Ömer Lütfi Akad ve Şükran Ay’ın Anısına

Vesikalı Yarim‘in en başarılı olduğu noktalardan birisi ayrılamama ama aynı zamanda kavuşamama halini bütün acısıyla, çaresizliğiyle yansıtabilmesi. Ne birlikte olunabiliyor ne de ayrı. Varlık da yokluk da yakıyor. Çözümü olmayan, insanın elini kolunu bağlayan, çaresiz bırakan bir durum… Ve film ayrılıkla noktalanırken, yaşanan çaresizlik duygusunu insanın en derinlerine kazıyor…

  Memet Zencirkıran

Vesikalı Yarim‘i ilk izlediğimde kelimenin tam anlamıyla çarpıldığımı ve uzun süre etkisinden kurtulamadığımı söylemeliyim. Filmin insanı içine çeken tuhaf bir büyüsü ve bittiğinde izleyici sarsan bir etkisi bulunmaktaydı. Filmi değişik zamanlarda iki defa daha izledim. Üçüncü izlemem de dahi filmin o tuhaf, o büyülü, o sarsıcı etkisi devam ediyordu. Türk sinemasında üzerinden bir ay bile geçmeden unutulan sayısız filmin yanında, 40 yılı devirmiş bir filme yönelik “Neden Severiz Vesikalı Yarim”i sorusunun cevabını irdelemek son derece anlamlı ve tabii ki herkes için bu sorunun cevabı farklı boyutlar içeriyor.

Öncelikle filmin en başarılı yönlerinden birisinin insanları içine çekmedeki becerisi olduğunu söylemeliyim. Her insanın hayatında en az bir kez yaşanmış olan kırık bir aşk hikayesinin hüznünü alevlendiriyor Vesikalı Yarim… Manav Halil ile konsomatris Sabiha’nın aşkları, gerilimleri, çaresizlikleri önünüzden akıp giderken dokunmak ve müdahale etmek istiyorsunuz. Film akıp giderken filmle hem hal oluyorsunuz… Filmin üzerinden 40 yılı aşkın bir zaman geçmesine rağmen insanda derin izler bırakmasında içindeki ruhu izleyicilere aktarmasındaki başarısı önemli rol oynuyor… Sabiha son bir kez dönüp sevgiliye yaşlı gözlerle bakıp, İstanbul sokaklarında kendi gerçekliğine dönerken, izleyicileri de kendi kırık aşk hikayeleriyle kısa da olsa yüzleştiriyor ve film kavuşamama halini, ayrılık halini, çaresizlik halini izleyenlerin kalplerine işliyor…

“Aşkı anlatmak gerekiyor. Çok önemli aşkı anlatmak. Aşkı anlatmanın büyük imkanlarından biri de ayrılığı getirmektir, yani aşkı beraberlik içinde ancak bir süre anlatabilirsin. Nerede aşk doruğa çıkar? Ayrılık geldiği zaman! İsteğinin dışında bir ayrılık, bir mecburiyet, zorunlu ayrılık geldiği zaman! Ne kadar sevdiğin, ne kadar sevmediğin! Felaket orada başlıyor., kaybettiğin zaman, ayrıldığın zaman!”(1)

