
Sinemasız kalmayın çünkü sinema hayatı "eşsiz" kılar.
28 Oca
Sinema yazarlarından Ters Ninja için 2009′un En İyi 20 Yabancı Filmi listesi hazırlamalarını rica etmiş ve bunları yayınlamıştık hatırlarsanız. Bir iki tercih beni şaşırtmıştı ama filmleri etüd etme becerisini takdir ettiğim Kerem Akça‘nın listesinin 1 numarasında Twilight / Alacakaranlık filminin yer alması beni tam anlamıyla afallatmıştı. Dayanamadım, kendisine neden böyle düşündüğünü sordum. Sağolsun, daha önce Sinema.com’da yayınlanan ve filme 10 üzerinden neden 10 verdiğini açıkladığı yazısını paylaştı benimle. Şimdi ben de sizinle paylaşıyorum.
Bazı alt türler evrim geçirmeye müsaittir. Hatta her 10 senede bir, yeni bir şekle girmeyi dahi ihmal etmezler. Ancak bazıları da öylesine geleneksel kalıplara sahiptirler ki asla postmodernize edilemezler. Oldukları yerde kaldıkları gibi, zamanla da ‘yenilik’lerini yitirip geriye doğru gitmeye başlarlar. Örneğin biyografi 40 senedir ilk kez geçen yıl “Beni Orada Arama” (“I’m Not There.”, 2007) ile yenilendi. Vampir türü ise, bu ilk sözünü ettiğimiz her şekle girebilen alt türlerden biri. Bu doğrultuda da sürekli bir yenilenme hareketi içinde. Ancak genelde bu radikal filmler, ilk piyasaya çıktığı zamanlar tukaka edildikten 10-20 sene sonra ‘vay be neler yapmış film!’ gibi düşüncelere yol açıyor. İşte “Alacakaranlık” da talihi öyle olan filmlerden…
Öncelikle bütün korku türlerinin bukalemun gibi şekilden şekile sokulabildiklerini, bu sebeple de ilgi çekici olduklarını belirtelim. Bu bağlamda hayalet, slasher, gotik, şeytan ve daha nice alt tür de ‘yenilikçi filmler’ ile onurlandırılıyor zamanı geldiğinde. Vampir alt türü ise belki bunların içinde en gelenekseli. Çünkü vampir mitinin temelinde aristokrasi var. O da ancak 17.-18. yüzyılda aktif olan bir sosyal sınıf. Yani aristokrasinin temsili olan Dracula karakteriyle ya da vampir prototipini taşlamaya yönelik motiflerle yürüyor alt tür. Ayna, tabut, sarımsak ve haç; inançsız ve sadece geceleri sokağa çıkan yozlaşmış aristokratları temsil ediyor. Kont Dracula karakteri, 19. yüzyılda şatosunda yaşayan bir aristokrat olarak çizilirken, sanayi devrimi öncesinde dünyanın içinde bulunduğu durumun da bir portresini çıkarıyor. Daha doğrusu sinemanın ilk döneminde çıkarıyordu. Zira 80’lere gelindiğinde alt tür evrim geçirdi.
O dönemde, sinemadaki postmodern ve tür kırması eğilimlerin katkısıyla; “Açlık” (“The Hunger”, 1983) ve “Karanlık Bastığında” çekildi. İkisi de alt kültüre yani hippielerin arasına uyarlıyordu vampir filmini. Kısacası aristokrasinin yerini, sokakta yaşayan ve maddi sorunları olan insanlar alıyordu. “Karanlık Bastığında”nın western-vampir kırması bir yapı kurmasıysa, görsel anlamda da postmodern yapılar sunan bu iki filmin arasından sıyrılmasına yarıyordu. Yani alt tür o ‘gotik’ arka planını tamamen geride bırakarak sıfırdan inşa ediliyordu. 90’ların sonunda ise “Bıçağın İki Yüzü” sayesinde vampir miti çizgi roman dünyasının içine girdi. Kahraman karakterinin; ‘vampir avcısı’ kavramının içine sokulması ve vampir-insan melezi olması, türe aksiyonu soktu. Tabii bunu takiben iyi-kötü arasındaki belirgin çizgi de, 80’lerde ufak çaplı bir çalkalanma yaşadıktan sonra 90’larda, yüzde yüz anlamda yıkılıyordu. Zira artık ‘vampir vampire karşı’ mantığının üzerine gidiliyordu. 2000’lerde “Karanlıklar Ülkesi” (“Underworld”) alt türü kurtadam alt türüyle buluşturup yeni bir ivmeye sokarken, 2008 tarihli “Alacakaranlık” ise yepyeni bir postmodern iskelet kuruyor.
