Ters Ninja Pazar Öyküleri’nde: Sadık Yemni’den Tenhalık Akısı

fiskiye

Rasim tam da ‘yaprakların arasından rüzgâr bile geçmiyor sanki’ diye düşünürken kulaklarına bir haykırış doldu.

“Çekil ulan!”

Genç adam oturduğu yerden camdan dışarıda görünen okul bahçesindeki kare tabanlı küçük havuza bakıyordu. Havuzun fıskiyesi bir metre kadar yüksekliğe çıkıyordu. Mesafe nedeniyle mümkün olmamasına rağmen şırıltıyı isterse duyabiliyordu. Geceleri ışıklar yanmadığı için iyice karanlık olan bahçede suyu içinde fosforlu bir madde varmışçasına görebiliyordu. Su algılarına özel bir hassasiyet vehmettiriyordu adeta.

Rasim’in bakışları havuzun arkasında kalan bölgedeki bir sıra dut ağacına yöneldi. Bu arada kendini ses yükselticilerden gelen Nihavent Longa’nın ritmine kaptırmıştı. Geçmişin kazağından iplik söküyordu yine. Çocukluğunda ipek böceği koyduğu karton kutularda elde ettiği kozaları hatırladı. Kozaların bazıları renkli çıkarak hoş bir sürpriz yapardı. Parmağını dokundurduğunda ipek tabakanın altındaki canlı şeyi hissederdi. O şey sonradan, önce kelebek, ardından da sayısız yumurtacık olup çıkardı.

“Pas versene.”

Rasim havuzun hemen önünde sarı bir top için mücadele eden iki çocuğa hayretle bakakaldı. Bahçe birkaç saniye öncesine kadar göz alabildiğine boştu. Yıllardır böyleydi. Orta eğitim verilen okulda bir nedenle eğitime son verilmiş olmalıydı. Bunca zamandır ne bir çocuk sesi duymuş ne de birinin bahçede dolaştığını görmüştü.

“Nah…”

Çocukların önce sesleri, sonra da suretleri algı alanından çekilince Sermet derin bir nefes aldı. Aslında yoktular. Zihninde eskiden kalma bir anı canlanmış olmalıydı. Öyleydi tabii.

Genç adam pencereden dakikalarca baktıysa da bahçenin metrukluğunu bozan yeni bir müdahale olmadı. Havuzun fıskiyesi kıpırtısızlığın içindeki yegâne hareketti her zamanki gibi. Yaramaz bir anı kıymığıydı araya giren.

Genç adam zihninden bunları geçirirken yaylı çalgıların ruhunda yarattığı huzur neredeyse eski kıvamına ulaştı. Parça sona erdiğinde Rasim halinden memnun bir tavırla oturduğu tekerlekli sandalyenin sağ koluna monte edilmiş düğmeye bastı.

Saniyeler geçti ve kapı aralandı. Beyaz üniformalı genç bir kadın kapıyı açtı. Sarı saçlarını arkaya toplamıştı. Hoş bir tipti. Bakışları sevecendi. Genç bir erkek hemşire ile değişimli olarak hizmet veriyorlardı.

“Buyrun Rasim Bey.”
“Kahve rica edecektim. Aynısından lütfen.”
“Tabii efendim.”

Adını hatırlamadığı için hafif bir suçluluk duyduğu kadın kapıyı örtüp gidince Rasim bakışlarını yine bahçeye çevirdi. İn ve cin top oynuyordu. Genç adam içini çekerek arkasına yaslandı. Müzik susmuştu. Nihavent Longa kendisinin hazırladığı seçilmiş parçaların sonuncusuydu. Aparatı çalıştıracak uzaktan kumanda hemen yanındaki sehpanın üzerindeydi, ama on dokuz parçalık seçki CD’yi başa almayı canı istemedi. Gözlerini yumdu ve eski günleri düşündü.

Rasim 26 yaşındaydı. Üç ay önce geçirdiği kayak kazasında iki dizini de incitmiş ve bu özel kliniğe kaldırılmıştı. Ev atmosferine sahip klinik bayağı tuzluydu, ama Rasim sadece en son kitabından kazandığı parayla isterse burada yıllarca kalabilirdi. Bir ay sonra tedavisi tamamlanacak ve evine gidecekti.