Film evrensel bir tema olan aşk konusunu merkeze alıyor. Türk sinemasında da sayısız defa ele alınan bir konuyu işleyen film nasıl oluyor da diğerlerinden ayrışarak kırk yıldan uzun bir süre sonra bile insanda büyük bir etki bırakabiliyor sorusunun cevabı “filmin özgünlüğü”nde yatıyor. Son derece gerçekçi bir mekan kullanımıyla inandırıcı bir atmosfer, filmdeki psikolojik iniş çıkışları mükemmel yansıtan harika bir müzik kullanımı, Türkan Şoray ve İzzet Günay’ın sinema kariyerlerinin en etkili performanslarından birisinin bütünlediği Vesikalı Yarim, Manav Halil ve Konsomatris Sabiha’nın aşk ve ayrılık hikayesini çok dağıtmadan ikilinin merkezinde heyecanlarıyla, tutkusuyla, çıkmazlarıyla yansıtarak kendine özgü, inandırıcı bir dünya yaratıyor. Duygular son derece incelikli, ajitasyon ve sömürüye kaçmadan yansıtılarak hikayenin gerçeklik duygusu sağlamlaştırılıyor. Özellikle bir melodramda duygu yoğunluğunun abartılmadan, inandırıcı bir şekilde izleyiciye yansıtılması son derece önemli… Bu yönüyle Yeşilçam’ın klasik melodramlarının abartılı dünyasından çok daha farklı bir gerçekliği önümüze koyuyor Vesikalı Yarim… Filmde İstanbul sokakları, pavyon ortamı ve gündelik hayatın yaşandığı ev ortamları filmin gerçekçilik duygusuyla son derece uyumlu.

Filmin bir sinema klasiği haline gelmesinde en büyük pay kuşkusuz yönetmen Ömer Lütfi Akad’ın. Yaşanan ilişkinin gerçeklik duygusunun yüksekliği yanında, mekan seçimleri, müzik ve oyuncu tercihleri mükemmel. Özellikle oyunculuğa özel bir paragraf açılması gerekiyor. İki başrol oyuncusu Türkan Şoray ve İzzet Günay hafızalara kazınan bir performans sergiliyorlar. Özellikle Türkan Şoray’ın değişen ruh hallerini bazen sadece gözleri ve bakışlarıyla yansıtabilme yeteneği çok başarılı. Yan rollerde iki isim çok belirgin bir şekilde öne çıkıyor. Halil’in babasını canlandıran Selahattin İçsel’in çok az sahnesi olmasına rağmen etkileyici bir performans sergilediğini belirtelim. Özellikle son sahnede Halil’e gidip kendini affettirmeyi düşünen Sabiha’yı manav dükkanının karşısında gördüğündeki yüz ifadesi çarpıcı. Sabiha’nın konsomatris arkadaşı rolünde Ayfer Feray’ın da çok başarılı olduğunu ekleyelim…

“Hiç unutulmayacak bir aşk yazmak istiyordum. Ve Türkan Şoray olağanüstü güzelliği ve oyunculuğuyla, böyle bir sevdayı anlatabilecek tek kimlikti… Ayrıca çok eğrisi doğrusuna denk gelmiş bir kadrodur. Doğrusu bu kadar gerçek bir Halil beklemiyordum. İzzet çok iyiydi. Hiç unutulmayacak kadar mükemmel bir Türkan Hanım, Ayfer Feray, Semih Sezerli… Hepsi, herkes birbirinden iyiydi, birbirinden usta… Mekanların seçimi, dramatik yapı…”(2)

Film farklı dünyaların insanı gibi görünen iki karakterin Manav Halil ve Konsomatris Sabiha’nın aşk, çaresizlik ve ayrılıkla sonuçlanan hikayesini anlatıyor… Kendi halinde bir manav olan Halil’in bir akşam arkadaşlarıyla birlikte yolunun bir pavyona düşmesi iki karakterin de hayatını derinden etkileyecektir. Arkadaşlarının bir süre sonra başka kadınlarla birlikte olmak için pavyondan ayrılması sonrasında yalnız başına içmeye devam eden Halil’in hayatı bir soruyla alt üst olacaktır…

Her şey bir soruyla başladı. Sabiha: Bir sigara içebilir miyim? Yakar mısın? Sahne çarpıcıdır: Halil için pavyondaki bütün sesler durmuş, sadece Sabiha’nın sesi duyulmaktadır…