Böylece alt türün sinema tarihindeki milatlarından biri oluyor. Sözünü ettiğimiz filmler gibi önce önemsenmedikten sonra zirve yapması ise kuvvetle muhtemel. Çünkü klasikleşen ve sinema tarihinde belli bir rol oynayan çoğu filmin kaderi bu. Farklı bir şey yaparken risk alıp seyirciyi yabancılaştırdıkları için göze batmak. “Alacakaranlık”ın bu dezavantajı arkasına alırken esas amacı, vampir alt türünü gençlik filmi ile birleştirmek. Tabii bunu yaparken de ‘dönem filmi’ni, ‘canavar filmi’ni (ki vampirler sinemanın ilk zamanlarında canavar olarak görülüyordu) ya da ‘gotik alt türü’nü tepetaklak etmek. Yani burada gördüğümüz 19. yüzyıl coğrafyasının okul hayatına uyarlanmış hali. Her şey tanıdık olduğu gibi bir o kadar da yabancılaştırıcı ve farklı. Filmin yarattığı yenilikçi deneyim ve postmodern hareket de buradan kaynaklanıyor zaten.
“Onüç” (“Thirteen”, 2003) ile takdirimizi toplayan Catherine Hardwicke, her ne kadar sonraki filmlerinde de ‘mavi ton’u öne çıkaran estetize görsel yapılar kurmayı sürdürse de dramatik anlamda bu görünümün arkasını dolduramamıştı. Ancak yine de 5 yıl önce “Onüç”te normalde 16 yaşına uyarlanan ‘ergenlik öyküsü’nü 13’üne gelmiş bir karakter üzerinden cesur ve sert bir söylemle anlatması hala aklımızdan gitmedi. Sonraki dönemde ‘gençlerin öyküleri’ni anlatmayı sürdüren yönetmen, burada aynı eğilimini devam ettiriyor temelde. Ancak bu sefer arka planını yenilikçi bir romana dayadığı için alt türde çığır açma başarısını gösteriyor. Tabii bunda kendisinin de yönetmenlik anlamında katkısı büyük. Zira eğitim sistemindeki tekelleşmeyi vurgulayan renk skalasının yanına; akıcı bir kurgu ekleyerek tempoyu yüseltmeyi, çarpık açılar kullanarak ise geriltmeyi ihmal etmiyor Hardwicke. Yani yönetmeni bundan sonra ‘iyi projeler’le gelen ‘kaliteli filmler’de veya ‘kötü projeler’le gelen ‘zayıf filmler’de görme şansımız yüksek. Ancak şimdilik sinema külliyatına bir başyapıt yazdırmış durumda.
Öncelikle yapıt, belli ki bugüne kadar vampir alt türünde yapılmış şeylerin her detayına hakim. Bu doğrultuda da “Nosferatu”dan (1922) “Karanlık Ülkesi”ne kadar uzanan süreçte izlediğimiz alt tür örneklerindeki her türlü detayı bir potada eritip yenilikçi bir çözüm üretiyor. Bunun için ise ilk olarak Rian Johnson’ın “Asi Gençlik”te (“Brick”, 2005) kara film ile gençlik filmini birleştirdiği gibi gençlik filmi ile vampir filmini iç içe sokmayı tercih ediyor. Tabii 2000’lerde tür kırmaları sıradanlaştığı için, filmin devrimci yeri tartışılabilir. Fakat buradaki durum tamamen vampir alt türünü yenilemek ile alakalı olduğundan, bu konuda sıkıntı çekmiyor Hardwicke.
