
Sinemasız kalmayın çünkü sinema hayatı "eşsiz" kılar.
“The Curious Case of Benjamin Button” hayatına 1920’lerde F. Scott Fitzgerald tarafından yazılmış kısa bir hikâye olarak başladı, yazar ilhamını Mark Twain’in bir sözünden almıştı: “Hayat son derece mutluluk dolu olurdu, eğer 80 yaşında doğabilsek ve 18 yaşına azar azar gidebilseydik.”
Yazan: Emanuel Levy
Türkçeleştiren: Deniz Akhan
Kaynak: Emanuellevy.com
Fitzgerald’ın hikâyesi bir fantezi, hayali bir buluştu ve ona beyaz ekranda hayat vermenin büyük emek istediği, çok sıra dışı olduğu aşikardı. Proje, yapımcı Kathleen Kennedy ve Frank Marshall tarafından ele alınmadan önce piyasada 40 yıl dolandı durdu. Son 10 yıldır ise Eric Roth, David Fincher ve Brad Pitt’in ilgileniyordu projeyle.
“Çok geniş bir çapa sahip, ama kişisel derinliği olan bir hikâyenin farkına varabilmesi açısından Eric ideal kişiydi,” diye belirtiyor Kennedy. “Forrest Gump’ta epik öykülerin arka planında yatan içtenlikli portreler ortaya çıkardı. Gözleme dayanan zengin detaylar açısından doğuştan yetenekli.”
Yaşamı tersten yaşama olanağı ideal görünüyor. “Ama o kadar basit değil,” diyor Roth. “Yüzeyde, bunun sevimli olacağını sanırsınız, ama bu farklı türden bir yaşam, beni bu hikâyede zorlayan da buydu. Her ne kadar Benjamin tersten yaşlanıyorsa da, ilk öpücük ve ilk aşk onun için hâlâ biricik ve anlamlı. Yaşamınızı geriye ya da ileriye doğru yaşamanız bir şeyi değiştirmiyor -önemli olan nasıl yaşadığınız.”
Roth, senaryoyu tasarlar ve yazarken hem annesinin hem de babasının kaybını yaşadı. “Onların ölümü benim için çok acı vericiydi ve bana değişik bir bakış açısı kazandırdı,” diye belirtiyor. “Bence insanlar bu hikâyede aynı benim tepki verdiğim şeylere tepki verecek.”
Film insanın zaman ve çağ ötesi hallerini sorguluyor -aşkın, yaşamın neşesini ve kaybetmenin üzüntüsünü. “David ve ben, ikimiz de bu filmin herhangi birinin hikâyesi gibi hissettirmesini istedik,” diyor Roth. “Bu, sıradan bir adamın yaşamı; filmi sıra dışı, aynı zamanda oldukça sıradan yapan şey bu. Bu tuhaf karakteri etkileyen şeyler herkesi etkiliyor.”
Benjamin’in içinde bulunduğu durum her ne kadar özgün olsa da, onun yolculuğu günlük hayatın çekirdeğinde bulunan karmaşık duygulara işaret ediyor. “Bütün yaşamımız boyunca kendimize sorduğumuz sorulara değiniyor,” diyor Marshall. “Bir filmin birbirinden çok farklı kişisel bakış açılarına bir arada hitap edebilmesi çok nadirdir. 60’larında ya da 70’lerinde olan birileri bu filme bir yerden bakarlarken, 20 yaşındaki biri filmi başka bir yönden görecek.”
Yapımcı Céan Chaffin projenin uzun zaman Fincher’in etrafında dolanıp durduğunu anımsıyor. Chaffin onunla 1992’de çalışmaya başladığında senaryonun eski bir versiyonu masasında duruyormuş. “Sevdiği ve devamlı ortaya getirdiği bir senaryoydu,” diyor. “Brad’in senaryoyu sorduğunu ve David’in ‘Bu harika bir film olabilir’ dediğini de hatırlıyorum. Başka senaryolar geldi gitti, ama bu senaryo asla gitmedi. David, eğer haklı sebeplerle gidiyorsan pişman olmayacağını söyler. Bu senaryonun kalmak için haklı sebepleri varmış.”