Daha ilk bakışta nefes kesen, hayranlık uyandıran, şuh bir kadın: Sabiha… Halil için bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Filmde geçişler son derece başarılı. Sigarasının yakılması ve içkisinin söylemesinin ardından başka bir masaya çağrılan Sabiha’nın, Halil’i umursamadan diğer masaya geçişi, Halil’i unutuşu ve gece bitimine yakın Halil’in hala masada devam ediyor olması karşısında duyduğu mahcubiyet, şaşkınlık ve hoşa gitme kapanmak üzere olan pavyondan başka bir yerde geceye devam etme davetini de tetikler…

Kendi halinde bir manav olan Halil’in Sabiha’ya ilk görüşte aşık olmasını anlamak nispeten kolay. Sabiha, Halil için hayatı boyunca ulaşması zor olan bir figürü temsil etmektedir ve çarpıcı da bir güzelliğe sahiptir. Peki ya Sabiha? Hayatın acımasız yönleriyle erkenden tanışmış olan bu pavyon kadınını kendi dünyasında hiç alışık olmadığı bir erkek prototipi etkiler… İlk gece evinde kaldığı Sabiha’ya cinsellik anlamında en ufak bir hamle yapmayan, pavyona ikinci gidişinde manavdan bir sepet meyve götüren bir tip. Sabiha’nın sözleriyle ürkek, kibirli ve de yakışıklı… Zıtların birbirini etkilemesinden ilginç bir uyum ortaya çıkar…

Bakışlar yer değiştiriyor… İlk gece Sabiha’ya duyulan hayranlık bir süre sonra karşılık bulacaktır…

Sabiha ve Halil’in kısa sürede aşka dönüşen ilişkisi, ikisinin hayatını da tamamen değiştirir. Sabiha pavyondaki işi bırakır. Kısa sürede klasik bir ev kadını görüntüsü sergiler; Erkeğinin kıyafetlerini ütüler, yemeğini hazırlar. Yaşanan bu değişimin filmde bir inandırıcılık sorunu yaratıp yaratmadığı sorusuna rahatlıkla hayır cevabını verebiliriz… İnsanın yoğun yaşanan bir hayat sonrası en çok özlemini duyduğu duygulardan birisinin huzur olduğu söylenebilir. Sabiha aradığı huzuru Halil’de bulmuştur… Bu bağlamda konsomatris arkadaşı Müjgan ile yaptığı konuşmadaki sözleri son derece anlamlıdır: “Aklımız olsa çalışır mıyız? O hayatın sonu var mı? Dükkana kazandırmak için iç babam iç. İkide bir sabahla. Adın kötüye çıksın. Nikah diye, çocuk diye…” Sabiha’nın evinde yaşamaya başlayan Halil ise birliktelik sonrasında yeni bir tezgah açar. İkilinin önünde son derece sakin ve mutlu yeni bir yaşam başlamıştır.

Pavyona giden Halil’in arkadaşlarının, Müjgan’a Halil’in evli ve çocuklu olduğunu söylemeleri, Müjgan’ın bunu Sabiha’ya anlatması filmin yönünü değiştirir. Sonraki süreçte Sabiha’nın Halil’e evli olup olmadığını bir türlü soramaması, ama evli olabileceği düşüncesini de aklından çıkaramaması ikili arasında gerilim yaratacaktır. Merakını yenemeyen Sabiha’nın Halil’in birliktelikleri öncesinde babasıyla birlikte işlettiği manav dükkanına gitmesi ve iki çocuğunu görmesi ilişkinin seyrini de değiştirecektir. Bu noktada karşılaşma etkileyicidir. Çocukları gördükten sonra, ne istediğini soran Halil’in babasına dalgın bir yüz ifadesiyle bir kilo elma demesi sonrasında, babanın durumu anlayıp “Halil nasıl” diye sorması sarsıcıdır. Tek bir kelam, ne bir öfke, ne bir kızgınlık, ne de suçlama… Bir soruyla bilinen gerçekliğin ortaya konması… Filmin başarısında duyguların son derece incelikli, sömürüye kaçılmadan yansıtılmasının büyük rolü var… Filmde baba figürünün son derece çelebi, güngörmüş ve olgun bir karakterde karşımıza çıktığını belirtelim. Bu birliktelik sürecinde oğluna en ufak bir söz bile söylemeyen, hapse düştüğünde oğlu mahçup olmasın diye ziyaretine gitmeyen, eve döndüğünde ise hiçbir şey olmamışçasına hayatı devam ettiren bir prototip. Filmde kısa ama son derece önemli bir işlev görüyor…

