sinema yazarı murat erşahinmünferit

Sinema yazarı Murat Erşahin bu hafta gösterime giren filmleri değerlendiriyor. 9 filmin birden vizyona çıkacacağı bu hafta belki de gizliden gizliye bir rekor kırılıyor.

MÜNFERİT
Sevimli bir sahil kasabasında tecavüz olayları meydana gelir. Tecavüz edilen kadınlardan birinin sorgusu, meydana gelen ölümlü bir araba kazasıyla ilişkilendirilir. Gerçekler yavaş yavaş ortaya çıksa da, saklanması gereken sırların varlığı kendini gösterir. Dersu Yavuz Altun’un yönettiği kara film denemesinde başrolleri Ali Erkazan ve İdil Fırat paylaşıyorlar. Sinemamızda örneğine fazla rastlamadığımız tür filmi, ilgiyi hak ediyor.

BURADA OLAN BURADA KALIR
Erkek arkadaşından ayrılmış genç kadın ve işinden kovulmuş genç adam, gönüllerince eğlenmek ve sıkıntılarını unutmak için gittikleri Las Vegas’ta sarhoş olup kendilerini kaybettikleri gecenin sabahında evlenmiş olduklarını fark ederler. Bu evliliği bitirmeyi düşünürlerken ortaya çıkan gelişmeler her şeyi farklı kılacaktır. Başrollerini Cameron Diaz ve Ashton Kutcher’in paylaştıkları romantik komedide, iki yıldıza Queen Latifah ve Dennis Farina eşlik ediyor. Diaz ve Kutcher’in kimyası ve uyumunun merak edildiği filmin başarısı da tamamen bu noktaya bağlı…

96 SAAT
Fransızların harika çocuğu Luc Besson’un yapımcı ve senaryo yazarı olarak imza attığı aksiyonun yönetmeni, The Transporter, War ve Danny the Dog gibi popüler aksiyonlarda görüntü yönetmeni olarak yer almış Pierre Morel. Büyük ölçüde Paris’te geçen hareketli maceranın başrolünde usta aktör Liam Neeson’ı izleyeceğiz. Eski bir Ajan, hayatına anlam katan tek şey olan kızını, boşandığı eşinin izniyle görebilmektedir. Kızı, arkadaşıyla birlikte Paris’te kadın ticareti yapan bir çete tarafından kaçırılınca, kahramanımız kendini Paris’te bulur. Üstelik kızına ulaşması için önünde sadece 96 saati vardır. Türün klasik kalıplarına uyan ama yeni eklemeler yapamayan film, Paris manzaraları ve Liam Neeson’ın performansı için izlenebilir.

ŞÖHRET

Salsa müziğin babası sayılan efsanevi Porto Riko’lu şarkıcı Héctor Lavoe’nin ve her an onun yanında olan eşi Puchi’nin öyküsü… ‘Şarkıcıların Şarkıcısı / El Cantante’ olarak anılan Lavoe, 1993 yılında henüz 46 yaşındayken hayata veda etmiş bir halk kahramanı. Adını ünlü şarkıcının lakabından ve aynı adlı ünlü şarkısından alan filmde başrolleri, aslen Porto Rikolu olan karı koca Marc Anthony ve Jennifer Lopez paylaşıyorlar. Lopez’in aynı zamanda yapımcılığı üstlendiği film, 60’lı yıllardan günümüze ABD’nin ve dünyanın sosyo-politik ve kültürel hareketliliğini Lavoe’nin şarkıları eşliğinde yansıtıyor. Anthony ve Lopez’in gerçekten muhteşem oyunlarıyla değer kazanan film, birbirinden güzel şarkılarla birlikte Salsa müziğini –belki de yeniden- keşfetmek için iyi bir fırsat. Oldukça duygusal olan biyografik dram, farklı incelikler ve duyarlılıklar içeriyor.

YASAK KRALLIK
Uzak Doğu dövüş sanatlarının iki ustası Jet Li ve Jackie Chan’ı bir araya getiren fantastik aksiyon, Jackie Chan’ın çizgisine daha yakın duran esprili bir avantür. Yediden yetmişe her izleyiciye seslenen sürükleyici macera, klasik Çin edebiyatı, dövüş sanatları efsaneleri ve ünlü kungfu filmlerinden alınmış referanslarla süslü. Çekimleri Çin’de yapılan ve 800 civarında görsel efekt sahnesi içeren filmin dövüş koreografileri, “Matrix” serisi ile “Kaplan ve Ejderha”yı imzalayan Yuen Wo Ping tarafından hazırlanmış. Rob Minkoff’un yönettiği batı kalemiyle beyazperdeye aktarılmış doğu kültürü filmi, başarılı olmuş, özenli ve son derece görsel bir seyirlik.

