Bu yazı, film hakkında spoiler içermektedir

Sinema dünyasına sükseli giriş yapmasını sağlayan muhteşem In Bruges’dan (2008) sonra akıma kapılmayan ve kendi bildiği yoldan ilerleyen Martin McDonagh, takip eden on yılda ince eleyip sık dokuyarak, her biri arasında 4-5 yıllık ara bırakılmış iki film daha çekerek “az eserle çok kişinin kalbini fetheden” bir auteur yönetmene dönüştü bile. Üstelik son filmi Three Billboards outside Ebbing, Missouri, ödül sezonunda ortalığı yakıp yıkan, Frances McDormand‘a ikinci ve Sam Rockwell’e kariyerindeki ilk Oscar’ı kazandıracak, gündem belirleyici bir hit haline geldi. Hollywood’a transfer olunca başkalaşan, yetenek tutulması yaşayarak kaybolan yönetmenler vaka-i adiyeden sayılırken, Martin McDonagh’ın kendinden ödün vermeden elde ettiği bu başarı, her açıdan takdire şayan.

Yönetmen övgüsünü kenara bırakıp Three Billboards’a geçtiğimizde, karşımıza, bir tarafında yönetmenlikten senaryoya, oyunculuktan görüntü yönetimine varan zahirî sinemasal unsurların en üst seviyede icra edildiği; diğer tarafında, Amerika’nın kirli geçmişinden bugünkü hâletiruhiyesine kadar uzanan alt metinlerle bezeli bâtıni yönlerin izleyicileri uzun düşüncelere sevk edecek derinlikte işlendiği, katmanlı ve çok yönlü bir eser çıkıyor. Eserin birbirini kusursuz şekilde kucaklayan her iki yönü de ayrıntılı incelenmeyi hak ediyor ama bu yazıda, daha çok, filmin bâtıni yönü üzerinde duracağız.

***

Filmin merkezinde, kızını vahşice öldüren kişilerin bulunmasını isteyen, Amerika’nın Güney’ine hapsolmuş bir kadın, Mildred Hayes (Frances McDormand) var. Aylar önce kızı, kasabaya giderken kaçırılmış, tecavüze uğramış ve yakılmıştır fakat suçlular bir türlü ortaya çıkarılamamıştır. Suçluları ortaya çıkarmakla görevli polislerin, asli görevlerini yerine getirmek yerine siyahîlere işkence etmekle, Meksikalılarla uğraşmakla, parklarda eğlenen gençleri kovalamakla meşgul olduğunu düşünen ve düşüncesinde haklı olan Mildred, kızının kaçırıldığı ücra yoldaki, evinin verandasından her daim görülebilen atıl billboardları kiralayarak şerif Willoughby (Woody Harrelson) ve polis teşkilatını – özellikle de faşist bir Güneyli polis olan Dixon’ı (Sam Rockwell)- hedef alan sorular sorar. “Hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı” Three Billboards’ta, tüm bunlar ve daha sonrasında karşılaşacaklarımız da, esasında bir Amerika alegorisi ve eleştirisinin nüveleridir, McDonagh ortaya bir ülke portresi koyar: Katliam, tecavüz, işkence, kadına şiddet, ırkçılık ve liyakatsizlikle dolu, geçmişin hayaletlerinin kol gezdiği, “ne olduğunuzun değil, nasıl göründüğünüzün” önemsendiği, imajlar ülkesi Amerika. Kadim Güney Amerika ya da Trump Amerika’sı… Mildred da, insanlık tarihinin en büyük reklamcılık başarılarından biri olan Amerika’yı, kendi silahıyla, reklamcılıkla vurur ve çözülemeyen davayı umursamayan Willoughby’ın ve -dolaylı yoldan- Dixon’ın imajına kasteder. Amerika’yı özetleyen bir olayın Amerikanvari yöntemlerle masaya yatırıldığı filmde Mildred, Willoughby ve Dixon olayın sacayağı, kurucu ve yıkıcı değerlerin temsilcileri olur.

***

Önyargılar ve kabullerle olayları değerlendiren insanların hikâyelerine konuk olduğumuz Three Billboards’ta, hiçbir şey göründüğü gibi değildir ve Martin McDonagh, karakterlerle birlikte bizi de sınar: Billboardlar yandığında, Mildred gibi bizim de aklımıza zanlı olarak polisler gelir ama arkasından eski bir koca çıkar, parası çıkışmayan Mildred’a uzanan yardım elini Meksikalılardan biliriz fakat o el, karşı cenahtan, Willoughby’den gelmiştir, suçlu diye düşündüğümüz kişi suçludur lâkin öldürdüğü kişi Mildred’ın kızı değildir… Olaylar kadar, kişiler hakkında da yanılırız. Film ilerledikçe, Mildred’ın hedefindeki, billboarda adını yazarak suçladığı Willoughby’nin, ilk anda kafamızda canlandırdığımız gibi biri olmadığını öğreniriz. Muhtemelen, eskiden tam da “ilk görüşte anladığımız” gibi bir pisliktir ama biz onunla ruhu iyileşirken tanışırız. Ruhunu iyileştiren ise, ironik şekilde, bedeninin çürümesidir. Sağlamken başkalarının derdini, tasasını, sorununu önemsemeyen biridir belki de ama Mildred’ın kanser olduğunu bilmesine rağmen yine de o billboarda adını yazdığını öğrenince, kendisi için çok önemli olan bir şeyin başkaları için ne kadar önemsiz olabileceğini fark eder, eski halinin nasıl bir ucube olduğunu anlar. Ya da, tıpkı Dixon gibi, “öfkeyle oturup öfkeyle kalkan” birisidir ama son demlerinde, “öfkeyle kalkanın zararla oturacağını” idrak eder; herkesin refleksif hareket ettiği bu hikâyede uzun uzun mektuplar yazan, karısının dağılmış yüzünü görmesini engelleyecek maskeye varıncaya dek kendi ölümünü planlayan birine dönüşür. McDonagh’ın bizi götürmek istediği yerin ilk durağı burasıdır; en az karakterler kadar yanılmış, önyargılarla sarılmış seyirciler olarak, ne kadar kötü olursa olsun, her insanın içerisinde iyilik barındırdığına ve bir gün kendisiyle yüzleşebileceğine, Willoughby aracılığıyla tanıklık ederiz.