Halil: Sabiha asıl adın mı? 
Sabiha: Yok yalancı. Takma isim olsa Sabiha mı olur? İsimler gerçek olsa da aynada görülmeyen çok şey var…

İnsan hayatının en zor kararlarından birisiyle yüzleşilir: Ayrılık ya da hiçbir şey olmamış gibi devam etme. Sabiha, bir süre sonra hiçbir şeyin aynı kalmayacağını bilecek kadar tecrübelidir. Halil hapisteyken yakın arkadaşı Müjgan ile yaptığı bir konuşmada kendisini erken içmeye başladığıyla ilgili uyaran Müjgan’a söylediği sözler hem ilişkinin geleceğini, hem de yaşadığı aşk acısını anlatması açısından çarpıcıdır.

Sabiha: Her zaman içiyorum sanma. Arada bir. Her bir yerim sızlıyor. Ellerim, göğsüm, dizlerim. Gözlerim bile sancıyor. O zaman bir iki kadeh iyi geliyor.

Müjgan: Bu kadar seviyorsan git gör.

Sabiha: Nasıl olsa hay etmiyecekti bana. Bir gün evine dönecekti. İşin içinde başka bir kadın olsaydı kolaydı. Uğraşır baş ederdim ama aileyle çocuklarla baş edilmez. Babamdan bilirim. Geçecek göreceksin…

Müjgan: Böyle bir aşk bulsam ben de durmam inanır mısın?

Sabiha: Beni sorarsa şey dersin, iyi dersin. Selamı var.

Türkan Şoray – İzzet Günay: Sabiha ve Halil karakterleriyle Türk Sinemasının unutulmaz ikili performanslarından birisine imza attılar…

Evliliğin öğrenilmesinden sonraki durum ise tam bir trajedi ve çaresizlik hallerinin yansıması… Ne yapılacağını bilememenin verdiği çaresizlikle iki tarafın da dengesini kaybetmesi… Sabiha’nın ilk ayrılık süreci sonunda Halil’i uzaklaştırmak için pavyonda işe başlaması, kendisini görmeye gelen Halil’e sert çıkışı ama sevgilinin yüzünü gördükten sonra direncin kırılması sonucunda peşinden gidip o gece birlikte olup, ertesi sabah ayrılması ve kendisini bulamayacağı kuytu bir meyhanede çalışmaya başlaması. Halil’in Sabiha’yı bulup meyhaneden götürmek isterken yanındaki adamın bıçak çekmesi üzerine adamı yaralaması ve bir yıl hapis cezası alması. Halil’in adamı yaraladıktan sonra, Sabiha ile birlikte gittikleri yerde yaptıkları konuşmada Sabiha’nın sözleri aslında geleceğin nasıl şekilleneceğinin ipuçlarını da taşır…

Sabiha: Benim yüzümden hep bunlar. Ya ölecek, ya öldüreceksin. Niye geldin? Gelmiyecektin.

Halil: Geleceğimi biliyordun ama. Nedir İstediğin?

Sabiha: Bilmem. Sıkıldım belki.Yetti belki. Her birimiz yolumuza gitsek.

Halil: Yolumuz?

Sabiha: Öyle

Halil: Birleşti biliyorum.

Sabiha: Yok Birleşecek gibi değil. Benim yolum başka. Seni tanıdıktan sonra anladım bunu. Senlen beraber olduktan sonra seni. Sevgide yetmiyormuş. Çok eskiden raslaşacaktık.