17 yaşında bir kız olan Bella’nın (‘güzel’ anlamına gelen ismi bile manalı) (Kirsten Stewart), yeni geldiği okulun en yakışıklı çocuğuna aşık olmasını, klişeleşmiş motifleri de es geçmeyerek anlatıyor film görünüşte. Ancak bu klişelerin tamamını kullanırken okul atmosferini de gri bulutlarla sarıyor. Çünkü vampirler güneş olunca dışarı çıkamıyorlar. Bu sebeple de okul ortamı zaman zaman X-Men serisindeki mutant yetiştiren okulu andırdığı gibi, aslında güneşsiz ve soluk haliyle de bir yabancılaşma hissi yaratıyor. Yani alışık olduğu gibi bir ‘gençlik gözlemi’ yapıyor burada yönetmen.
Okul hayatında Cullin ailesinin, adeta eğitim sistemindeki sınıfsal farkları temsil edercesine uzaklarda takılması ve bir bakışla etrafı yıkabilmeleri –mecazi olarak- ise aristokrasi-proletarya çatışmasının bir alegorisi aslında. Zira o beyaz benizleriyle diğer insanlardan farklılaşan vampirler, sürekli herkesten uzaktalar ve yabancılaşmaya araç oluyorlar. Kimse de onlara yaklaşamıyor. Ancak yine de onların ne olduklarını bir süre bilmiyoruz. Biz türü yakından takip edenler olarak tahmin edebilsek de… Evleri ise şehrin dışında. Bu sebeple de aslında “Ferris Bueller’la Bir Gün”de (“Ferris Bueller’s Day Off”, 1986) Ferris’in babasının evini hatırlatıyor bizlere. Ama aslında vampir filmlerindeki şatolara tekabül ediyor. Çünkü buradaki dünyanın kurallarına göre herkes kasabanın içinde yaşıyor. O ev ise o bölgenin taşrasında kurulmuş bir motif. Yani filmin özüne baktığımızda gençlik filmlerinde tanık olduğumuz şeyleri, vampir filmlerinin iskeletinin içine yerleştirdiğini görebiliyoruz.
Ana karakterimiz Bella yine okulun en yakışıklı çocuğu Edward Cullin’e aşık olurken, bir taraftan da en iyi arkadaşı Jacob’la sadece ‘yakın arkadaşlık’ ilişkisi kuruyor. Öyle ki Bella, kendisine aşık olan Jacob’ı asla bir sevgili olarak görmüyor. Bu klişe aşk üçgenin içinde ise ‘ciddiye alınmayan yakın arkadaş Jacob’ kurtadamları temsil eden bir karakter olarak konumlandırılıyor. Yani sınıfsal ayrım, kurtadamların bildiğimiz gibi ormanda doğup yaşadıklarına odaklı. Öyle ki kurtadamlar burada denize yakın yerlerde doğanın temsili olarak yaşarken, vampirler ormanın sıkıştırdığı bir bölgede istihdam ediyorlar. Böylece şehir-köy ayrımındaki kadar net çizgiler çizilmiş alt metinlerde.
Zaten filmin arka planındaki hikayeye baktığımızda da vampirler-kurtadamlar arasındaki kavgada bir muzakereye varıldığını ve vampirlerin doğa tarafına yaklaşamadıklarını görüyoruz. Yani anlaşmalarla yürüyen bir Orta Çağ sistemi kurulmuş durumda burada. Kurtadamlarla vampirlerin yaşadığı evren fikri ise “Karanlıklar Ülkesi”ndeki mantığın bir devamı aslında. Orada yeraltında yaşayan kurtadamlarla saraylarda ikamet eden vampirlerin yerini burada alt sınıf-üst sınıf farkı alıyor. Film de zaten bu mantık ışığında vampirlerin yaşadığı kurmaca bir evren kuruyor. Belki de yeni bir film modeli yaratmasının esas yolunu da bu eğilim açıyor Hardwicke’in. Buna istinaden mavi-gri arasında gidip gelen renk skalasını da zekice kullandığını söyleyebiliriz.