Hissiyatı biraz karışıktı. Evine gitmeyi deli gibi arzu etmiyordu örneğin. Yarım kalmış romanı onu bekliyordu. Okurları da. Bekârdı. Evde gelmesi için günleri sayan bir kadın yoktu. Kedi, köpek kılına alerjik olduğu için dört ayaklı bir yaratık da mevcut değildi. Evi kapalı durumda iyi ambalajlanmış vakumlu bir mamul gibi istediği süre onu bekleyebilirdi yani.

Bu klinikten memnundu. İyi bakılıyordu. Bakıcıları çok candandı. Yemekler iyiydi. En önemlisi sükûn içinde kalabileceği bir ortam sunulmuştu kendisine. Metruk bir alanın tam ortasına kurulmuş hissini veren klinik en çok istediği şeyi fazlasıyla sunmaktaydı. Ödediği parayı son kuruşuna kadar hak ediyorlardı.

“Buyrun efendim.”
Rasim gözlerini açarak genç kadına gülümsedi.
“Teşekkür ederim.”

Kahvenin kokusu genzine dolmuştu. Bu kokunun hatırlattığı şeyler beyninin ücra köşelerinde kıpır kıpırdı. Bu nedenle hemşire gittikten sonra dakikalarca kımıldamadı. Bunu yaparsa hatırlamak üzere olduğu şeyleri unutmaktan korkuyordu. Bir yazar olarak hayal gücü engin biriydi. Yazdığı romanlarda bir sürü uydurma karaktere sanal geçmiş uydurmuştu. Şimdi bu tür malzemenin tasallutuna uğrama tehlikesiyle karşı karşıyaydı galiba. Sanal geçmişler toplamı kendi kendini kuruyordu sanki. Az önceki çocuklar bu sanal kumbaradan fışkırmıştı. Başka şeyler de taşmak üzereydi. Bunu engellemeliydi. Rahatı, huzuru kaçmamalıydı. En iyisi hiç düşünmemekti. Hiç düşünmemek neden zordu şimdi. Neden sürekli topa vurmak üzere olan ayaklar geliyordu aklına. Hem de öyle iki çift değil. Onlarca çift. Havada asılı çığlıklar olmuş armutlar gibi düşmeyi mi bekliyordu?

Bahçeye çok bakmaya devam ederse çok kıymetli bir şeyi bozacağı sezgisi bayağı rahatsız ediciydi. Neden bilmiyordu, havuzun suyunun kesilmesi en büyük korkusuydu. O fıskiyede bu düzeni kuran bir güç vardı sanki. Suyun devr-i daimi mutluluğunun ve esenliğinin, daha da önemlisi ihtiyacı olan kesif sükûnetin simgesiydi.

En iyisi müzik dinlemekti biraz. Rasim elini uzaktan kumandaya erişmek için uzattığında kahve fincanı sarsıldı ve en üstten biraz döküldü. Tabağın dibinde koyu kahverengi siyahımsı bir tabaka oluşmuştu. Fincanı alırken üzerine damlayacaktı şimdi. Rasim aşırı titiz biri değildi, ama böyle şeylerden nefret ederdi. Tam hemşireyi çağırmak için zile basacağı sırada kapı açıldı ve genç kadın içeri girdi.

“Editörünüz Meliha Hanım geldi efendim.”

Bu deyişte ve kadının bakışlarında önceden alınmış bir randevu vurgusu vardı. Rasim bunu tümden unuttuğunu belli etmedi ve başıyla onay verince hemşire odadan çıktı. Dökülmüş kahveyi mevzu bahis etmeyecekti. Sahne değişmişti. Yeni hale uygun davranacaktı.

İçeriye uzunca boylu, orta yaşlı, boyama kızıl saçlı, topluca bir kadın girdi. Üzerinde uçuk mavi kot pantolon ve bordo renkli ince kazak vardı. Ağırlık merkezinde biraz kilo biriktirmiş olmasına rağmen cazibeli bir havaya sahipti.

