Steven Spielberg sinemasının “artık” pek matah olmadığı ortada; yönetmenin ilk filmi Duel’le (1971) 20. yüzyıldaki son filmi Saving Private Ryan (1998) arasındaki dönemi ile milenyum sonrasındaki dönemi arasında, hadi yeni çağa giriş yaptığı iki bilimkurgusunu geçiş dönemi kabul edelim, dağlar kadar fark var. Modern Hollywood’u inşa eden ekibin öncüsü olan Spielberg, gerileme döneminde Munich (2005), Lincoln (2012), Bridge of Spies (2015) gibi şerh düşerek değer atfettiğimiz eserler de çekti elbette ama mevzubahis filmler, şıp diye anlaşıldığı üzere, hem kendi tavanının hem de yeni nesil elit yönetmenlerin seviyesinin çok gerisinde kalan eserlerdi. Aynı zamanda, “Amerikan değerlerinin” yılmaz savunucusu, “kutsal aile” anlatıcısı olarak da sembolleşen Spielberg, Aşil Topuğu kabul edilen bu temsiliyle de, ezelden beri saldırıya uğrayan bir sinemacıydı, lâkin sinema tarihine damga vuran birbirinden kaliteli filmleri, zayıf noktasına yönelen okları kolayca bertaraf etmesini sağlıyordu. Düşüşle beraber, Aşil Topuğu da savunmasız kaldı ve Spielberg sineması, dezavantajlı kimliklere geniş alan açan ve onları sinemada görünür kılan “yeni Hollywood” tarafından -haksız yere- aşılması gereken bir engel, yıkılması gereken bir duvar olarak addedilmeye başlandı. Böyle bir iklimde, eski usul sinema kafasıyla yeni Hollywood’un karşısına dikilen Spielberg, maalesef, imajına faydadan çok zarar bir eserle karşımıza geldi.

Konuya doğrudan girmek gerekirse, The Post, yakın dönem Spielberg sinemasının en “hesapçı” ve “işgüzar” filmi; hatta Trump dönemine tepki olarak çekilen -hızlıca Ready One Player’ın önüne alınmasının hikmeti de anlaşılıyor- oyunu buradan kuran reflektif bir sinema örneği olarak da niteleyebiliriz. Wikileaks sayesinde aşina olduğumuz sızdırmaların 1971 versiyonu olan Pentagon Papers; Birleşik Devletler hükümetlerinin Vietnam savaşının kazanılamayacağını kesin olarak bildiğini ve bunu kamuoyundan gizlediklerini; “savaş kaybeden başkan olarak anılmama”, “iç ve dış kamuoyunu dizayn etme”, “komünizmi baskılama” gibi türlü sebeplerle de anlamsız bir savaşı yıllardan beri sürdürdüklerinin ortaya çıkmasını sağlamıştı. Spielberg de, Pentagon Papers’ın sızdırılma ve halka ulaştırılma sürecini Washington Post gazetesi üzerinden, politikayı ve gazeteciliği merkeze yerleştirerek aktarıyor. Esasında zannedildiği kadar berrak olmayan, her aktörün az çok kirlendiği, belli açmazları olan bir konuyu perdeye taşımaya girişen Spielberg, işe, hikâyesinin yarattığı sorunları gidermekle başlıyor ve bir eleştirmen edasıyla, kendi hikâyesinin bütün defolarını tek tek tespit ederek her birine bir şerh düşüyor, özeleştiri kisvesi altında yardım savunması getiriyor. Filmi kötü, hesapçı ve işgüzar yapan, tam olarak, bu unsurlar.

Sansür mü, Otosansür mü?