Fincher’ın yaşadığı kayıp, hikâyenin cazibesini içine işlemiş. “Babam beş yıl önce vefat etti ve ben son nefesini veren birinin yanında olmanın ne demek olduğunu hatırlıyorum,” diye ifade ediyor. “İnanılmaz derecede içime işledi. Pek çok şekilde sizi şekillendirmeye yardımcı olan, sizin ‘kutup yıldızı’nız olan biri öldüğü zaman, yaşamınızın pusulasını kaybediyorsunuz. Artık başkalarını memnun etmek için daha fazla uğraşmıyorsunuz, herhangi bir şeye tepki vermiyorsunuz. Pek çok açıdan, gerçekten yalnız kalıyorsunuz.”
Film hazırlıklarının başında, Fincher’ın Kennedy ve Marshall’la toplantıları sıklıkla kişisel hale geliyordu. “Hikâye hakkında konuşarak başlıyorduk,” diye hatırlıyor Fincher. “Ama on beş dakika sonra tamamen, ölmüş olan sevdiklerimizden, sevdiğimiz ve bize yeterince ilgi göstermeyen insanlardan, takip ettiğimiz ya da bizi takip eden insanlardan konuşuyorduk. Bu açıdan film enteresan; hepimiz üzerinde böyle bir etkisi var.”
Bu filmi yapmak atlanması zor bir eşik olabilir, ortaya teknik olduğu kadar dramatik zorluklar da koyuyor. “Tek bir filmde, beşikten mezara bütün iniş ve çıkışlarıyla bir yaşam tecrübesini nasıl bu kadar hünerli ve öz bir biçimde yaratırsınız?” diye düşünceye dalıyor Kennedy. “Eric’in senaryosunda her bir an, daha sonra sizde bir tını bırakacak şekilde duyguları çoğaltıyor. Bu duyarlılığı yansıtırken işin kolayına kaçmak o deneyimi eksiltirdi, bu nedenle projenin başından beri biliyorduk ki bütün bu hayatı yansıtabilmek epey zamanımızı alacaktı.”
Pitt için karakteri oynamanın tek yolu bütün yaş devrelerini baştan sona oynamaktı, filmin en göz korkutucu mücadelelerinden biriydi bu. “Brad rolle sadece karakterin bütün yaşamını oynayabileceği sürece ilgileniyordu,” diye açıklıyor Fincher. “Kathy ve Frank bunu nasıl yapacağımızı az da olsa merak ediyorlardı. Dedim ki, ‘Bilmiyorum, ama bir çaresine bakacağız.’” (Fincher MTV ile yaptığı röportajında Brad Pitt’e Benjamin’in çocukluğunu da oynatmak istediğini, ama bunun için gerekli olan görsel efektlere bütçede yer kalmadığını belirtiyor -ç.n.)
Pitt aynı zamanda Benjamin’in yolculuğuna da çekim duyuyordu. “Pek çok aktör karakterin eylemlerine giden yolun ne olduğunu anlamak için düşünüp taşınır,” diyor Fincher. “Benjamin kendiliğinden pek bir şey yapmıyor, ama muazzam bir sonuca varıyor. Brad bu rol için mükemmel kişiydi. Daha yetersiz ellerde pasif olabilecek bir roldü.”
Fincher, Pitt’in karşısında ekranı paylaşması için Cate Blanchett’i seçti. “Elizabeth”teki performansını gördüğünden beri aklında Blanchett vardı. “Sunset 5’e giderken ‘Aman yarabbi! Kim bu?’ diye düşündüğümü hatırlıyorum” diye anımsıyor. “Böylesi bir güç ve yeteneğe sahip birini haftanın her günü görmüyorsunuz.”
“Cate çoğumuzun performansını yükseltti. O çok zarif ve harika bir arkadaş. Bir sahneyi çok az oyuncunun yapabileceği şekilde okuyabiliyor. Onu zarafetin vücut bulmuş hali olarak görüyorum. Bir dansçıyı oynaması hoşuma gidiyor. İnkâr edilmez bir biçimde zarif olduğu için bu rol ona uydu.”
Daisy karakteri ve Benjamin’le olan ilişkisi, onun insanüstü koşullarda yaşamayı öğrenmesi ve anlaması şeklinde gelişiyor. Eric Roth diyor ki, “Kate sevdiği kişi gittikçe gençleşirken yaşlanmayı kabullenmek zorunda olan bu kadına somutluk kazandırdı. Böyle bir durumda, onun için hayat ne hale gelir? Tezcanlı, ihtiraslı bir dansçıyken derinliklerinde güçlü bir kadına doğru yol alıyor.”
