ip canbazi 

Bundan böyle Tersninja.com’da her ay bir öykü okuyacaksınız. İsimleri bilahare açıklanacak seçici kurulumuz tarafından sıradışı bulunmaları haricinde,  ortak özellikleri bugüne kadar bir kitapta yer almamak olacak bu öykülere ev sahipliği yapacak sitemiz sizden de öyküler bekliyor. Ocak ayının öyküsü Cenk Büker‘e ait ve Canıyla Oynayan adını taşıyor. Sizlerin desteğiyle Ayın Öyküsü geleneğimizin tutacağına ve ileride bu öykülerin güçlerini birleştirip keyifle okunacak bir kitap olarak kitabevi raflarında boy göstereceğini umuyoruz.  

CANIYLA OYNAYAN 

Pek güzel konuşur, çok doğru söylersin Yalım Çelebi. Lâkin; bu nevi hususlar nice muhasebe, o denli nazik bir muvazene icabettirir ki, meselenin şirazesini bir dirhem kaçırdın mıydı bir daha iflah olunmaz, tepetaklak devriliverir bilcümle intizam. Günün muayyen lâhzasında mesai eden isimsiz muvakkitin, El-Kimya’nın babası Câbir’in ellerindeki o narin muvazenede olmalı cümle gayret. Maazallah, altına tahvil etmeye çabaladığımız bu mesaide, teneke ilen yetiniriz elimizde. Misâller meseli asgarîleştirmek için sarf edilse de daha ziyade, madem bu hususu enine boyuna mütalâa edeceğiz, vaktiyle bana hayli tesir eden su hadiseyi nakletmeme müsaade buyur.

Bundan altı yedi sene kadar evvel, Patronalı İsyanı’nın hemen arefesindeydi. Bir tuhaf heves almıştı beni. Her öğle namazı vakti, Bedestendeki mütevazı ticarethanemden ayrılarak, kısa bir fayton seyahatiyle, Ahırkapı Feneri’nin art cihetinde bir viran hana giderdim. Havayı derin derin teneffüs edip, bir nebze olsun istirahate çekilmek de iyi gelirdi bana amma; asli gayem başkaydı. Hayli geniş bir avlusu olan bu mekânı mesken tutmuş canbazları seyretmeye giderdim esas. Öğle vakti nisbeten serin olan meydanda dur durak bilmeden harıl harıl uğraşan canbaz cemaatinin alemi zamanla öyle işledi ki içime, adeta bir ihtiras hâli aldı bende bu öğlen ziyaretleri.

Envai çeşit renk ve surette cafcaflı esvabıyla; kûzebazından ateşbazına, şemşirbazından paçlebazına, gürzbazından hokkabazına, zorbazından kılıçbazına seyre doyamaz, hani meşgalem elverse hiç dönmezdim geldiğim yere. Ammaa, dehşetle hazzettiğim bir varyete varsa o da ip canbazlarınınkiydi. Biri handiyse sağır, üfürsen havalanacak denli sıska, çirozlukta onunla yarışan diğeri ise âmâ olan bu zatları yolda görsen hiç aklına gelir mi melekeleri? Ya o çelimsiz bacaklarda böylesi derman? Meğer sark illerinde namını duymayan bir bendeniz kalmışım bu muhteremlerin. Zannedersin hakiki hayatları ip üstünde geçiyor. İpe çıkmalarıyla bambaşka bir alem aralanıyor.
 
Mamafih, onları diğer kumpanyalardan, maharetli ecnebi seyyahlarından, üç kuruş için köy köy dolaşıp marifetlerini sergileyen teşhirci taifesinden ayıran daha başka bir şey, tuhaf bir cazibe vardı. İşte her gün ve dahî her akşam, âdeta irademize malik olan, ol asude çığırtkanın avazıydı.
 
Şişebaz tezahürat ile feveran için endam etmiyor, rakkas bir başka ahenkle dans ediyor, hokkabaz o iç içe kutularda sanki her seferinde bir şey bulmayı umuyor, sazende takımı canbazhaneye eşlik niyetiyle değil, eşini buldukları bir şevki kutlamak için meşk ediyor. Canbaz ipin nihayetine değil, menzili tüketmeye yürüyor. Sadece ipte değil; sinesinde vücuda gelen kâinatın sinik dengesini, o ilâhi muvazeneyi arıyor. Cümle ahali o huşuya kapılmış, canbazhane alemindeki şahsi ibadetini yerine getiriyor. Bu vecd ile, namaza durmuş kimsesiz ihtiyarlar gibi, imanın gözlerine başka bir fer vuruyor. Ve şaşılacak şey, hepsinin gözleri o yüce nura dalmış, öyle yumulu duruyor.

