlarını ödemekte zorlanan muhalif gazeteye elini attı. Ölen kadının düğün fotoğrafını kullanmışlardı. Fotoğrafın altında Hayri C. ve Nazan C.’nin iki yıl önce yurtdışında gerçekleştirdikleri düğünle dünya evine girdikleri yazıyordu. R. Bey gözlerini bir süre fotoğraftan ayıramadı. Birden elleri istemsizce titremeye başladı. Eller işlevini geçici olarak göremez hale gelince gazete kahvaltı tabağının üstüne düştü.

Bu panik atağa sebep olan R. Bey’in vicdan azabının çiftin gazeteye taşınan o mesut anıyla tetiklenmesi değildi. Fotoğraf bir şeyi tetiklemişti tetiklemesine ama vicdan azabını değil; parça tesirli bir bombayı tetiklemişti. İçine korku, kuşku, endişe, güvensizlik, huzursuzluk doldurulmuş bir bomba…

R. Bey gazeteyi kaldırıp düğün fotoğrafına yeniden baktı. Gelinlik giymiş kadının elini tutan damadın 15 gün önce kapısına gelen ve ona bir çanta dolusu para veren adam olmadığına yemin edebilirdi. Ama “Karımı öldürmenizi istiyorum!” dememiş miydi adam? Bu ne demek oluyordu şimdi? R. Bey adamakıllı bir araştırma yapmadığına lanet etti. Kurbanı hakkında ne kadar az şey bilirse o kadar iyi olacağına ikna etmişti kendini. Öyle de olmuştu. Talimatlarda belirtilen saatte istenen yerde olması yetmişti. Gerisi silahı doğrultup tetiği çekmeye ve kadını arkasından vurmaya kalmıştı. Kurbanının yüzünü bile tam olarak görmemişti. Bundan da şikayetçi değildi doğrusu.

Alelacele hesabı ödeyen R. Bey kafeden çıkıp bir taksi çevirdi. Şoföre nereye gideceklerini tarif etti. Haftasonu olmasından dolayı sahil trafiği yavaş akıyordu. R. Bey üç beş dur-kalkın ardından göz kapaklarının ağırlaştığını, içinin geçmeye başladığını fark ettiğinde biraz şaşırdı. Demin yaşadığı şok ve içinde bulunduğu stres göz önüne alındığında bu pek de olası bir şey değildi. Şöfor aynadan ona bakıyordu.

– İyi misin, abi?
– İyiyim, iyiyim.
– Aradan kaçalım mı, abi. Bu trafik bitmez şimdi.
– Tamam.

Aradan bir kaçış olduğunu bilmiyordu. Yalnızca taksicilerin bildiği bir yol olmalıydı. En fazla biraz fazla yazardı ama bunu dert etmesine gerek yoktu artık. Peki şu kafasını kurcalayan diğer konu neydi? İyice bastıran uyku düşüncelerini arapsaçına çeviriyordu. Biraz kestirmekten zarar gelmez diye düşündü. Gözlerini kapayıp koltuğa rahatça yerleşti. Çok geçmeden kesik kesik horlamaya başlamıştı bile.

Uyandığında görüşü biraz bulanıktı. Bulanıklık geçer gibi olunca ormanlık bir alanda olduğunu gördü. Elleri ve ayakları plastik kelepçeyle bağlanmıştı. Biri vardı az ileride. Eldivenli elinde bir tabanca tutuyordu. Bir göz yanılması değilse eğer adamın titrediğini ya da kısa kısa kasılmalar geçirdiğini söyleyebilirdi. Ona doğru geldiğinde gördüğü şeyin ne olduğunu anladı. Adam ağlıyordu. Kafeden çıkışta bindiği taksinin şoförüydü bu.

– Neler oluyor? Ne işimiz var burada?
– Kusura bakma, abi.
– Ne diyorsun sen? Niye bağladın beni?
– Çok para verdiler, abi. N’olur, kusura bakma.

R. Bey olan bitene anlam vermeye çalışırken taksi şoförü imdadına yetişti ve kendi açısından olan bitenin kötü bir özetini geçti.

– Kapı çaldı bir gün. Açtım. Karşımda elinde para çantasıyla bir adam. “Ortağımı öldür, bu para senin,” dedi. Ben senin kanına girmek ister miyim, abi. Ama elde yok, avuçta yok. Dört tane çocuk. Dur durak bilmeden çalışıyorum. Gecem gündüzüme karışıyor. Neye yarıyor peki? Aha şu taksinin sahibinin cebine daha çok para girmesine… Çocuklarımı okutmak istiyorum ben, abi. Ceplerine harçlık koymak… Yoksa ben karıncanın canına kıyabilecek adam değilim, inan.

– Ben de para veririm sana. Benim de param var.

– Yok, abi. O saatten sonra yaşatmaz beni. Çocuklarıma zarar verir. Ocağımı söndürür. Baygınken sıkacaktım ama yapamadım. Uyan, derdimi söyleyeyim istedim. Senden helallik alayım istedim. Hakkını helal et, abi.

– Manyak mısın lan sen?

– Kusura bakma, abi. Kusura bakma…

– Dur, oğlum, dur… Yapma!

Şoför silahı R. Bey’in şakağına dayayıp tetiğe bastı. R. Bey’in ellerini ayaklarını çözüp silahı eline tutuşturdu. Bunları yaparken hüngür hüngür ağlıyordu.

Ertesi gün gazetelerin üçüncü sayfasına R. Bey’in yaşadığı maddi sıkıntılar yüzünden cinnet geçirip kendini öldürdüğü yazacaktı. Bu yüzden kiraladığı banka kasasından 100 bin dolar çıktığında herkes oldukça şaşıracaktı. R. Bey’in parasının ikinci taksidini almaya fırsatı olmamıştı. İlk taksitten kalan diğer yüz küsur bin doları ise sayfalarını oyduğu iki kalın kitabının içine saklamıştı. Evinde “değerli” denebilecek kitaplarla dolu bir kütüphanesi vardı R. Bey’in. Ölümünün ardından evini boşaltma görevini üstlenen eski eşi bunları kitapların değerini kiloyla hesaplayan bir eskiciye satacaktı.

“Yüz küsur bin dolar değerindeki” o iki kalın kitap epey kilo çekince kadının yüzü gülmüştü. Eskici kitapların bir kısmını sahaflara satıp, bir kısmını da bit pazarında tezgaha döktü. İçinde binlerce dolar olan iki kitap kimbilir kime nasip oldu. Kimse bugüne dek çıkıp bir şey söylemedi bu konuda. Belki de hala pazarlarda tezgah tezgah dolaşıyor, ya da bir sahafın rafında tozlanıyordur para dolu o kitaplar. İster misiniz size denk gelsinler? Ama artık kaynağını bildiğinize göre o kanlı paraları doğruca polise teslim edersiniz herhalde. Edersiniz, öyle değil mi?

sisko-ninja

HENÜZ YORUM YOK

CEVAPLA