“Sevgili Rasim Bey, nasılsınız? Maşallah bugün sizi çok iyi gördüm.”
Kadının sesinde yılların tanışıklığının kalbe yakın gelen tonu vardı.
“İyiyim gerçekten de Meliha Hanım. Sizden naber?”
“Bilinen şeyler. Yayınevinde rutin işler. Bu arada oğlan askerliği bitirdi geldi. Otuz bir yaşında olduğu için beş ay ona beş yıl gibi geldi, ama şükür bitti sonunda.

Rasim kadın hakkında tek bir şey hatırlamıyor olmasına rağmen anlayışla başını salladı ve “Geçmiş olsun.” dedi.
Kadın hoşnutlukla gülümsedi. “Sağolun. Bu arada kitabınızı bir ay içinde basıcaz. Bu sabah kesinleşti. Telefonla da haber verebilirdim, ama hem sizi göreyim hem de bunu bizzat anlatayım istedim. Siz klinikten çıktığınızda piyasaya süreceğiz.”

Rasim sevinmesi gereken habere uygun bir yüz ifadesi takındı ve “Başlıktan memnun musunuz?” diye sordu. Başlığın ne olduğunu unutmuştu. Geçirdiği kaza nedeniyle geçici bir bellek yitimi durumuyla karşılaşmıştı. Doktoru ‘Birkaç ay sürebilir’ demişti. Bunu her dakika belli etmek istemiyordu.

“ ‘Sakin ve Sessiz Bir Yer’ başlığını duyan herkes beğendi. Kalp burucu ve çok etkileyici metinle fevkalade uyumlu.”
Rasim içini çekti. “Düşününce o kadar mesafeli gibi ki, sanki başkası yazmış gibi geliyor bazen.”
Meliha Hanım sevgiyle gülümsedi. “Size has mütevazılık.”

Rasim minnetle gülümsedi. Durumu idare edebildiği için memnundu. Bir ay sonra kitabı basıldığında artık burada olmayacağım duygusu, içinde yeterince sevinç uyandırmıyordu. Eviyle ilgili kafasında bir sürü dağınık görüntü vardı, ama bunların hiçbiri içinde güçlü bir özlem ateşi yakmıyordu. Yeni kitap, eski okurların hayranlıklarında katmerlenme, yeni okurlar, yeni bir sevgili, kliniğin adresini gizli tuttuğu için ziyaretine gelemeyen dostları. Hiçbirini aşırı özlememişti. Şu metruk okul bahçesine bakan odanın kalbine verdiği huzura alışmıştı. Dışarıdaki hayatın çekiciliği buraya nüfuz edemiyordu. Tamam, bir ay sonra bu odayı terk edecekti, ama öncesinde her günün, dakikanın tadını çıkartarak kendini dış dünyaya hazırlayacaktı.

“Bir dizi söyleşi yapılacak. Televizyon programları, dergiler, okullar, birazdan programınız bayağı yoğun olacak.”
“Neyse ki, burada çok iyi dinlenebiliyorum.”
“Birazdan burada depoladığınız her damla enerjiye ihtiyacınız olacak.
“Doğru.”

Hemşire arada oluşan sessizlik sırasında kapıyı açtı. Elindeki tepside iki fincan kahve, iki parça çikolatalı kek vardı. Çok anlayışlı bir kadındı. Dökülen kahveyi görmüş ve gerekeni otomatikman yapmıştı.

Rasim bundan sonra ne demesi gerektiğini düşünürken ard arda gariplikler başgösterdi. Birincisi gözü takıldığında havuzdaki fıskiyenin durduğunu farketmesiydi. Bu imkânsızdı. O fıskiye hiç durmazdı. Durursa şey olurdu. Şey… Tam bu konuda bir şey söyleyeceği sırada içeriye inanılmaz miktarda, desibeller dolusu ses hücum etti. Dışarıda yüzlerce kişi toplanmış şamata ediyordu sanki. Buna içerdeki tuhaflıklar da eklemlenmişti. CD çalara dokunmamasına rağmen çalışmaya başlamıştı. Alan Parsons Project’in Sessizlik ve Ben – Silence and I adlı parçası çalarken Meliha Hanım’ın kek tabağına uzanan eli durakladı. Sakin ve saygılı yüz ifadesi kırışmıştı adeta. İnce bir fondöten tabakasının altından beliren çiçek bozuğu bir cilt gibiydi. Hemşirenin huzur verici, sevimli yüzü de endişeyle bezenmişti.