Halil’e hapishaneden çıkacağı zamana kadar çalışmadan bekleyeceğinin sözünü veren Sabiha’nın bir yıl boyunca çalışmayıp evde sabırla bekleyip, tam çıktığı gün Halil’i kendisinden uzaklaştırıp ailesine geri dönüşünü sağlamak için tekrar pavyonda çalışmaya başlaması… Halil’in hapisten çıktığı günün akşamı Sabiha için pavyona gitmesi… Sabiha’nın alaycı konuşmaları üzerine Sabiha’yı bıçaklaması… Sabiha’nın Halil’i korumak için polislere kendi kendine yaralandığını söylemesi… Sonrası Halil için tam bir çıkışsızlık, ne yapacağını bilememe halidir ki…

Sevdiğine zarar verme noktasına kadar kendini kaybeden, o noktadan sonra Sabiha ile de bir arada olamayacağını düşünen Halil, çıkış yolunu ailesinin yanına dönmekte bulur. Tutku, aşk, heyecan, kendini kaybetme ve çaresizlik karşısında heyecansız, renksiz ama güvenli bir liman işlevi görür ev… Ve sahne filmin bütünü gibi son derece gerçekçi. Kapı çalınır. Erkek çocuk kapıyı açar. “Anne babam gelmiş” diyerek annesine seslenir. Kadın hiçbir şey olmamış, normal bir akşammış gibi hiç konuşmadan, en ufak olumsuz tepki vermeden. Halil’i eve alır odayı açar, yatağı hazırlar ve sanki her zamanki bir işgününden evine dönüyormuşçasına sorusunu sorar: Aç mısın? Geçmişin üzerine örtü serilmiş ve her şeyin üzeri kapatılmıştır.

Bıçaklandığı için hastanede yatan Sabiha ise hastaneden çıktıktan sonra her şeyi unutmaya, göz ardı etmeye ve tekrar Halil ile birlikte olmaya karar verir. Ne de olsa birbirlerini seviyorlardır, gerçekten önemli olan da budur. Evde yemek hazırlığı yapılır ve Halil’in babasıyla birlikte işlettiği manav dükkanına doğru yola çıkılır. Dükkanın karşısına gelindiğinde ise bambaşka bir gerçekle yüzleşilir. Halil’in eşi dükkana gelmiş, çocuğun teki kucaklanmış, mutlu bir aile tablosu gözükmektedir. Dükkanın oldukça uzağında olan Sabiha’yı tek fark eden kişi ise Halil’in babasıdır. Sahne son derece etkilidir. Kucağında torunu mutlu aile tablosunu bozmamasını isteyen gözlerle Sabiha’ya bakılır. Sabiha yaşlı gözlerle sevgiliye bakarken, arka fonda Şükran Ay’ın seslendirdiği unutulmaz şarkı belirir: “Gözyaşların boşuna, düşmem artık peşine, yansın yüreğin yansın şimdide bende sıra / kalbimi kıra kıra, bıraktın bir hatıra, yalanını yalancı, dudaklarında ara…”. Son bir bakışın ardından yaşlı gözlerle İstanbul sokaklarında kalabalığın arasında kendi gerçekliğine yürüyen kadın, ekran başındakileri de hüznüne ortak ederek perdeyi kapatır…

Yaşlı gözlerle, dönüp son bir kez sevgiliye bakma. Her şeyin son bulduğu nokta… Türkan Şoray’ın sadece yüzler ve gözlerle duyguları yansıtma yeteneği o kadar kuvvetli ki…

Vesikalı Yarim, Türk sinemasında müzik unsurunu en etkili kullanan filmlerden biri. Bu noktada müzik kullanımını abarttığı konusunda eleştirilebilir de. Bu eleştiri de haklılık payı olsa da müzikler çok doğru kullanıldığı için, filmdeki duyguların şiddetini ve seyirciye aktarımını güçlendiriyor. Şükran Ay’ın filme damgasını vuran “Kalbimi Kıra Kıra Şarkısı” ise filmle özdeşleşiyor ve özellikle son sahnedeki Türkan Şoray’ın yaşadığı hüznü çok daha belirginleştiriyor…