TEHLİKELİ OYUN
1977 tarihli “Özel Bir Gün / Una Giornata Particolare” adlı ünlü filminde faşizmin röntgenini çeken usta İtalyan sinemacı Ettore Scola, Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan bir röportajında manşete taşınan şu cümleyi söylemişti: “Her insan günde bir dakika olsun faşisttir…”. Dünya prömiyerini bağımsız sinemanın kalbi Sundance’ta yapan Alman filmi “Tehlikeli Oyun” faşizmin gündelik hayatın her köşesinde bulunduğunu, donmuş bir halde olsa bile, hayatın damarlarına karışmak için küçücük bir kıvılcım beklediğini ve içerdiği büyük tehlikeleri, bir oyun, bir okul deneyi eşliğinde öykülüyor. Alman yönetmen Dennis Gansel’in yönettiği şok edici dram, 1967 yılında ABD’de yaşanan bir okul deneyinden esinlenen bir roman uyarlaması ve günümüz Almanya’sında geçiyor. Sürekli Nazizm ve Üçüncü Reich’tan konuşulan günümüzün aydın, özgür ve demokratik Almanya’sında. Film, aynı tuzağa yeniden kolayca düşülebileceğini, gençliğin ve ülkenin kökeninde yatan geleneğin faşizme meyilli olduğunu gerçekçi bir sinema diliyle anlatıyor. Lise öğretmeni, totaliter bir devletin nasıl işlediğini anlatmak için öğrencilerine bir deney öneriyor. Birkaç gün içinde zararsız gözüken deney, ‘dalga’ adlı gerçek bir faşizan harekete dönüşüyor. Önce ‘dalga’nın logosu hazırlanıyor, ardından üniformalar belirleniyor ve internette bir sayfa yapılıyor. Ardından dışlanma, tehditler, zorbalık, baskı başlıyor ve okulda yaşanan fikir ayrılıkları, şiddete dönüşüyor. Öğretmen deneyi bitirmek istiyor ama görüyor ki, iş işten geçmiş. Deneyimli aktör Jürgen Vogel’e, genç isimlerin eşlik ettiği sarsıcı dramda, oyuncular, unutulmaz kompozisyonlar çiziyorlar. 27. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nin ‘Uluslararası Yarışma’ bölümünde ‘Altın Lale’ için yarışan düşündürücü dram, ‘Jüri Özel Ödülü’nü kazanarak büyük ses getirdi. Günümüz dünyasında totaliter rejimlerin ve faşizmin yok edici tehlikesini görmek anlamında gerçek bir ders, hakiki bir deney ve dostça bir uyarı niteliği de taşıyor.

KARAMEL
27. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nin açılış filmi olan “Karamel”, bu yıl Lübnan’ın ‘En İyi Yabancı Film’ dalında Oscar adayıydı. 34 yaşındaki Lübnanlı Nadine Labaki’nin yönetip başrolü üstlendiği romantik dram, farklı jenerasyonlardan, dinlerden ve sınıflardan Lübnanlı kadınların öykülerini, dayanışma, aşk, dostluk, mizah ve acılı bir coğrafya eşliğinde perdeye aktarıyor. Filme adını veren Karamel, şeker, limon suyu ve su karışımından elde edilen bir tür macundan, yani bildiğimiz ağda’dan geliyor. Bombalar arasında sevgi ve aşkı yaşayan Beyrut’a bir saygı duruşunda bulunan film, yönetmenin ilk uzun metrajı. Bir güzellik salonunda düzenli olarak buluşan beş kadının dostluğu ve pencerenin dışında hüznüyle, neşesiyle, acısıyla akıp giden hayat… Mutlaka izleyin.

KIRMIZI BALONUN YOLCULUĞU
Tayvanlı usta Hou Hsiao-Hsien’in, ilk defa ülkesi dışında, Paris’te ve Fransızca çektiği 18. filmi, Albert Lamorisse’nin Oscar’lı ve ‘Altın Palmiye’li 1956 yapımı kısa metraj şaheseri “Kırmızı Balon”dan esinlenmiş. Orijinal öykünün genişletilmiş şekli, bir röntgen filmi gerçekliğinde. Küçük bir çocuğun, annesinin, Çinli bakıcı kızın, piyano akortçusunun, komşuların ve bütün Paris’in öyküsünü, kırmızı bir balonun tanıklığında izliyoruz. Her şey olduğu gibi. Hayatın bu denli içinde olabilmek… Benim sinemada izlediğim ilk film olan Kırmızı Balon adlı kısa filmden, o devrimden yola çıkmış yapım, son derece duyarlı, gerçekçi, kalbe seslenen unutulmaz bir yedinci sanat ürünü.

ALEKSANDRA
Çağdaş Rus ve dünya sinemasının en önemli isimlerinden Alexander Sokurov filmi “Aleksandra”, geçtiğimiz yıl Cannes’de Altın Palmiye için yarışan bir başyapıt. 27. İstanbul Film Festivali’nin kendisine verdiği onur ödülünü almak için İstanbul’a gelen ve festivalde yer alan filminin gösterimine de katılan Sokurov, yine son derece insancıl ve duyarlı bir işe imza atmış. Yıllardır görmediği torununu ziyaret etmek için Çeçenistan’daki Rus kışlasına giden yaşlı bir kadın. Sovyetlerden miras yönetmen, minimal ve monokrom bir bakışla, yıkım içinde yaşanan umutsuz bir barış dileğini taşımış perdeye. Bir daha bir araya gelmesi zor iki yaşlının tren garındaki çarçabuk ve buruk elvedası yaşadığımız günler. Mutlaka izlenmesi gereken çarpıcı bir ‘yüksek sinema’ örneği.

Share This Post