Tabii hikayenin gidişatındaki bu zengin-fakir ayrımının yanı sıra, filmin ‘vampir’ kavramı konusunda da sınıf atladığını söyleyebiliriz. Öyle ki ev motifiyle korkutan (ki burada ev, saraydan doğanın içindeki 2 katlı eve dönüşmüş) vampir olgusundan doğaüstü güçlere sahip vampir olgusuna varan süreçte kahramanlık mantığı da değişmişti. “Alacakaranlık”ın bu konuda vampir mitine kattıkları ise oldukça yenilikçi. Zira buradaki vampirlerin ölümsüz olmaları ‘genç kalmaları’ ile bağdaştırılmış. Halbuki vampir mitinden bizim daha önce bildiğimiz ya da beynimize kazınan, bu karakterlerin orta yaşın üstünde oldukları. Bu genç kalma durumunu takiben de vampir karakterlerin sürekli bir okuldan mezun olduklarını öğreniyoruz. Uzun lafın kısası burada merkezdeki vampirlerin çoğunluğu 20-25 yaşlarında. Tabii onların yaratıcısı olarak konumlandırılan Carlisle’ın 40 yaşlarında olması da dikkat çekici. Ki o da ölü bedenlerden vampir çıkartma gücüne sahip bir doktor olarak sunuluyor. Bu yönüyle de belli ki Doktor Caligari ve Doktor Frankenstein’dan beslenerek yaratılmış. Yani buradaki vampir olgusunun temelinde tam olarak ‘Dracula’ yok. Aksine Bram Stoker’ın kitabı biraz değerlendirme dışı bırakılarak yeni bir şeylerin peşine düşülmüş, aynen Neil Jordan’ın ne kadar başarılı olduğu tartışılsa da “Vampirle Görüşme”de (“Interview With The Vampire”, 1994) Lestat adlı vampirin hikayesini sinemalaştırdığı gibi…
80’lerde hippie olduktan sonra burada gençlik dönemlerinde sunulan vampirler, istedikleri zaman vejetaryen olma yetisini de ellerinde bulunduruyorlar. Yani çağa ayak uydurdukları için insan yemeyen vampirler de yaşıyor filmin pastiş dünyasında. Bu doğrultuda da daha önceki tür örneklerinde gördüğümüz; ‘dünyada bir sürü vampir yaşıyor. Ama hepsi farklı’ mantığının korunduğunu da ekleyelim. Tabii tüm bunların yanında çizgi romanlarda doğaüstü güçlere sahip vampir karakterlerine, hızlı hareket etme, bir yerden bir yere çabucak atlama veya parapsikolojik mudahalede bulunma gibi güçler de eklenmiş. Yani bir “X-Men” kahramanı gibi gözüküyorlar zaman zaman. Böylece sadece beyinlerden geçenleri okuyabilen ilk dönemdeki klasik vampirlerin üzerine, “Bıçağın İki Yüzü” ve “Karanlıklar Ülkesi”ndeki postmodern vampirlerin doğaüstü güç özelliklerinin yapıştırılarak yeni bir ırk yaratıldığını söyleyebiliriz.
Tüm bunları içine dahil eden “Alacakaranlık”, her dönemden aldığı bir tutamla postmodern bir yapı kurarak yeni bir oluşumun peşine düşüyor. Zaten isminin de tam olarak karanlık olmaması biraz da farklı bir kulvarda yarıştığını ispatlayan başka bir unsur. Tabii vampirlerin mavi-gri gökyüzüne rağmen cildine güneş gelince elmas tadında bir renge bürünmeleri de, ‘öldüren’ bir motifi ‘korkutucu hale getiren’e çevirmiş. Filmin sonunda bu romantik-vampir filminin gereklerinin yerine gelmemesi ise fazlasıyla sevindirici. Zira gençlik filmlerinde veya korku filmlerinde çokça gördüğümüz ‘masum ana karakterin mutantlaşıp evrim geçirmesi’ klişesini uygulamıyor yapım. Belki bundan sonraki 3 devam filmine saklıyor olabilir. Aksine burada gençlik filminin özündeki balo mantığıyla dalgasını geçmeyi, ana karakterinin durumunu göz ardı etmeyi ve ölüm kavramıyla ilgili çok katmanlı bir şeyler söylemeyi hedefliyor.