Her ne kadar kendi bale deneyimi çocukluğunda kalsa da, Blanchett, Daisy karakterini bir dansçının sabrı ve tavrıyla şekillendirdi. “Küçük bir çocukken bildik kız işleri yapıyor ve bale çalışıyordum, ama bale ve piyano dersleri arasında seçim yapmak zorunda kaldım,” diyor Blanchett. “Piyanoyu tercih ettim ve onu da drama için bıraktım. Danstan büyük haz alıyorum, ama haddimi biliyorum. O hazzı yeniden yaşamam için bu film büyük bir fırsattı.”
Daisy, Benjamin’le ilişkiye giren pek çok figürden biri. “Benjamin bir bilardo topuna benziyor; çarpıştığı her insan onda bir iz bırakıyor,” diyor Fincher. “Hayat böyle bir şeydir -bir yara bere koleksiyonu. Bunlar onu o yapıyor…”
“Bu yara fikrini sevdim,” diye ekliyor Pitt. “İnsanlar bir etki ve izlenim bırakırlar. Bunda şiirsel ve kabullenmeci bir yan var. Bu, bir taraftan bir tarafa yuvarlanıp gittiğimiz anlamına gelmiyor. İstediğimiz şeyler için savaşmayacağımız anlamına da gelmiyor. Hayatın kaçınılmazlığını kabullenmemiz anlamına geliyor. İnsanlar gelir ve geçer. İnsanlar giderler, isteyerek ya da ölümle. İnsanlar bir gün sizin de gideceğiniz gibi giderler -bu kaçınılmaz. Soru, bununla nasıl başa çıkacağınızdır.”
Pitt bu görüşü sık çalıştığı yönetmen arkadaşıyla paylaşıyor. “Film, Fincher’ın da kabul ettiğini bildiğim bu fikri -kendi hayatlarımızdan sorumlu olduğumuz inancını- araştırıyor,” diyor aktör. “Başarılarımızdan ve başarısızlıklarımızdan biz sorumluyuz ve bunun için suçlayacak ya da hakkını vereceğimiz başka kimse yok. Kaderin de kesinlikle söyleyecekleri vardır, ama günün sonunda ona biz şekil veririz.”
Bu rol Pitt’e hiçbir filmde yüz yüze kalmadığı kadar karmaşık bir zorluk sundu -film boyunca yakınlaştığı kişilere tepki verirken karakterin içsel olgunluğuyla bağlantı kurmak. “Benjamin Button’ınki çok içsel bir yolculuk,” diyor Blanchett. “Rolün Brad’e film boyunca yüklediği bariz fiziksel gerekliliklere rağmen, işin sırrı karakteri filmde herkese duyarlı ve herkesi dinleyen bir şekilde canlandırmak.”
“Bu belki de Brad’in şimdiye kadarki en stilize performansıydı,” diye ekliyor Fincher.
Roth ayrıca Pitt’in kendi temel insanlık özüyle karakterin sıra dışı yönlerini bir zemine oturttuğuna işaret ediyor. “Brad’in marifeti bu karakteri sıradan biri olarak canlandırması. Bence Brad kendi hayatında bu karakterle bir benzerlik buldu ve bu durum oyunculuğun önüne geçti. Çünkü Brad farklı bir hayat yaşamanın neye benzediğini biliyor.”
Benjamin’in üvey annesi Queenie ona “Bütün yaşamın boyunca, başına ne geleceğini asla bilemezsin,” diyor.
Benjamin 1918’de I. Dünya Savaşı’nın sonunda New Orleans’ta doğuyor -doğmak için güzel bir gece. Benjamin’in annesi doğum sırasında ölünce babası görünüşünden dehşete düşüp onu Queenie tarafından kabul edileceği Nolan House huzur evinin merdivenlerine terk ediyor.
Casting yönetmeni Laray Mayfield, Fincher’ı Taraji P. Henson’ın “Hustle and Flow”daki performansına yönlendirince Queenie rolü kesinleşti. “Hepimiz canlılığına ve anaçlığına kapılmıştık,” diye anımsıyor Fincher. “Taraji’de Queenie’nin bütün sıcaklığını ve insanı yargılamaktan uzak yönlerini buldum.”