Rasim ağzını açacağı sırada ıssız bahçede onlarca çocuk belirdi. Kimi top oynuyor, koşuyor, bazıları da gruplar halinde durmuş sohbet ediyordu.

“Ne oldu Aysel?”
“Bilmiyorum anne. Galiba sistem arızası. ”

Aysel! Anne! Bu sözcükler Rasim’in beyninin uyuşmuş bölmesinde göz kamaştıran spot lambaları yakmıştı. Ne oluyordu. Huzur verici ortama ne oluyordu? Koltuğu ne zaman yatar duruma getirmişti. Aman Allahım, neden sağ eli bu kadar kırışıktı? 26 yaşındaydı daha. Elleri böyleyse, bir ayna bulsa ve yüzünü görse.

“Aysel Hanım derhal yüzümü görmek istiyorum.”

Rasim bunları söylerken sol koluna takılı kateterden damarlarına işleyen sakinleştirici madde etkinleşti. Rasim’in bilincine midye gibi yapışık duran endişe verici düşünceler, içeri giren hoyrat desibellerle birlikte başka bir âleme göçtü. Geriye sadece ıssız bahçe, sükûnet, dut ağaçları, kare şeklindeki havuz, nazlı nazlı yükseldikten sonra hoş bir kıvrım oluşturarak aşağıya düşen su sütunu ve CD çalardan gelen müzik kaldı.

*

“Manyetik alanda küçük bir değişimin tetiklediği bir sistem çöküşü yaşandı.” dedi Uzman Psikiyatrist Tahsin Baycılı. “İlaç duyarlılığı gen ölçümleri, beyin zarında elektromanyetik alan üreten hücrelerin stimüle edilmesi gibi bütün işlemler kusursuz çalışıyor şu anda. Merak etmeyin hastamız eski sükûnetli ortamına kavuştu. “

Meliha sözlerine ara verip çayını yudumlayan genç adama minnetle baktı. Çok yakın bir arkadaşının oğluydu. Rasim’in ölümcül hastalığını tedavide canla başla çabalamaktaydı. Onun sayesinde kullanılan Tenhalık Akısı adlı teknolojinin kendilerine maliyeti de epey düşük olmuştu.

Otuz yedi yıllık kocası Rasim’de altmış dört yaşına kadar örtülü duran agorafobi emekli olmasının ardından ortaya çıkmış ve değişim geçirerek, adeta mutantlaşarak adamın hayatını yaşanmaz hale getirmişti. Sokağa çıkmaktan ödü patlıyordu. Büyük bir mağazaya gitmek, insanlarla sıkış sıkış durması mümkün değildi. Hemen panik nöbetine giriyordu. Daha da kötüsü bu panik nöbetleri sonrasında ağır bir depresyona giriyor ve intihar eğilimi artıyordu. Şu ana kadar uyku ilacı yutmak, bileklerini kesmek gibi iki intihar girişimi olmuştu. İkisinde de kıl payıyla kurtarılabilmişti.

Son aylarda evde dahi huzur içinde olamıyordu. Karısı, oğlu ve kızı bile ona çok geliyordu. Evde yalnız kalması da mümkün değildi. Buna da dayanamıyordu. Bileklerini test için böyle yalnız bırakıldığı iki günün sonrasında kesmişti. Ölümü kesin gibiyken bu tür hastalara verilen en yeni tedavi, Tenhalık Akısı çıkmıştı ortaya. Meliha kendisi bu işlerden anlamadığı halde uygulanan yöntemi çok iyi kavramıştı. Hastanın etrafında belli bir manyetik alan oluşturuluyor ve beynindeki proteinler manipüle edilerek yapay bir şizofreni yaratılıyordu.

