Kerem Akça‘yı Haberturk.com‘da yaptığı Altın Koza ödülleri değerlendirmesiyle konuk ediyoruz Tersninja’ya.

Kerem AkçaAltın Koza11′e 10 KalaKonuk Ninja

Altın Koza Film Festivali’nde çıkan ödüller ülke sinemasında bir geri adım anlamına geliyor. Minimalist sinema anlayışı ile yaratıcı fikirlerin halen ‘yenilikçi olma’ ve ‘fark yaratma’nın üzerine geçtiğine tanık oluyoruz. Özellikle “11’e 10 Kala”nın ödül alması ülke sineması açısından tehlikeli.

Hepimizin bildiği gibi Türk sineması, ‘sanat filmi’ kavramının ışığında ilerleyen bir ülke sineması son 10 yıldır. Bunun da ana sebebi Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demikubuz gibi yönetmenler. Bu doğrultuda da Ceylan’ın ilk kez böylesine büyük bir yarışmada jüri başkanı olması, yönetmenin kendi ekolünden gelen filmlerin halen ağır bastığını görmesini sağladı kuşkusuz.

Amerikan sineması ile Türk sineması arasındaki statü farkı ortaya çıktı

Buna istinaden Ceylan’ın kapanış gecesinin kahramanı olmak için çok uğraşması garip karşılanmalı mı karşılanmamalı mı emin olamadım. Zira Amerikan konvansiyonel sinemasının da yönünü değiştiren Steven Spielberg, ilk filminden 20-25 yıl sonra ‘egosantrik’ ve ‘kibirli’ bir tavır içerisine girmişti. Ödül almadığı zaman Oscar’larda yerinden kalkmaması gibi görüntüler verdi. Bu sürecin Türk sinemasında 10 yıllık bir zaman diliminden sonra başlaması da gayet doğal. Amerikan sineması ile Türk sineması arasındaki statü farkını ortaya koyuyor.

Nuri Bilge Ceylan

Ceylan’ın dünyanın hiçbir yerinde görülmedik bir organizasyonla kapanış töreninde kendi başına sahneye çıkıp ödülleri açıklaması, bununla da yetinmeyip filmlerin hepsiyle ilgili yorum yapması bir hayli garip bir durum. Çünkü genelde ya bütün jüri üyelerinin sahnede oturduklarına ya da yerlerinden kalkmadıklarına tanık oluruz. Böylece ‘jüri tercihleri’nden çok ‘Ceylan’ın Türk sinemasının otopsisini çıkartması’ öne çıktı bu sebeple.

Fikir üretme sanatı mı sinema sanatı mı?

Ama işin esas trajik bölümü, Ceylan’ın Türk sinemasında iki doruk noktası olarak açıkladığı ve hatta yaratıcı, özgün gibi tanımlarla özetlediği bu iki filmin sadece özlerindeki ilginç fikirlerle öne çıkmaları. Zira Ceylan, belli ki dünya sinemasını çok fazla takip etmiyor. Takip etmiş olsa, “Köprüdekiler”, “11’e 10 Kala” ve hatta “İki Dil Bir Bavul”un Türk sineması için önemli olduğunu iddia etmezdi.

Elbette Ceylan’ın bu yılki yarışma için ‘Türk sinemasının medar-ı iftiharı’ yorumunu yapması da ülkemizdeki sinema anlayışının bir adım geriye gitmesine sebep olacak. Çünkü bu üç film, geçen yıl “Gitmek”in izini sürerek (ki filmlerle onun kalitesi arasında çok fazla fark yok) ‘belgesel’ mantığının ‘kurmaca’nın içine girmesini sağlayabilir. Ancak ne kadar yaratıcılar orası tartışmalı.

Köprüdekiler

Evet doğru olabilir. Yolları Boğaziçi Köprüsü’nde kesişen üç kişinin hikayesini ‘çok karakterli film modeli’ üzerine yerleştiren “Köprüdekiler”, arşivci bir adamın öyküsünü anlatan “11’e 10 Kala” ve Anadolu’daki kürt çocukların Türkçe öğrenmeleri konusuna odaklanan “İki Dil Bir Bavul”, yaratıcı fikirlerin ürünüler.