Queenie pek çok insanın yapmayacağı bir iş yapıyor. “O ölümle başa çıkmasını bilen bir kadın,” diyor Henson. “Aynı zamanda koşulsuz sevginin cisimleşmiş hali. Faşizmin bir norm olduğu dönemde, çocuk sıra dışı koşullarda doğmuş bir beyazken ona bakabiliyor -her şeye rağmen onu sevebiliyor.”
Karakteri Henson’la aşırı kişisel bir seviyede iletişime geçmiş. “Benim için oldukça ruhani bir yolculuktu,” diye açıklıyor. “Babamı henüz kaybetmiştim ve onu çok özlememe rağmen, ölümü aynı zamanda Queenie’ye giden yolculuğumun bir parçası oldu. Babam hastayken onu asla yalnız bırakmadık, birisi daima yatağının yanındaydı. Öldüğünde yanında ben vardım, çünkü bununla başa çıkabileceğimi biliyordu. Bu rol kederimden kurtulmama yardım etti ve kederim performansımı şekillendirmemi sağladı. Sanat çok iyileştirici olabiliyor.”
Yaşadığı kayba karşın Benjamin yetişkinliğe ağırbaşlılıkla ilerliyor. “Kendi ölümlülükleriyle barışmış insanların dünyasından geliyor, bu yüzden onu çok korkutan bir şey yok,” diyor Fincher. “Tanıştığı herkes kısa süreli, onlarla geçirdiği her an sonuncusu olabilir. Oradaki hiç kimse histerik değil, ama hepsinin böyle bir anı olabiliyor. Yani, çok genç bir yaşta ölümün en adamakıllı yönlerine aşina oluyor. Ölüm herkesin başına gelir ve biz bu kaçınılmazlığı düşünme zorunluluğundan kaçınmak için bütün hayatımızı başka şeylere odaklanarak geçiririz.”
Benjamin, Daisy ile ilk olarak ikisi de çocukken, Daisy büyükannesini ziyarete geldiğinde tanışıyor. Daisy onun yaşlı görünümü altındaki çocukluğunu görüyor. “Filmin kilit noktalarından biri hayatlarının nasıl denk geldiği ve farklılaştığı,” diyor Roth. “Bu ilişki, onlar büyüdükçe ve değiştikçe, aralarındaki kaybedilmiş ve yakalanmış olasılıklarla birlikte gelişiyor.”
Etrafındaki herkes yaşlanırken Benjamin tek başına gençleşiyor. “Benjamin’in tersine yaşlanması onu sadece hiçbir şeye tutunamayacağı konusunda daha dikkatli hale getiriyor,” diyor yardımcı oyuncu Mahershalalhashbaz Ali. “Biliyor ki zamana ancak belli miktarı için sahip olabilirsiniz, bunu kabullenmek zorundasınız. Zamanınız varken ondan alabileceğiniz her şeyi alabilirsiniz, ama zamana asla sahip olamazsınız.”
David FincherBu kabullenme hissi Fincher’ın babasında bulduğu bir kişilik özelliği. “Benjamin’de babamdan çok şey görüyorum,” diyor yönetmen. “Büyük Bunalım dönemini yaşamış bir gazeteci olarak babam bir parça soğukkanlı gözlemciydi, olaylara yargılamadan bakardı. Onu insanları oldukları gibi kabullenmekten mutluluk duyan biri olarak hatırlıyorum. Bunu Benjamin’in tepkilerine, özellikle insanlarla ve durumlarla başa çıkma şekline aktardım. Ona baktım ve dedim ki, ‘Evet, Jack böyle yapardı. Bu şekilde hareket ederdi.’”
Benjamin, Queenie’nin yanı sıra, maceraları ve hayat dersleri arkalarında kalmış ve yaşamlarının alacakaranlığını yaşamak için Nolan House’a gelmiş yaşlı insanlar tarafından yetiştiriliyor.