Filmde ilişkilerdeki duygu karmaşasına yönelik son derece çarpıcı sahneler var. Sabiha’nın ayrılık mektubunu okuduktan sonra buruşturup yere atan Halil’in sonra mektubu tekrar alıp, katlayarak cebine koyması, ayrılık mektubu da olsa ona ait bir şeyin kendinde olmasına yönelik duyguyu etkili şekilde anlatıyor. Halil’in Sabiha ile yaşadığı süreçte zaman zaman ailesine yönelik düşüncelere dalması ve Sabiha tarafından bu dalgınlığın fark edilmesi, Sabiha’nın Halil’e evli olup olmadığını soramaması sürecinde yaşadığı duygusal gerilim gerçekçi bir şekilde yansıtılmış. Halil’in yaşananlar sonrasında ailesine geri dönmesi de, süreç dikkate alındığında doğru işlenmiş… Filmin senaryosunu yazan Safa Önal’ın başarılı işçiliği, abartı ve ajitasyona kaçmadan duyguları aktarabilmesinin de filmin başarısında çok önemli rolü var….

Türkan Şoray daha ilk okunduğunda senaryonun üzerindeki çarpıcı etkisini şu sözlerle ifade edecektir:

Orhan Veli’nin şiirini hatırlar mısınız?

Alnımdaki bıçak yarası

Senin yüzünden

Tabakam senin yadigarın;

“İki elin kanda olsa gel diyor”

Telgrafın;

Nasıl unuturum seni ben,

Vesikalı yarim?

Adını şiirden almış, Sait Faik’in de Menekşeli Vadi öyküsünden esinlenerek yazılmıştır. Bizim Levent’teki evde senaryo okundu. Safa Bey okumasını bitirdi; haykırarak, ağlayarak koştum banyoya yüzümü yıkıyorum. Nasıl ağlıyorum, bir bilseniz!“(3)

İlk ayrılıkları sürecinde Halil’in söylediği “en zoru buymuş” sözleri yaşanan duyguyu bütün açıklığıyla ifade ediyor… Tutkulu bir aşkta yaşanan ayrılık acısı hayatta en zor başa çıkılabilecek durumlardan birisi: yakıcı, sarsıcı, yok edici… Vesikalı Yarim‘in en başarılı olduğu noktalardan birisi ayrılamama ama aynı zamanda kavuşamama halini bütün acısıyla, çaresizliğiyle yansıtabilmesi. Ne birlikte olunabiliyor ne de ayrı. Varlık da yokluk da yakıyor. Çözümü olmayan, insanın elini kolunu bağlayan, çaresiz bırakan bir durum… Ve film ayrılıkla noktalanırken, yaşanan çaresizlik duygusunu insanın en derinlerine kazıyor…

Bu kadar tutkulu bir ilişkinin ardından Sabiha’nın, hala tutkuyla sevdiği Halil’in bulunduğu şehirde ona her an ulaşması ve dokunması mümkünken, dolaylı da olsa onu görmeden yaşamını sürdürmesi mümkün müdür? Sorunun cevabını okuyucuya bırakarak analizimizi bitirelim…

Kaynakça:

  • (1)Safa Önal, Ne Kadar Gamlı Bu Akşam Vakti, Söyleşi Yasemin Arpa, Tür:kiye İş Bankası Kültür Yayınları, Mart 2009, s.260
  • (2)Safa Önal, Ne Kadar Gamlı Bu Akşam Vakti, s.254 – s.258
  • (3)Feridun Andaç; Türkan Şoray İle Yüz Yüze, Dharma Yayınları, 2010, s. 145