Bu düşündüklerimi işitir, bizzat aynılarını kurar gibi bana baktı birden Ömer. “Hâlâ aklın ermez mi ya Rüzgârî?” dedi,
“Bunlar çilelerini doldurmaya çalışan dervişlerdir. Üzerlerindeki bu harap hırkalara, bunca ikram dururken yedikleri el kadar kuru tayına da mı dikkat etmezsin? Haydi bunları seçemedin diyelim, Âyinhanların dediklerini de mi duymazsın? ‘Derman arardım derdime, derdim bana derman imiş; burhan sorardım aslıma, aslım bana burhan imiş.’ Onlar kendi içlerindeki dengeyi arar. Onlar gibi; daha iyi görmek için değilse şayet, gözlerini yumma.”

Mahcup oldum.

Akşama kalmadan, Yalım Çelebi, Ömer, aramıza yeni katılan genç lumbaracı ve ben, her daim olduğu üzre Karagümrük’teki meyhanede rastlaştık. Kendi aralarında geçimi iyi, uyumlu bir ahbaplıktı bizimkisi. Tıpkı doğanın ahengi dört büyük kuvvet; ateş, su, hava ve toprak gibi. Yine de aramızdan en dikkate şayanı Ömer idi. Şarabı tadarken döktürdüğü güzelim dörtlüklere doyum olmazdı. Şarapla arası iyiydi dersem haksızlık etmiş olurum elbet. Düpedüz sevdalıydı o gurup rengi meye. Öyle sadakatli bir sevdayla bağlıydı ki Hayyam badeye, nadiren -ve şüphesiz mecburen- ayrı kaldığında yârinden, hasretle kucaklardı onu vuslatta; seferden dönmüş Sipahi, yavuklusunu sarar gibi. Bilcümle dumanlanınca kafalar, kol kola körkandil, dosdoğru Sarayburnu’na yürür, henüz tadil edilen Kızkulesi’ne, usulca yüzen o beyaz kuğuya karşı yudumlardık testideki şarabı.
 
Devrisi gün güneş yükselip gölgeler kısaldığında, yine ayni ziyaretle seyre dalardım canbazların masal alemini. Fikrimde o muvazene büyüsü, terazi denen sihirli âsâ her birinde. Alelâde zannetme sakın; denesen, mümkünü yok yapamazsın. Marifet ellerde asıl. Âlemde asılı güneşin, tabiata aksi vuran düzenin ahengi toplanmış o ellerde. Nasıl ki bir yumurta akı fazla katsan bütün bir camiin Horasan harcına tutmaz, işte o şaşmaz nezaketle duruyorlar ipin üstünde.

O pek mühim gün, Sultan III.Ahmed Han evladı Şehzade’nin sünnet düğünüydü. Amma ne debdebe! Halk Kâğıthane ve türlü mesire yerinde, sarayda ve kasırlarda yapılan azametli eğlentilere gıpta ile, bu şatafatlı ve bu fuzuli, ve bu müsrif safahata düşman; yine de zinhar kaçırmazdı tantanayı. Cümle curcuna ortasında ben, “bol hırka giyerim kusurum kapatsun deyu” diyen Hayâlî’nin, hem biri birine eşit hem de aksi Karagöz ile Hacivat’ını seyreyler, bunların Mimar Sinan emrinde çalışan amele hallerini tasavvur eder, Kavuklu ile Pişekâr’ın bitmez muhabbetini takip ederdim neş’eyle.

Şahadet ile sefalet için cengi değil, ahenk ve muhabbet için sulhu takdir eden Ahmed Han ile Nevşehirli, bu takım garp usulü cümbüşlere ziyadesiyle düşkün idi. Tıpkı benim gibi onlar da en çok canbazları severdi. Hatunlardan gayri elbet. Gerçi onları sevmeyen var mıdır? Canbaza olan alâkaları veliaht Oğlana da sirayet etmişti.
 