Uzun lafın kısası; 80’lerin “Karanlık Bastığında”sı, 90’ların “Bıçağın İki Yüzü”sü var ise 2000’lerin de “Alacakaranlık”ı olacak orası kesin. Filmin açtığı yoğun alt metinleri, genç kesim ilgili söylediği önemli şeyleri veya vampir alt türünde yaptığı devrimleri anlatmak bu satırlarda yazarak bitmez. Zira şu ana kadar dağıldıysanız, 120 dakikalık yoğun bir dramatik yapının içinde de kaybolup parçalara ayrılmanız olası. Hem de aksiyon, romantik, komedi, korku, gerilim gibi birçok türü içinde bulundursa da bir an bile ‘her türü uygulayıp çirkeflik yapiyim’ demiyor. Aksine Hardwicke, hepsini alt türün yenilikçi iskeletine uygun bir hale getirmek için kafa patlatmış. Örneğin bir beyzbol sahnesinin bu filmde ne işi var diye düşünmeden evvel filmi izlemenizde fayda var. Çünkü bu çok yönlü başyapıt, en beklenmedik kavram ya da görüntüyle bile çoktan seçmeli alt metinler açabiliyor.
Kimler izlemeli?
Korkunun alt türlerine hakim olanlar.
Korkunun postmodernize olmasına karşı olmayanlar.
Tür kırması filmlerden keyif alanlar.
Kimler İzlememeli?
Türlerde geleneksellik yanlısı olanlar.
Vampir ve aşk yan yana yakışmaz diyenler.
‘Gençlik nere, vampir nere, iç içe geçirsen komik bir şey çıkar’ önyargısını taşıyanlar.
"Kerem Akça’ya sordum: “Twilight / Alacakaranlık neden yılın en iyi filmi imiş?”" için 11 Yanıt
Şaşırtıcı derecede anlamsız ve ürkütücü bir yazı olmuş. ''Zekilik'' in göreceli olduğunu biliyorduk ama varyansının bu derece olabileceğini tahmin etmezdim.
Kerem Akça'nın vampir alt türünün evriminin devrim niteliğinde göstergeleri olarak işaret ettiği şeyler 'Alacakaranlık' çıkmadan önce yapılan popüler televizyon dizilerinde bile kabullenilip kullanılan formüller. Alçakgönüllü acılarıyla fazlasıyla etkileyen 'Gir Kanıma'nın değil de, on yaş grubuna yönelik çıkartma kitapları marketlerde satılan 'Alacakaranlık'ın "2000'lerin vampir filmi" olabileceğine dair kehanetlerin yapıldığı bir dünyada, insanın mutlu olabilmesi nasıl zor.
Ama her yazının bir erdemi vardır tabii. Ortabatılı dindar ev hanımı Stephenie Meyer'in genç kızlık fantazilerini aktardığı romancıkları hiç böylesine coşkulu övülmemişti. Hem, Kerem Bey gibi 'Bella' isminin güzel manasına geldiğini fark edebilmek herkesin harcı değil.
ilk paragrafını okuduktan sonra bunaldım yazının aptallığından. Ters Ninja nasıl böyle bir
kerem akça ilginç bir insan. siyad.org üzerinden verdiği yıldızlara bakarsınız ne kadar saçma sapan tercihleri olduğunu görürsünüz.
bu yazı çok gereksiz olmuş. kaldı ki söz konusu filmin vampir temasına yeni bir boyut kazandırdığı yollu iddia da tam anlamıyla abes bir iddia. yani hiç mi seyretmemiş acaba başka vampir filmi diye merak ettim.
Bu film bir facebook filmidir.Kerem Akça'da bir facebook yazarı.Burada facebook kelimesinin altında gizli olan her şeyi Kerem Akça'nın bahsettiği "Gençlik filmi ile vampir filmini iç içe geçirip tür kırması bir iskelet" yorumundan türetiyorum.
Bir de şu postmodern kelimesini kullanmaktan vazgeçmeli kendisi postmodern olmuş ediyor ezber.
bence yazı güzel, hayat Var yazısı da öyleydi. kerem akça çoğu yazısında bu film şu türle şu türü karıştırdı ve yeni bir film formülü ya da godardiyen yapı oluşturdu der çoğu kez…bende severim bu incelemelerini.ama ölüm emri ve karanlıklar ülkesi filmine nasıl 3 yıldız verdi şaşılır….
klasik boş, yanlış ve anlamsız saptamalarla yazılmış kötü bir kerem akça yazısı.
saçmalamış
Kerem Akça arkadaşımızı tanımıyorum ve ilk defa burada tanıştım. Bence yazdığı bu yazıya acımasızca saldırmak yersiz. Çünkü yazarımızın bizzat kendisi “Vampir” filmografisine hakim değil sanırım.