Ancak filmlerin bütününe baktığımızda, Türk sinemasının ana sorunu olan iyi fikri eli yüzü düzgün bir sinema filmine çevirme anlayışından yoksunlar. Bunun da sebebi ülkemizde sinema filmlerinin değil de fikirlerin ve ideolojik kökenin ödüllendirilmesi. Bunların içinde “İki Dil Bir Bavul”, aslında kendilerini oynayan oyuncuların samimi halleri ve iddiasız gibi dursa da altını doldurduğu belgesel estetiği kullanımıyla en eli yüzü düzgünü.

“11’e 10 Kala”nın ödül alması Türk sinemasını geriye götürecek

Fakat söz konusu “11’e 10 Kala” olunca bir süre durup düşünmek lazım. Pelin Esmer, özellikle Uzakdoğu sinemasında gördüğümüz kısa filme uygun hikayeyi, minimalist bir sinema anlayışıyla uzatıp melodramatik ve politik bir iskelete kavuşturma geleneğinden besleniyor. Lee Chang-Dong ve Hirokazu Kore-Eda hayranı olduğunu söyleyebiliriz. Bunlardan birincisini “Oasis”, ikincisini ise “Nobody Knows” adlı uluslararası festivallerde ses getirmiş filmlerle tanıyoruz.

Ana özellikleri ise tempoyu mümkün olduğunca düşünerek ‘sanatsal’ havası estirmek. Böylece süreyi 2-2.5 saate uzatıp ciddi bir şey yaparmış gibi görünmek. Bu yollarında da gelenekçi beyinlerin var olduğu festivallerde ödüllere uzanıyor bu isimler. Ceylan da zaten onlardan biri. Pelin Esmer’in burada yaptığı birkaç sene önce üzerine belgesel çektiği bir karakterin hikayesini, yapıştırma bir başka karakterle kurmaca filmin içinde canlandırmak.

Pelin Esmer

Ancak sinema bu kadar basit bir şey değil elbette. Esmer’in çektiği “Oyun” adlı belgeselde de ‘yaratıcı fikir yeter’ mantığı üzerine yoğunlaştığını görmüştük. Burada da çok sevdiği babasının hayatıyla duygusal bir bağı olduğuna tanıklık ediyoruz. Seyirciyi de bu samimiyet ve duygusallığın içine çekip deprem ve küreselleşme karşıtı bir söylem depolamak istiyor. Entelektüel festival izleyicisi de elbette bundan etkilenip bilinaçltından ‘şehirde ne hayatlar varmış aman tanrım!’ diyerek filme vuruluyor. Nasıl olsa sanat filmi havası da var diyor. Ancak ben bu yapılanları anti-sinema olarak algılıyorum. Zira Esmer, sinema sanatını sömüren bir ‘dışarıdan bakan göz’den ötesine geçemiyor.

11′e 10 Kala

Zaten Esmer’in bu ‘fikir yeter’ anlayışı sinemasına da yansıyor. HD ile çektiği filmde genelde uzun planların ve plan sekansların üzerine gidiyor. Ancak bunlar bu iki karakterin yabancılaşmasını ve yalnızlığını sergilemekten çok ‘kamerayı nereye yerleştirirsek, o planı tek çekimde halledebiliriz’ gibi kısa zamana sıkışmış bir anlayışın ürünü. Ancak elbette Esmer, dünya sinemasının sanat filmi ayağını seven ve takip eden bir yönetmen. Bu sebeple onu da garipsememek lazım.

Kendi kişisel filmini çekiyor. Çünkü onun inandığı o. Fakat aynı yönetmenlerin filmlerini çok sevdiğini bildiğim Semih Kaplanoğlu ve Yeşim Ustaoğlu gibi isimlerin nasıl sağlam minimalist eserlere imza attığını da biliyoruz. Bu sebeple Esmer’in bir derece belgesele hakim olsa da, kurmaca konusunda ciddi bir bakış sorunu çektiği iddia edilebilir.