Willoughby, hikâye için kritik önemdedir; iki uçta yer alan Mildred ve Dixon arasında köprü olur, ölmeden önce kaleme aldığı mektuplarla iki insanın birbirine yakınlaşmasını sağlar. Özellikle de Dixon’ın dönüşümünü tetikler, ölmeden önce olmaya başladığı kişiyi, Dixon’a miras bırakır. Dixon, tipik Güneyli faşist ve pislik bir polistir ama karton bir karakter olmadığına, kendisi gibi birinin dâhi değişebileceğine şahit oluruz. Gerçi, iddia edilenin aksine, biraz zor gerçekleşir dönüşüm: Ölürken tecavüze uğrayan bir kızın annesi billboardlarla, çıktığı programlarla kendilerini hedefe koyar, amiri ve dostu Willoughby intihar eder, meslekten atılır, yangının ortasında kalır ve ölümden döner… Çoğu insanın hayatı boyunca sadece bir defa yaşayacağı travmatik olayları arka arkaya yaşayınca, kendisiyle, benliğiyle yüzleşmek zorunda kalır. Yangında yüzünün bir yarısını kaybetmiştir ama sağlam kalan yanını insanlığa döner. Tabii bu 180 derecelik bir dönüş veya kati bir aydınlık tarafa geçiş değil, elinden hiç düşürmediği çizgi romanlardan gerçek hayata doğru ilerleme, -tersine- Two-Face’leşmedir: Finalde bir başkasını öldürmeye, adaleti teskin etmeye giderken görürüz kendisini; hala içinde, kendini kanun koyucu olarak gören, şiddet yanlısı biri yatmaktadır fakat öte yandan hem kendisinin hem de parçası olduğu toplumun işlediği günahların bilincine varan, kefaret ödemeye hazır birine de kalbinde yer açmıştır. Yangından Mildred’ın kızının dosyasını kurtarması, zanlıdan doku örneği almak için kendini dövdürmesi veya Mildred ile aynı arabada, aynı amaç için yol alması içinde yeşeren tohumların ve ödemeye hazır olduğu bedellerin göstergesidir. Willoughby artık yoktur ama varlığıyla bir araya getiremediği iki zıt kutbu, Mildred ve Dixon’u, bıraktığı mirasla aynı arabaya bindirmeyi başarır. Ve en büyük sınav, bir yere gitmek değil, o arabaya binmektir.

***

Trump Amerika’sında rehin kalmış hisseden, insanlığa duyduğu inancı yitirmiş kimselere “enseyi karartmayın” mesajını veren, umut ışığı yakan Three Billboards; yâd edilen “demokrat” dönemlerin, tıpkı Mildred gibi kötü bir ebeveyn veya Willoughby gibi “sağlamken” bencil, “hastayken” diğerkâm olabileceğini, Trump ve türevlerinin yaydığı hastalığın, sanılanın aksine, yakılan Mississippi’ler yerine ancak kendisiyle yüzleşen Missouri’ler sayesinde tedavi edilebileceğini gösteriyor. Salt kötüyü ve safkan iyiyi reddeden yönetmenin tek şartı ise, gerek kişisel gerek toplumsal yüzleşmedir; denizaşırı ülkelerde, Amerika’nın derinliklerinde işlenen ve yüzlerce yıldır devam ettirilen günahlarla yüzleşebilen ve devraldıkları mirasın bedelini ödeyebilenlerin iyileşebileceğini reçeteye yazar. Tıpkı Willoughby gibi beden çürümüştür ama ruhumuzu ve Dixon gibilerini kurtarmak için henüz geç değildir, yeter ki nasıl göründüğümüz yerine nasıl biri olduğumuzu önemseyelim; önyargılarımızı, öfkemizi, tahammülsüzlüğümüzü rafa kaldıralım. Aklıselimle halledemediğimiz durumlarda yapmamız gereken ise, belki de, Mildred ve Dixon gibi “orada karar vermektir”… Bizim gibi, Trump Amerika’sının ilerlediği yoldan çoktan geçmiş toplumların da, var olan kadar, var olması gerekeni gösteren sanat ve sanatçılardan çıkartacağı dersler vardır. Kim bilir, Three Billboards da birileri için çıkış olur.

Özel Seçenekler: Altı Nişancı adlı kısa film, silinmiş sahneler ve fotoğraf galerisi. Filmde ve ekstralarda Türkçe altyazı mevcut.

Üç Billboard Ebbing Çıkışı, Missoruri (Three Billboards Outside Ebbing, Missouri)

Yönetmen: Martin McDonagh

Senaryo: Martin McDonagh

Oyuncular: Frances McDormand, Sam Rockwell, Woody Harrelson

2017 / BK – ABD / 111 dk.

Şirket: Bir Film (Fox)

 

Filmin IMDb sayfasına ulaşmak için tıklayın.

Satın almak için tıklayın.

HENÜZ YORUM YOK

CEVAPLA