Kimler izlemeli başlığı altında verdiği kriterlere uyduğumu düşünüyorum. Kendi çapımda bir korku sineması aşığıyım. Ama benim kafamda şöyle bir mantık vardır: Eğer bir filmin daha iyisi kendinden önce zaten yapılmışsa yeni filmi izlememe gerek yoktur. Hemen burada konunun kalbine dalayım; yazarımızın herhalde “Buffy the Vampire Slayer” adlı tv dizisinden haberi yok! 1997 yılında yayına başlayan dizideki “Angel” karakteri “Twilight”daki “Edward”ın prototipidir! Üstelik Twilight romanı 2005′de, yani diziden yaklaşık 8 yıl sonra yazılmıştır. Buffy’nin gösterildiği zamanlarda birçok eleştirmen tarafından “postmodern gotik” olarak nitelendirildi. Yazarımızın Twilight için de aynı sözleri kullanması, bu tanımlama için çok geç kaldığını kanıtlıyor. Buffy lisede geçen bir teenage filmi. Twilight da öyle. Angel da Edward da sevdiği “vampir olmayan” kızı koruma iç güdüsüne sahip (ait olduğu vampir ulusuna karşı koyarak hem de). Şimdi bunun neresi yenilik?
Daha da eskiye gidersek romantik vampir karakterinin bir dizide kullanıldığını göreceğiz (yani Buffy bile yenilikçi değil) “Dark Shadows” adlı pembe dizideki vampir karakteri genç hanımların gönlünü fethetmek için yaratılmıştır (Edward’ın kızların gönlünü kazanması için yaratıldığı gibi) Diziden uyarlanan “House of Dark Shadows (1970)” ve “Night of Dark Shadows (1971)”da da vampir karakterimiz umutsuzca gerçek aşkını arar, ölümlü kadınlar arasında. Vampir kültünü modernleştirme çabası 60′ların sonuna denk geliyor demek ki.
Hadi gotiği bir tarafa bırakalım. Teenage’lerin aidiyet duygularıyla vampir filmini birleştiren “The Lost Boys (1987)” filmi neden unutulmuştur onu anlamıyorum. Bu film de “Twilight”ı oluşturan filmlerden biridir. Sadece kız ve erkek karakterler yer değiştirmiştir. Gerisi, benzer kaygılar, benzer aidiyet duyguları ve aşk heyecanı…
Şimdi Edward’ı bir kadın yapalım; film boyunca gömleksiz dolaşsın. Bella da okula, şehre o bölgeye yeni gelmiş aşka aç bir erkek karakter olsun. Alın size 70′lerin Avrupa Sex İstismar filmlerinden bir demet… Genç kızları kitabı okurken ya da filmi izlerken zihinsel orgazma ulaştırmak için cinsel bir obje olsun diye yaratılmış bir erkek karakterin, aynı amaçlarla yaratılmış bir kadın karakterden farkı nedir? Yazarımıza Jean Rollin’in vampir kültünü yerle bir ettiği ama cinsel istismar denerek yerden yere vurulan, stilize, alt metinlerle dolu “Rollinat” vampir filmlerini öneririm. Sanırım onlardan haberi yok:
Le Viol du Vampire (1968)
La Vampire Nue (1969)
Le Frisson des Vampires (1970)
Requiem pour un Vampire (1971)…gibi
Ama ben birkaç film izleyip kendisini bu türe hakim hisseden, sonra da destekleyemediği ama desteklemek için uğraştığı bazı kriterlerle, tamamen popüler kültürün dayattığı bir filmi yere göğe sığdıramayan bir yazarı hoş göremem. Hele ki “yoğun dramatik yapı” ya da “yoğun alt metin” gibi kallavi betimlemelere başvurursa işler daha da kötüleşir.
Yazarımıza yeni sinema hayatında başarılar diliyorum.
bu yazı çok gereksiz olmuş. kaldı ki söz konusu filmin vampir temasına yeni bir boyut kazandırdığı yollu iddia da tam anlamıyla abes bir iddia. yani hiç mi seyretmemiş acaba başka vampir filmi diye merak ettim:)kerem akça gereksiz laf kalabaliği yapmış:)
Yorum Yazın