“Süt”, “Pus” ve “Uzak İhtimal”, Türk sinemasının ihtiyacı olan filmler

Ancak “Süt”, “Uzak İhtimal” ve “Pus” gibi filmlerin bulunduğu bir yarışmada “11’e 10 Kala”nın galip çıkması, Türk sinemasının aleyhine olacaktır. Çünkü “Uzak İhtimal”, “Bir Konuşabilse…”nin (“Lost in Translation”) film modelini mistik bir dünyaya kavuşturan anlayışıyla dikkat çeken bir Türk filmi. “Pus” ise Tarkovsky’nin soyut kasabalarını andıran bir ruhsal yolculuk. Yani ikisi de Türkiye’de daha önce pek rastlamadığımız şeyleri uygulamak istiyorlar.

Pelin Esmer gibi ‘minimalizm geleneğini çözemeyen’ isimlerin daha fazla film çekmesi ülke sinemasını zedeleyecektir.

Ülke sinemasının başarısının evrensel ve sürekli olması için ise böylesine yüzde yüz başarı yakalayamasalar da tatminkar bir sonuç alan filmlerin öne çıkarılıp teşvik edilmesi gerekiyor. Tabii bunların yanında; Semih Kaplanoğlu, Yeşim Ustaoğlu gibi iyi yönetmenlerin de destek bulması gerekiyor. Pelin Esmer gibi ‘minimalizm geleneğini çözemeyen’ isimlerin daha fazla film çekmesi ülke sinemasını zedeleyecektir. Ancak tabii “Hayat Var” gibi Türk sinemasına yön verecek evrensel bir başyapıtın da İstanbul ve Antalya’da ana jürilerden ödül alamaması, bu iki filmin niye es geçildiğini anlatıyor.

Her zaman çıkarabileceğimiz sonuç gayet basit. Türkiye’de festivallerde minimalist ve festivallere uygun filmler ödül alır. Çünkü sanatı onlar icra ediyor! Minimalist filmlerin de iyi olması önemli değil ‘yaratıcı fikir’ yeterli. Yani Altın Koza’daki ödüllerin verdiği mesaj, ‘bir tane yaratıcı fikirden yola çıkıp onu minimalist bir yönetmenlik anlayışıyla sinemaya aktarırsanız ödül alırsınız’. Bu da Türk sinemasını geriye götürüyor.

Minimalizmin içinde ‘duygusal iletişim’ de önemli

Belki “Sonbahar”, geçtiğimiz yıl Sokurov ile Tarkovsky’nin geleneğini izleyen film modelini uygulama konusunda ilk film olarak başarı yakalamıştı. Ancak filmi abartıldığı için eleştirmiştim. Zira aslında ‘duygusal’ yönüyle bunu sağlamıştı. Bu durumu da bu yıl o film modelini ondan daha iyi uygulayan “Pus”un, duygusal ve ağlatıcı bir anlayıştan ziyade suç kavramının izini sürmeyi tercih ettiği için ödül alamamasıyla kavramış olduk.

Ancak bu yılki “11’e 10 Kala”ya verilen ödül tamamen ülke sinemasında artık sadece ‘minimalist ama ille de minimalist filmler’in çekileceği mesajını veriyor. Ona benzer iki filmin de öne çıkması ise arkasına belgesel geleneğini veya estetiğini alan filmlerin ‘politik söylem’ ile bir yerlere gelebileceğini düşündürtüyor.

Tabii bu ödüllerin bir diğer trajik tarafı da her zaman Türk sinemasının ana derdi olan ilk filmiyle ödül aldığı için kendini ‘başyapıt’ üretmiş zanneden yönetmenler üretmesi. Bu da sonraki filmlerinde başarılı olamadığı için ülke sinemasına zarar veren beyinler yaratıyor. Halbuki Mahmut Fazıl Coşkun, İstanbul ve Adana’da en iyi yönetmen ödülünü hak ederek aldı. Esmer ile Aslı Özge ise başyapıtlar ürettiklerini düşündükleri için kariyerlerinin ilerleyen bölümünde iyi sinema filminin değil de iyi fikrin peşinde koşacaklar!

Bu yazılar da ilginizi çekebilir