Öncelikle, hikâyenin merkezindeki Washington Post’un sahibi Kay Graham (Meryl Streep) ve gazetenin başındaki Ben Bradlee (Tom Hanks), yıllardan beri Beyaz Saray’a yakın olan, başkanlarla ve üst düzey bürokratlarla ahbap çavuş ilişkisi kuran kimseler: Başkanlarla Camp David’de inzivaya çekilecek, skandalın merkezindeki raporu hazırlatan bakan McNamara’yla (Bruce Greenwood) ağlaşacak, Kennedy ailesini “haber kaynağı” olarak görmeyecek kadar yönetim kadrosuyla içli dışlılar, hatta iktisadi olmayan bir ahbap çavuş kapitalizmi inşa etmişler… Kendilerinin de satır aralarında vurguladıkları gibi, gazeteci sıfatını bir kenara bırakarak, yıllarca kendilerine “otosansür” uygulamışlar, ta ki Nixon başa geçene kadar. Filmde Beyaz Saray’ın bahçesine gizlenmiş röntgenci bir kameradan, sadece sırtı dönük, telefonda konuşurken gördüğümüz “şeytani” Nixon’ın, Pentagon Papers’ı yayınlayan New York Times’a uyguladığı sansür karşısında, bir anda “basına sansür uygulanamaz”, “kurucu değerlerimiz ayaklar altına alınıyor” moduna geçen Post’un karar vericilerinin yıllardır kendilerine uyguladıkları otosansür, “eh biz de yanlış işler yaptık, mükemmel değiliz” tarzı bir iki “sahte eleştiri” cümlesiyle geçiştirilemeyecek kadar sorunlu ve en az Nixon’ın sansürü kadar üzerinde durulması gereken bir durum. Ayrıca, The Post içerisinde, Times’a belgeleri sızdıran gazetecinin kim olduğunu tahmin eden, bilen bir kişi var: Maraş doğumlu bir Ermeni, yani bizden biri olan -ekstra bilgi vermenin yolu ekstra bilgi vermektir- Ben Bagdikian (Bon Odenkirk). Kendisi, zamanında, sızdırmanın arkasındaki Daniel Ellsberg’in (Matthew Rhys) sekreterliğini üstlendiği, belgelerin ele geçirilmesini sağlayan komisyonda çalışmış ve Ellsberg’in belgeleri çalıp halka açacak kadar radikal ve cesur olduğunu biliyor, filmde de bunları dile getiriyor. Bu örnekten yola çıkarsak, üst düzey gazetecilerin, halka yalan söylendiğini anlaması, halkın menfaatlerini yönetim kademesinin menfaatlerinin önüne koyması veya “kazanamayacağımız bir savaşa oğlumu neden gönderttin” diye devlet büyüğü dostlarına veryansın etmesi için ne Nixon dönemini, ne de Pentagon Papers’ı beklemesine gerek olduğu kanısına varabiliriz. Elbette Spielberg, veya bir başkası, karşı açıyı hikayeye dâhil etmek, olayı her açıdan ele almak zorunda değil ama karanlık bölgeyi bazı sahte özeleştiri anları ve sözleriyle aradan çıkarmaya kalktığınız anda kendinizi ve tercihinizi eleştiriye açmış oluyorsunuz.

Filmin ilk yarısında altı çizildiği üzere, Post bir türlü sınıf atlayamamış, yaygın dağıtıma girmemiş, alt sınıf ve görece etkisiz bir gazete. Bir Times değil, aynı ligde bile değiller. Sansür olayı, basın özgürlüğünü savunmanın yanında, bir “sınıf atlama”, büyükler ligine dâhil olma fırsatı. Ortada devasa gazetecilik başarısı var, bununla kalmayıp Nixon’ı istifaya götürecek Watergate’in ana aktörlerinden birisi de oluyorlar ama gazetecilik kurumu ve onuru, bu mücadeleden ne kadar fayda sağlıyorsa, Post gazetesi de o kadar sağlıyor ve gündemi takip eden değil, gündemi belirleyen bir gazeteye dönüşüyor. Otosansür uygulayanların, sansüre karşı duruşlarını biraz da bu motivasyonla okumak lazım.

Birey mi, Örgütlü Kötülük mü?

