Açlık Oyunları (The Hunger Games): “Ütopya’dan zaten geçtik, distopya tasviri de bir yere kadar!”

Karanlık bir gelecek vurgusu, özellikle 2. Dünya Savaşı’nın ardından edebiyat veya sinema tarihinin çeşitli dönemlerinde karşımıza çıkan temel olgulardan biri haline gelmişti. Nazi soykırımı ve totaliter rejimlerin ortama egemen olmada gösterdiği başarıdan ilham alan bu bakış, Açlık Oyunları‘nın (The Hunger Games) da çıkış noktalarından sayılabilir.

 Tuncer Çetinkaya

George Orwell’ın 1948’de yayımlanan ve peşinde birçok tartışmayı sürükleyen ünlü romanı 1984, geniş kitlelerin “distopya” kavramıyla tanışmaları anlamında önemli bir başlangıçtı. Eski Yunancada “ideal olmakla birlikte, var olması olanaksız görünen” siyasal modelin karşıtı olarak kurgulanmış bu kavram, Orwell’ınki kadar popüler olmamasına karşın Aldoux Huxley’nin 1932 tarihli Cesur Yeni Dünya adlı romanıyla da benzerlikler taşıyordu.

Genellikle savaşlardan medet uman insanlığın, geleceğini bizzat kendi eliyle karartması ve özgürlüğüne son vermesini hicveden yaklaşım, içerdiği olgun örneklerle sinemada kendisine bilim kurgunun alt türü olarak da yer buldu. Bu noktada; Michael Radford imzalı 1984’ten Terry Gilliam’ın Brazil’ine ve Ridley Scott’ın Blade Runner’ına kadar pek çok yapımın (alt türe dahil edilebilecek arkaik bir örnek olan Fritz Lang’ın sessiz klasiği Metropolis’i de hatırlayarak) benzer temalar ekseninde gündeme geldiğini anımsamak gerekiyor.

George Orwell – 1984

Açlık Oyunları’nın öyküsü de öncülleriyle paralellik taşıyarak, kaotik bir geleceğin görüntüleriyle açılmakta. Büyük bir yıkıma neden olan savaşların sonunda, “barışı sürekli kılmak” görevini üstlenen bir totaliter imparatorluğun boyunduruğuna giren dünyamız zor günlerden geçiyor. Yaşları 12 ila 18 arasında değişen ve toplam 12 bölgeden seçilmiş 24 çocuk / gencin ölüm-kalım mücadelelerine sahne olan gösteriler eşliğinde bir yandan “başkaldırma” ruhunun yok edilişine, diğer yandan da medyanın ‘post-modern çağların yeni afyonu’ olma özelliğine tanık oluyoruz. Film; Panem devletinin varlığını sürdürebilmesi adına büyük bir önem atfettiği ve 74 yıldır sürdüğünü öğrendiğimiz bu oyunların son kurbanlarından olan Katniss Everdeen’i merkeze yerleştiriyor.

Suzanne Colins’in 2008 yılında yayınlanan romanından uyarlanan Açlık Oyunları, yazarın aynı zamanda senarist kadrosunda yer almasından dolayı aslına sadık bir uyarlama olarak nitelendiriliyor. Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu pek çok ülkede “çoksatar” mertebesine ulaşmayı başaran eser, 21. yüzyılın distopya temalı çalışmalarının en kitlesel örneklerinden biri olarak da ilgiyi hak ediyor.

Söz 80’ler sinemasından açıldığında karşımıza çıkan “türlerin iç içe geçmesi” olgusunun yazın alanındaki karşılığını oluşturan eser; kaotik gelecek tasvirini aşk ve aksiyon ile harmanlayarak profili son yıllarda oldukça değişen genç okuyucuyu peşine takmayı başarmış görünüyor. Benzer bir eğilimi film için de söylemek mümkün.

Öyküyü gerçekçi kılan arkaplana şöyle bir dokunup, tabir-i caizse ağızlara bir parmak bal çalan senaryo, olayların gelişmeye doğru yol aldığı anlarla birlikte, ilgi alanının Katniss ve Mellark’ın varoluş savaşı (ve olası bir aşk serüveni) olduğunu belli ediyor. Benzer bir çizgi, oyunlara hazırlık sürecini konu alan sahnelerde daha da belirginleşiyor. Sistem eleştirisinden iyice soyunan; medyanın acımasız yüzüne dahi yeterince odaklanma gereği duymayan film, altını yeterince dolduramadığı Abernathy karakteri bir yana, seyircisini ve Katniss’i stilist Cinna’nın oldukça yer kaplayan varlığı ile oyunlara -adeta bir moda gösterisine gider gibi- hazırlıyor. Anlamsızca Truman Show’u hatırladığımız bir dizi renkli sahnenin ardından başlayan ölüm kalım savaşı, temel niyetin iyi bir aksiyon olduğunu ortaya koyuyor. Fragmanında bu özelliği öne çıkaran Açlık Oyunları‘nın; Donald Sutherland’in organizatör ile yaptığı ve gerçekten de akıl dolu olan birkaç diyalog ve küçük isyan görüntüleri de olmasa, eleştirel niteliğinden bütünüyle yoksun bırakıldığı söylenebilir.

Sisteme muhalif bakmayı başarmakla birlikte, gişede ve akıllarda yer edinen kimi örnekleri hatırladıkça (Dövüş Kulübü,V”, ilk “Matrix” vs.) filmi “kaçırılmış bir fırsat” olarak nitelendirmek olanaklı görünüyor. Oysa filmi, ütopyalarını çoktan bir kenara bırakmış insanoğlunun distopyasına bile sahip çıkmaktaki kararsızlığı ya da karamsarlığını pazarlanabilir kılmadaki becerisi olarak okumak da olası. Başka bir deyişle, yeni çağın / yeni okur ve sinema izleyicisinin kâbusları da bir yere kadar!

Ticari manada adından söz ettireceğini ve devam filmleri ile yeni kitleler edineceğini öngörebildiğimiz Açlık Oyunları‘nın izinden gittiği eser ve yapımlar arasında seçkin bir yer edineceğini iddia etmek, çok da olanaklı görünmüyor. Böyle bir derdi olup olmadığı noktasında ise ironik başlığımız bir kere daha devreye giriyor.

Açlık Oyunları (The Hunger Games)

Yönetmen: Gary Ross

Senaryo: Gary Ross, Suzanne Collins (roman & senaryo), Billy Ray

Oyuncular: Jennifer Lawrence, Josh Hutcherson, Liam Hemsworth

Yapım: 2012 / ABD / 142 dk.