Benjamin’in ilk “babalar”ından biri Queenie’nin uzun süreli aşkı Tizzy Weathers. “Tizzy bir tür bayrak direği, Benjamin’in erkekliğinin pusulası,” diyor Tizzy’yi oynayan Mahershalalhashbaz Ali. “Ona büyürken yol gösteriyor. Ona okuma yazmayı, Shakespeare’i öğretiyor. Ama bence ona en çok bıraktığı şey bir erkeğin ne olduğu hissi. Tizzy ona bu temeli bırakıyor, böylece Benjamin hayatında bir erkek figürüne saygı duyma fikriyle barışma şansına kavuşuyor.”
Ama Tizzy, tıpkı Benjamin’in tanıdığı ve sevdiği herkes gibi, kısa bir süre onunla oluyor. Benjamin, Queenie ve Tizzy’yi, Daisy’yi ve bildiği tek yuvasındaki arkadaşlarını arkasında bırakıp dünyayı keşfe çıkıyor. Onu macerayla tanıştıranlar Kaptan Mike ve gemisindeki çeşit çeşit kişiliklerden oluşan mürettebatı.
Saçlarına kır düşmüş ve sırrını vücudunu kaplayan dövme haritasında saklayan deniz kaptanını Jared Harris canlandırıyor. Harris, karakterini “bir tür engelli, hayallerine ulaşamamış, sarhoş, öfkeli bir sanatçı” olarak izah ediyor. “Babasına karşı duramadığı için aile işine girmiş.”
Kendi babasıyla sorunları olmasına rağmen Kaptan Mike, Benjamin için bir diğer “baba” haline geliyor. “Babanız hayatınızda muazzam şekilde güçlü bir figürdür,” diyor Harris. “Ve bu hikâye içinde erkek karakterler -babalar ve oğullar arasındaki ilişki- belli başlı bir örgü oluşturuyor. Katan Mike, Benjamin’i bir çeşit kötü bir baba/amca gibi hayatın zevk ve ahlaksızlıklarıyla tanıştırıyor. Aynı zamanda onu denizdeki yaşamla da tanıştırıyor ve bu hayat boyunca Benjamin dünyayı görüyor.”
Ama Kaptan Mike, kendisinden önceki Tizzy gibi, sadece gerçeğinin yerine vekalet ediyor –Benjamin’i Queenie’nin kapısının önüne bırakan Thomas Button’ın. “Thomas bütün üzüntüsünü, kinini ve gelecek korkusunu çocuğa geçiriyor,” diyor Thomas Button’ı canlandıran Jason Flemyng.
“Garip bir biçimde, karısını doğumda kaybettikten sonra Thomas çocuğunu arkasında bırakınca bütün acılarından arındığına inanıyor, ama gerçekte geri kalan bütün hayatını bundan pişmanlık duyarak harcıyor. Bu davranışı sonsuza dek onun peşini bırakmıyor.”
Hem Pitt’in hem de Fincher’ın arkadaşı olan Flemying, Eric Roth’un senaryosundan çok etkilenip Thomas Button rolünü kapmak için kendini videoya kaydetmiş. “Fincher ve Chaffin’in neler yapabileceğimi görmelerinden çok heyecanlanmıştım. Bu filmin sinemaya gidip izleyeceğim türde olduğunu biliyordum. Gerçekten de bir parçası olmak istiyordum,” diye anımsıyor Flemying.
Benjamin, Rusya’da bir liman şehri olan Murmansk’ta hayatında belirleyiciliği olan başka bir kadınla tanışıyor -Tilda Swinton tarafından canlandırılan Elizabeth Abbot. “Tilda her şeyi yapabileceğini tekrar tekrar kanıtladı,” diyor Kennedy. “Ekranı Brad, Cate, Traji ve diğer harika oyuncularla paylaşması filmin enerjisine muazzam bir katkı sağladı.”
İngiliz Kanalı’nı yüzerek geçme hayalleri kuran ve bir diplomatın karısı olan yalnız Elizabeth, Benjamin’e ilk öpücüğünü yaşatıyor. “Her biri diğerinden bir şeyler öğreniyor,” diyor Swinton. “Elizabeth açık, enerjik ve kendini sorgulayan; Benjamin ise sabırlı, saf ve iyimser biri. Bu adil bir değiş-tokuş. Hayat macerasının sonunda Benjamin’den etkilenerek sahip olduğu bağımsızlığın tazeliğiyle, kendi seçimlerini yaparak, kendi hayatını kendisi için yaşama talebiyle sürdürmesi fikrini çok etkileyici buluyorum.”
