2011 yılında Yabancı Dilde En İyi Film dalında Oscar’a aday olan Köpek Dişi (Kynodontas) ve sonrasında çektiği Alpler‘de (Alpeis) kullandığı katı ve soğuk dille sinema dünyasını sarsan Yunan Yeni Dalgası’nın öncüsü Yorgos Lanthimos’un yeni filmi The Lobster nihayet seyirci karşısına çıktı. Bu seneki Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye’yi Dheepan‘a kaptırmasına karşın festivalden başta Jüri Özel Ödülü başta olmak üzere üç ödülle dönen The Lobster, aynı zamanda Lanthimos’un yabancı bir ülkede (İngiltere’de) çektiği ilk film olma özelliğini taşıyor.

The Lobster

The Lobster, bekar olmanın yasak olduğu evrende geçen distopik bir hikayeye sahip. Evet, yanlış okumadınız, bekar olmak yasak; üstelik karakterlerimiz eş bulmak için bir otelde kırk beş gün boyunca konaklamak zorunda. Bu süre içinde eş bulamazlarsa bir havyana dönüştürülecekler. Bir plan yapıp otelden kaçan karakterlerimiz bu sefer de kendilerini eş olmanın yasak olduğu bir klanın içinde buluyorlar kendilerini.

Lanthimos’un önceki filmlerinde yarattığı gerçek-gerçeklik algısı bu filmin de temel meselesi. Fakat Köpek Dişi ve Alpler‘deki ‘Hanekevari gerçeklik’ yok The Lobster’da. Nasıl söylesem, Lanthimos sinemasının motor gücü olan “katı bir gerçekçiliğin absürd aktarımı” sekteye uğramış bu filmde. Kısaca prodüksiyon büyüyünce, ister istemez geniş kesimleri göz ardı edememeye başlıyorsunuz, hal böyle olunca da “auteur1luk yabana gitmiş.

the_lobster_cadre

The Lobster’ı –Filmekimi’nde- izlerken sık sık salondan kahkahalar yükseldi. Gerçekten de bir tersineçevilme durumu söz konusu olduğu için oldukça komik sahneler meydana geliyordu perdede. Fakat bir süre sonra bu humor filme hafiflik getirmeye başladı -bana kalırsa. Salondakilerin bir Mel Brooks filmi izliyormuşçasına kahkaha atmaları açıkçası filmin bir dil birliği oluşturamadığını düşündürttü bana. Sözgelimi, Dr. Strangelove or: How I Learned to Stop Worrying and Love the Bomb‘daki dil birliği yok The Lobsterda, ya da Sleeper gibi bir tür parodisi olamamış karşımızdaki film. (Tabii bu görüş, belki de benim sinema konusunda tutucu olmamdan kaynaklanıyor da olabilir, onu sizin takdirinize bırakıyorum artık.)

Sonuç? The Lobster kara komedi ile distopyayı harmanlamaya çalışan deneyselliği, güldürmekten geri durmayan mizahı ve şaşırtıcı hikâyesiyle günümüzün kısır sinema ortamında mutlaka izlenmesi gereken bir deneme. Fakat ne yalan söyleyeyim, bana ilk yarısı otelde, ikinci yarısı da ormanda geçen iki farklı film gibi geldi The Lobster. Yine de dediğim gibi bunun ‘eklektisizm’ olduğunu da iddia edilebilir diğer yandan. Karar sizin.

1 YORUM

CEVAPLA