Böylelikle Rasim’e yapay bir kimlik kazandırılmıştı. Genç bir yazardı. Kocasında yazarlık hevesi kursağında kalmış bir meslekti. Kendisi banka müdürlüğünden emekli olmuştu. Çok etkileyici konuşurdu. Muntazaman okurdu. Özellikle sarhoş olduğunda yazar olmadığı için içten hayıflanırdı. Bu nedenle bilinci ve subliminali, bilinç dışı kayak kazası geçirmiş egzantrik bir yazar kimliğini şevkle benimsemişti. Burada ev ortamı dekoru verilmiş klinikteydi. Kızı ve oğlu hemşireydi. Kendisi de tanınmış bir yayınevinin editörüydü. Bu rolü oynaya oynaya çok benimsemişti. Belki editörlük de onun da içinde ukde kalmış mesleklerden biriydi.

Bir çeşit hipnoz haliydi. Beyninin işitme bölgesi de uyarlanmıştı. Rasim evin içinden ve dışından gelen sesleri duyuyor, ama beyninde kategorileştiremediği için aldırmıyordu. Oğlunu, kızını ve karısını ona verilen programa uygun algılıyordu. Okul bahçesinde kopan çığlıklar beyninde gürültü cinsinden kodlanmıyordu. Sıradan titreşimler ve kayda değmez şeyler gibi geçiştiriliyordu. Kendileri sesleri duydukları için Rasim’in ne kadarını duyup duymadığını anlamak üzere konmuş bir ses sayacı vardı. Bunun ibresi sürekli sola yatmış durumdaydı. Böylece ona ayırdıkları odada kocası elden geldiğince mutlu yaşıyordu. Giderek kalabalıklaşan, her şeyin izlendiği, özel hayatın tümden gümlediği, mahremin ılga edildiği yeni dünyada belki buna tepki olarak da agorafobi yaygınlaşmaktaydı. Son yıllarda bu sayı katlanarak artmaktaydı. Kocası gibi had safhaya erişenler bu yöntemle yeni bir kimliğe kavuşuyor ve geriye kalan zamanını huzur içinde, ailesiyle birlikte evinde geçiriyordu. Tenhalık Akısı, ‘Varlık içinde yokluk’ deyimini değişik bağlamda sarmalayan teknik bir yöntemdi.

Meliha, Tahsin Bey’i geçirdikten sonra kızıyla birlikte kaldıkları yerden devam ettiler. Kızı hastanın kaldığı odanın kapısını açtı, babasına bir şeyler söyledi ve geriye dönerek ona işaret verdi. Meliha elinin tersiyle gözlerindeki yaşları sildi ve oraya doğru yürüdü.

*

Rasim tam da ‘yaprakların arasından rüzgâr bile geçmiyor sanki’ diye düşünürken kapı çalındı ve hemşire kız içeri girdi.
“Editörünüz Meliha Hanım geldi efendim.”

Bu deyişte ve kadının bakışlarında önceden alınmış bir randevu vurgusu vardı. Rasim bunu tümden unuttuğunu belli etmedi ve başıyla onay verince hemşire odadan çıktı. Sahne değişmişti. Yeni hale uygun davranacaktı.

İçeriye uzunca boylu, orta yaşlı, boyama kızıl saçlı, topluca bir kadın girdi. Üzerinde uçuk mavi kot pantolon ve bordo renkli ince kazak vardı.

“Sevgili Rasim Bey, nasılsınız? Maşallah bugün sizi çok iyi gördüm.”

Kadının sesinde yılların tanışıklığının kalbe yakın gelen tonu vardı. Rasim’in içi ısınmıştı. “İyiyim gerçekten de Meliha Hanım.” Dedi. “Sizden bir ricam var.”

Kadının kaşları merakla kalktı. Kendinden emin davranışında bir şeyler değişmişti. Kuşku diyeceği geliyordu, ama bunun için hiçbir neden mevcut değildi.