Benjamin gemisiyle seyahat ederken Daisy duygularının taştığı, sınırları zorladığı hayatının baharında bir dans kumpanyasına katılmak üzere New York’a geliyor. “İlişkileri ‘Sensiz yaşayamam’ türünden bir bağımlılık şarkısı değil,” diyor Fincher. “Birbirlerini bekliyor değiller. İkisi de cinsel açıdan hareketliler. Beraber olmayı -işin en kolayı bu olmasa bile- hayatın belli bir dönemi için seçen, tamamıyla bağımsız kişilikler onlar.”
Fincher’ın “tatlı nokta” dediği, birbirleriyle beraber olmaları gereken orta noktaya kadar yaşam yolları kesişip ayrılıyor. “Evren en doğru zamanda ve gerçek benliklerine kavuşuncaya kadar onları oyalıyor,” diyor. “Ve onlar bir araya gelince gerçekten derin bir nefes alıyorsunuz, çünkü o an her şey uygun, olması gerektiği gibi.”
Daisy’nin ve Benjamin’in dünyasında yer alan herkesin hikâyenin rotasında kendi hayat açıları var. İster sıralı olsun isterse genel çerçevenin dışında, hikâyeleri filmin kompozisyonunda silinmez izler bırakıyor.
“Bence David, sanatçılara has bir şekilde asıl malzemeyi ellerinde kavrayabilme yetisine sahip,” diyor Swinton. “Hem Hollywood sinemasının geleneklerini hem de sınırsız olasılıklar barındıran kendi görüşünü, gerçek bir işçi tavrıyla kaynaştırıyor. Kum havuzunda oynayan bir çocuk gibi. Tamamen kendi kafasında şekillendirdiği, filmlerden boşalttığı, çalışma arkadaşlarıyla inşa ettiği imgelerde bir his var. Ayrıntılarla bezeli bir oyunda kendi film zevkinin parçalarını bir araya getiriyormuş, sanki bir rüyayı hatırlıyormuş gibi hissettiriyor. Harikalar ondan çok uzakta değil gibi.”
Pitt aynı fikirde olduğunu belirtip şunu ekliyor: “David cin çarpmış bir adam gibi. Film için ayrı, denge için ayrı, kamera hareketinin dansı için ayrı bir gözü var, onun için bunun başka bir yolu yok, ama bu şahane bir şey. Büyük ödül ise sonunda elde ettiğiniz bu harika heykel. O bir heykeltıraş.”
“Bir fikrin, bir anın, bir karakterin ya da bir sahnenin etrafında daireler çiziyor, bütün açılardan seyrediyor ve diğer insanlar o fikrin üç boyutunu görüp tatmin olurken, David o fikir altı ya da yedi boyuta sahip oluncaya kadar araştırmaya devam ediyor,” diye ekliyor Blanchett. “Diğer insanların ‘David dur artık, bu imkânsız’ demeleri sadece onu dürtüklemeye yarıyor. Bence pek çok sinemacı David’in bu öyküyü -ve bizi- götürdüğü yerlerin hemen başında dururdu.”
"The Curious Case of Benjamin Button: Film ekibiyle hasbihal" için 2 Yanıt
babam kendine okadar iyi bakar ki..
bir de asla ölmek istemez asla..
ona derim ki..
baba biz öleceğiz sen yaşayacaksın ya..
bizsiz mutlu olacak mısın hayatta..
cevap veremez susar..
gülümseyerek yüzüme bakar..
ben deniz akhan’ın gene bu şahane çevirisini okuyunca..
kendi kendime dedim ki..
hayat böyle bir şeydir..
bir yara bere koleksiyonu..
bunlar hayat yapıyor onu..
bu filmi seyretmedim daha..
yaşlı doğup gençleşmek istemezdim ama..
bu sevdiklerimin ölümünü görmek olurdu ki..
dayanamazdım bu duruma asla..
hele landlord'suz bir hayata:)
aslaa!!
Çok ilgimi çeken bir filmdi.Muhteşem bir senaryosu var.Her dalda en iyiler arasında =) İyiki görmüşüm bu yazıyı,elinize sağlık.İzninle sitemde paylaşıyorum bu konuyu.Selametle kal…
Yorum Yazın