The Post’ta, Nixon dışında, tek bir kötü karakter yok. Şaka gibi duruyor olabilir ama çok ayaklı ve kalabalık bu kadroda, gerçekten Nixon dışında, irili ufaklı, suçlanabilecek, kötü diye nitelenebilecek ne bir kişi ne kurum var. Evet, Nixon’dan önceki başkanlar da halkı kandırdı, Nixon’ın etrafında çok kötü insanlar var deniyor, hatta McNamara’yı bizzat kamuoyuna yalan söylerken görüyoruz ama o bile beyaza çalan bir gri, insani sınırlar içerisinde dolanan biri olarak resmediliyor. Bugünkü Trump örneğinde olduğu gibi, bütün suç sadece Nixon’ın şahsına yükleniyor. Denklemde bir sürü gazete ve gazeteci var, hikâyenin zorluk düzeyini arttırmak için sonradan eklenmiş gibi duran komik “halka arz” gerilimi vesilesiyle borsacılar var, mahkeme var ama kötü tek bir karakter veya defolu olduğu vurgulanan, işlevsizleştirilmiş, pasifize edilmiş herhangi bir kurum yok. Yiğit bir gazeteci belgeleri kopyalıyor, Times yayınlıyor, sansür sonrası hippi bir kız (!) Post’a belgeleri ulaştırıyor, Post “halka arz maddeleri nedeniyle bir hafta rahat durması gerekmesine rağmen” (çift !) belgeleri yayınlıyor, borsacılar doğan hakka rağmen sözleşmeyi iptal etmiyor, diğer gazeteler de Post’a destek verip yayın yasağını deliyor, mahkeme tiratlar eşliğinde ve kurucu atalara atıflarda bulunarak Post’u ve Times’ı suçsuz buluyor… Sanki, Nixon tek başına, gizlice o koltuğa oturmuş ve kötülüğün tek kaynağıymış da Amerika’daki geri kalan her şey kusursuzmuş gibi bir tablo çiziliyor, kasıtlı olarak… Eğer aksi olsaydı, Spielberg, en azından ana karakterlere ve hikâyeye katkı sağlayacak, daha sert ve sinematografik anlara gebe mahkeme sürecini gerçeğe uygun anlatırdı çünkü bizzat Bradlee’nin dile getirdiği üzere, hasmane bir mahkeme süreci yaşanmış: Başlarda Bradlee ve diğer davalılar mahkeme salonuna bile alınmamışlar, alındıklarında ise iki tarafı birbirinden ayıran, üzeri siyah bezle kaplı bir cam duvarla karşılaşmışlar! “Komünistler”, yani Post, devlet sırlarını duymasın, üstün ajan eğitimleri sonucu kazandıkları dudak okuma becerilerini kullanamasın diye siyah perdeyle kaplanmış bir camla ikiye bölünmüş bir mahkeme salonu yerine neden herkesin herkese saygı duyduğu, şirin mi şirin bir mahkeme ortamı yaratılır ki? Cevap ise basit; aksi halde suç nasıl bir kişiye yüklenebilirdi ki.

Kötü Yönetmenlik

Spielberg eski usul sinema yapıyor, bunda bir sorun yok, hatta içinden geçtiğimiz dönemde klasik sinema örneklerine hasret kaldığımızdan, The Post gibi filmlere kollarımızı açarak gidiyoruz ama Spielberg gibi yarım asırdır film çeken birinin iyi yönetmenlikten anladığı, paralel telefon hatlarında konuşan 5-6 karakterleri hızlı kurguyla vererek gerilim yaratma, Tom Hanks’in arkasına taktığı takipçi kamerasıyla bütün evi dolaşarak kaosu gösterme, Meryl Streep’i genç kızların hayran bakışları eşliğinde mahkeme merdivenlerinden indirerek rol modelleştirmek veya erkeklerle dolu masanın ortasına bir kadın yerleştirerek dönemin kodlarını belirginleştirme tarzı köhne ve ucuz şeyler olmamalıydı.

Evet, basın özgürlüğünün kısıtlandığı, gazetecilerin yönetilenlerin değil yönetenlerin sesi olduğu, haber alma ve yapma hakkının baskılandığı bir dönemden geçiyoruz. Üstüne, kendi öykülerimizi de anlatamadığımızdan, The Post tarzı eserlerle karşılaşmamız vitamin eksikliğimizi giderme fırsatı da sunuyor ama atlamamız ve netleştirmemiz gereken bir husus var: The Post, “önemli film” ama kesinlikle “iyi film” değil. Bütün suçu şahsileştirerek Nixon’a yıkan, otosansürü pas geçip sansüre odaklanan, gerçekleri çarpıtan ve demode tekniklerle bezeli bu filme, reel politik nedeniyle hak ettiğinden fazla değeri atfetmemiz, sorunlarını halı altına süpürmemiz mümkün, ki tam olarak bunu yapıyoruz ama sinema sanatını Nixon, Trump gibi belli dönemlerin dinamikleri üzerinden ele almamak lazım. Nihayetinde, sinema yazarlığı, gazetecilik; sinema eseri, salt propaganda aracı değildir. The Post’u geniş kitlelere ulaştırmak da filmin eksiğini ve yanlışlarını ortaya koymak da sinema yazarlarının görevi, olağanüstü hallere rağmen her ikisi birden yapılabilir.

HENÜZ YORUM YOK