“Ne gibi?”
“Şu bahçeye bir bakın.”

Kadın tereddütlü diyebileceği adımlarla yerinden doğruldu pencereye doğru yürüdü ve dışarıya baktı.

“Şu ağaçlardaki yaprakların kıpırtısızlığına bir bakın.” dedi Rasim. “Natürmort gibi adeta, ama aslında değil. Hareketin nabzını hissediyorum bu atalette. Sessizliğin sesi. Hareketsizliğin delice kıpırdaklığı. Sizce de muhteşem değil mi?”

Meliha okul bahçesindeki gezinen, koşturan ve top oynayan onlarca öğrencinin cıvıltısını, hemen sağdaki ana caddeden gelen trafik gürültüsünü dışarıdaki gelen gürültüsünün kocasına kendini sükûnet gibi algılatmasına kimbilir kaçıncı kez şaştı. Sonra kocasının parmağının işaret ettiği yere doğru bakarken şaşkınlığı vites büyülttü. Kare şeklindeki küçük bir havuz ve ortasındaki fıskiyeyi görüyordu. Bu cisim oralarda dolanan çocukların algısına kapalıydı. Çünkü hiç farkında olmadan içinden geçiyorlar, böyle bir şeyi fark ettiklerini belli edecek tek bir hareket yapmıyorlardı. Şu ana kadar çeşitli vesilelerle, çoğu kez dut ağaçlarının tamamını görmek için pencereden bakmışlığı vardı. Havuzu ilk kez görüyordu. Bu ne demekti?”

“Gerçekten de.” dedi Meliha. Rasim’in yüzünde alışıldık dinginlik hali sürüyordu. Kadın o yarı şeffaf havuza bakarken havuz kendini algısından koparttı gitti. Kadın nefes almaya korkarak bekledi. Havuz kendini yeniden peydahlamadı.

Meliha, Tahsin tarafından bu konuda bilgilendirilmişti. Kocasının matrixvari kurgulanmış dünyasında değişmeyen bir ritimle hareket eden hareketli bir nesne konmuştu. Bu nesne sanaldı. Kocasının beynindeki kurgunun zembereğiydi. Haliyle bu şey sadece kocasının gözüne görünebilmekteydi. Kocasının huzur düzeneğinin zembereği fıskıyeli küçük bir havuzdu. Bu görüntü hasta dışındaki herkese kapalıydı. Kocası bahsini ettiğinde görüyor numarası yapıyorlardı. Ve şimdi birden görüşüne açılmıştı. Beklenmedik bir durumdu. Bu ihtimalden hiç söz edilmemişti.

“Taşın göbeğinin nefes alıp vermesi gibi bir şey.”

Meliha kocasına bakarak başını salladı. Bu sözü ondan daha önce de duymuştu, ama en sonuncu telaffuzda endişe kabartıcı bir hassa mevcuttu. Tenhalık Akısı teknolojisiyle ilgili okuduğu komplo teorisi kokan yazıları düşündü. Youtube’de beliren ve silinen mülakatlar elden ele gezmekteydi. Buna göre Tenhalık Akısı teknolojik tedavi kılığında sunulmuş akıllı bir virüstü. Sirayet hassası çok güçlü olan bu virüsün amacı dünyayı tenhalaştırmaktı. Önce algıda tenhalık, ardından da bu nedenle meydana gelen kitlesel ölümlerle ulaşılacaktı hedefe. Bir odaya birbirinden haberi olmayan bir sürü kimseyi koymaktaydılar. İnsanlar küçücük alanlarda sanal kimliklerle zombi tavuklar gibi yaşadıktan sonra tükenip gideceklerdi.

Meliha için için buna inanmıştı. Bir yandan kocası huzur içinde odasında yaşadığı için sevinirken, diğer yandan hem ağır seyirli agorafobi rahatsızlığının dünya çapında bu denli hızla artmasını hem de Tenhalık Akısı aleyhindeki yayınların çokluğundan etkilenmişti.