İki yüz neferin bin bir zahmetle taşıdığı ebemkuşağı renklerinde nahıllarla, halen bir ucu Sadâbâd’da bulunan düğün alayının Sarayburnu’nda kurulu otağa varması akşamüstünü buldu. Hafızalarda yer edecek bir ziyafet sonrası, sazende ve cengiler eşliğinde Ahırkapısı’na devam edildi. Sağında sünnet oğlanı, solunda Yirmisekiz Çelebi Mehmet olmak üzere Han’ın önderliğindeki merasim alayı ağır ağır yaklaşıyordu canbazhane meydanına. Çelebi Mehmet, Frenk illerindeki muazzam inkişafı aktardıkça Sultana, o devletlu başın tasdikini alıyordu, bazen de bir kaç kese.
 
Alay canbazhaneye, gün de geceye varmıştı nihayet. Kâğıt lâmbalar, meş’aleler yakıldı. Bendenizce halen tuhaf bir adet üzre, hususi yetiştirilen tosbağaların sırtlarına kandiller yerleştirildi. Kâsebazlar bir yandan işveyle kırıtırken, sırık üzerinde hızla çevirdikleri kâseleri de dengede tutmaya gayret gösteriyorlardı. Çarh-i feleğinden hevâisine fişekler gümbürtüyle infilak ettiriliyor, Şişebazlar incecik boyunlu sürahileri kırmadan fıldır fıldır döndürüyor, madrabazlar sarayı yönetiyordu.

Sıra bizim dervişlere geldiğinde, kesik kesik vuran kös haricinde tek sada işitilmez oldu. O denli sessizdi ki her bucak, yanan meş’alelerin çıtırtısını duyabilirdin ancak. Dervişler ilkin ipin orta yerinde buluşacak, âmâ olanı diğerinin terazisine basaraktan omzu üzre çıkıp tüneyecek, ve dahi ipin nihayetine kadar aynı muvazene ile ilerlenecek ki, Şehzade onları keyfine göre ödüllendire. Dervişlerin aradıkları altın değilse de.

Nefesler tutuldu ki canbazlar yanılmaya. Ayaklarında kübâdî pabuçlar, temkinli adımlarla ilerleyen, birinin gözleri iraden, diğeri tamamen kapalı dervişlerin yüzlerinde raks ediyordu yalım suretleri. Teraziye yüklenip yoldaşının omzuna yerleşirken âmâ, ahalide heyecan had safhada. Nümayişin en çetin mertebesi atlatılmış olmakla birlikte, nazik muvazenenin temin lüzumu sürgidiyordu. Nihayete ancak bir kaç adım kalmıştı.

İşte tam bu esnada, heyecandan handiyse kalbi duruveren Şehzade efendi, erken davranıp fırlatıverdi tepedeki canbaza kuşağından fora ettiği keseyi. Lâkin havada uçan pul, kula değil âmânın terazisine rast geldi. Beyhude debelenme para etmedi. Şehzade’nin akçesi yine fukaraya gitmedi. Tepetaklak olup düşüverdiler aşağı. Gözleri görmeyen, artık nefes de alamayacaktı.

Rivayet odur ki, ademin dengesini bozan bir avuç sikkedir. Dervişi öldüren zemine değil, akçe mertebesine düşmektir. O gün bugündür Âli Osmanî asilzade ile reaya arasında denge kuramaz. Bu hikâyet üzredir ki iki canbaz zinhar bir ipte oynamaz.

CENK BÜKER KİMDİR?

İlk öyküsü 1991 yılında Avni mizah dergisinde yayınlandı. Daha sonra yazdığı kısa öyküleri yalnızca “Hayalet Gemi”ye gönderdi. Tersninja.com’un Ocak ayı öyküsü olarak karşınıza çıkan “Canıyla Oynayan” 94.9 Açık Radyo “Amma Hikâye” kuşağında seslendirildi. Müzik kritikleri yazdı, REC müzik dergisi yazı işleri müdürlüğünü yürüttü. Türkçe sözlü rock besteleri ve dört yaşında Ada adında bir kızı var. Gayrimenkul danışmanlığı yapıyor. Yazı ve bestelerini toplu halde yayınlamaya hazırlanıyor.

Share This Post