Meliha tekrar bahçeye baktığında havuzun geri geldiğini gördü. Bu defa daha gerçek görünümlüydü. Yarı şeffaf halinden sıyrılmıştı. Kadın kocasına bir şey diyeceği sırada aklına gelen fikirle karnı üşüdü. Ani korku onda ilk olarak bu etkiyi yapardı. Biraz tutuk kaslarla oda kapısına doğru yürüdü. Kapıyı açtı. Aysel görünürlerde yoktu. Oğlunun olmaması normaldi. Arkadaşlarıyla bir kafeye gitmişti.

“Aysel!”

Meliha’ya asırlar gibi gelen uzun saniyeler aktı gitti. Kızı ne göründü, ne de bir ses verdi. birkaç kez daha yüksek sesle kızının adını ünledi. Hissiyatı şimdi damarlarında korkulobin halinde dolaşmaktaydı. Panikle masanın üzerinde duran cep telefonunu aldı. Tahsin’in numarası tuşladı. Bunu yaparken açık duran oda kapısına baktı. Rasim bu ani davranışına tepki vermiyordu. Çok garipti.

“Aradığınız numara kullanım dışıdır.”
Meliha, “Ey yüce Allahım, ne olur aklım bana kalsın,” diye mırıldanarak en yakın arkadaşlarından birinin numarasını çevirdi.
“Alo. Meliha! Alo. Meliha ne oldu? Ses gelmiyor. Tekrar ara canım.”

Bağırarak konuşmasını arkadaşı duymamıştı. Aysel nereye gitmişti? Rolü icabı kahve ve kek servisi yapacaktı. Mutfağa baktı. Kızı orada değildi. Yatak odaları da boştu. Virüs ona da sirayet etmiş olabilir miydi? Ya oğlu kafeye değil de başka yere gittiyse? Hepsi sahte kayıtsa? Meliha elindeki aparatı yere düşürdüğünü fark etmeden kocasının odasına doğru yürüdü. İçeri girdiğinde adam bıraktığı yerde durmaktaydı.

Rasim ani bir hisle bakışlarını bahçeden çekerek arkasına baktı. Kapı aralık duruyordu, ama görünürde kimsecikler yoktu. Zihnine kıvamlı bir şurubun akışı gibi yavaşça dolan bilinç ‘Bugün kimseyle randevun yok. Odanı başkalarınla paylaştığın hissiyatı gerçekliğe yaslanmıyor. Bakıcıların şu anda izinde ve merak etme, her şey fena halde yolunda.’ şeklinde teskin edici bir tebligatta bulundu. Adam başını tekrar bahçeye çevirdi ve kıpırtısızlık şeklinde belirmiş olan sükûneti solumaya başladı.

Meliha kocasının aldırışsızlığına alışıktı, ama bu defa ortam farklıydı sanki. Kadın kurallara boşvererek “Rasim!” diye haykırdı. Adımın kılı bile kıpırdamadı. Meliha çok rahatsız edici bir şeyi farketmişti bu arada. Sesler. Kendi sesini duymamıştı. Ağzı, ses telleri ve gırtlağı çalışmıştı oysa. Dışarıdan gelen sesler de duyulmamaktaydı. Tenhalık Akısı virüsünün işiydi bu. Meliha’ya sirayet etmişti.

Kadın dehşetin kötürümleştirici tesirini hissederek bir çığlık saldı. Aysel beni duysa ve kaçsa bari diye düşünürken birden içi huzurla doldu. Meliha şimdi tanınmış bir yayınevinin editörüydü. Yirmi dört yaşındaydı ve bekârdı. Çok çalışmaktan sürmenaj olduğu için bu kliniğe gelmişti. Burada kendine tahsis edilmiş olan bu büyük odada tek başına kalıyordu. Birkaç hafta kalıp çıkacaktı. Dışarıdaki sessiz ve huzurlu ortam ve hele o fıskiyeli havuz sayesinde çok çabuk iyileşeceğinden emindi. Az önce aklında dans eden bin bir çeşit endişe silinip gitmişti. Genç kadın CDçalardan gelen müziğe bıraktı kendini. Burada katışıksız sükûneti bulmuştu. Mutluydu.

Sadık Yemni