Sinema ve müzik

Almanya’nın kanlı tarihini hemen herkes bilir. Germen İmparatorluğu dönemini olmasa bile I. ve bilhassa II. Dünya Savaşlarında yaşananları bir yerden duymuştur. Hiç olmazsa Adolf Hitler’i herken tanır. Hitler yakın tarihin en korkunç lideridir. Çünkü o Nazi Almanya’sını Avrupa’nın göbeğinde inşa etmiştir. Bu yüzden de her ne yapmış olursa olsun, kendisinden daha kanlı, daha acımasız liderler olmasına karşın Hitler hep “en kötü” olacaktır.

im-labyrinth-des-schweigens-03Fakat Hitler’in saldırıları yalnızca kanlı olmamıştır. Katlettiği milyonların yanı sıra yok ettiği bir yer de vardır: Almanya. Hitler’in gidişiyle olduğu kadar gelişiyle de yara almıştır Almanya ve Almanlar. Almanları nefret edilen bir ırk yapmasının yanı sıra onların kültür ve sanattaki ilerleyişini de durdurmayı başarmıştır. Hitler’in gelmesi ve izlediği politikalar sebebiyle birçok sanatçı, birçok oyuncu, birçok müzisyen ülkeyi terk etmek zorunda kalmıştır. Zira birçok isim kültürün, sanatın, tarihin ve sinemanın ne amaçlarla kullanıldığını erkenden fark etmiş ve bu tuzağa düşmemek için kaçmıştır. Özellikle de sinema bu süreçten fazlasıyla etkilenmiştir. Diğer sanat dallarının aksine oldukça yeni kabul edilen sinema sektöründeki Almanya – Amerika (Hollywood) savaşı sürerken ve Amerikan Rüyası’nın sunduğu şaşaalı hayatlar ve şöhret insanların gözünü kamaştırırken Hitler’in sinemaya el koyması, Alman sinemasının sona yaklaşmasına sebep olmuştur. Hitler’in sinemayı burjuvazinin elinden alıp proletaryaya propagandalarla doldurarak vermesi, Alman halkının beynini yıkayan süreci daha da hızlandırmıştır. I. Dünya Savaşı sonrası sanatın ve sanatçının lüks haline geldiği Almanya’da Hitler’in sinemayı, yani sanatı köylüyle ve işçiyle öyle ya da böyle buluşturması, bir yandan da Volkswagen yani “halkın aracı” niteliğine sahip markayla herkese bir araba vadetmesi, Alman halkını oldukça etkilemiştir. İşçi Partisi sıfatıyla temsil ettiği kesimin ülke nüfusunun büyük çoğunluğunu oluşturması sanatçı, düşünür, oyuncu, müzisyen ve yazarları ülkeyi terk etmeye zorlamıştır. Zira karşılarındaki gücün kendilerinden oldukça farklı düşündüğünü ve günü geldiğinde kendilerini kucaklamak yerine sürgüne göndereceğini fark etmişlerdir. Bununla birlikte de başta sinemacılar olmak üzere birçok sanatsever soluğu başka ülkelerde almıştır. Amerikan sineması ise en büyük rakibinin düştüğü bu halden istifade etmenin yanı sıra, Alman sinemasının önemli isimlerini “korumaya alarak” kendi topraklarında özgür kılmıştır. Diğer sanatların aksine köklü bir geçmişi olmayan sinema da ustaları olmayan çırakların ve Hitler’in eline düşmüş, Alman sinemasının ilerleyişi kesin olarak durmuştur.

0000089326

II. Dünya Savaşına rağmen ekonomide olduğu gibi sanatta da Almanya eskisinden daha da güçlü olarak eski konumuna geliyor. Son olarak “Yalan Labirenti” (Im Labyrinth des Sweigens) filmi, Alman sinemasının bugünkü konumunu gözler önüne seriyor.

“Yalan Labirenti” özünde II. Dünya Savaşı sonrası gizlenmeye devam eden Auschwitz gerçeğini gün yüzüne çıkaran bir hukuk mücadelesini anlatıyor. Genç ve hırslı bir savcının Auschwitz ile tanışması ve bu gerçek karşısında takındığı tavrı işliyor. Filmi Alman sinema tarihinin önemli parçalarından biri haline getiren ise konusu değil, anlatımı. İyi bir Hollywood filminin izleyiciye sunduğu bütün yan parçaları “Yalan Labirenti”nde görmek mümkün. Aşk, tesadüf, karakter gelişimi, kahraman, hırs… Bir Hollywood filmi izleyiciye neler vadediyorsa, hikayesini nasıl izlenebilir kılıyor ve izleyiciyi konudan fazla uzaklaştırmadan dillendirmeyi başarıyorsa, yönetmen Giulio Ricciarelli de aynı performansı sergilemeyi başarıyor. Fakat bununla kalmayan film, Hollywood sinemasının takındığı ukalalıktan kendini sakınarak daha sağlam bir izlenim yaratıyor.

Filmde kullanılan her detay referans ve göndermelere sahip. Bunlardan belki de en belirgini Amerika ve Almanya arasındaki ilişki. Bugüne dek Amerika Almanya’ya ne kadar eleştirel, ne kadar küçümser yaklaşmışsa Almanya da o kadar anlayışlı yaklaşıyor Amerika’ya. Birçok filmde Almanlar kötü olarak nitelendirilmiş ve eleştirilere maruz kalmıştır. Ancak “Yalan Labirenti”nde Almanlar kendilerine yapılan haksızlığı göz ardı edip, gerçeklere odaklanmayı başararak Hollywood’dan farklı bir yerde konumlanmayı başarıyor. Batı Almanya’nın Amerikan kültüründen nasıl etkilendiğini itiraf ediyor, ancak bütünüyle kabullenmediğinin de altını çiziyor. Anarşizmin caz müziği ve ev partileri olduğu döneme rağmen Alman disiplini ve ahlakının devamlılığını gözler önüne seriyor. Bu nokta Amerikan Rüyası’na (Johann’ın “kahraman” olarak lanse edilmesi, Marlene’nin kendi dükkanını açması) eklediği Alman ahlakının yanı sıra Johann’ın Amerikalı komutanla olan diyolagları da etki sahibi. Almanların bir taraftan Amerika’nın desteğini kabullenişi, diğer taraftan da onların düşünsel yapısını sorgulayışı bu iki yaklaşım arasındaki farkın açık bir göstergesi.

MV5BMjMyNjc5NTgwOF5BMl5BanBnXkFtZTgwNDY3OTA4NjE@._V1_SX640_SY720_Filmin Auschwitz’e yaklaşımı ise oldukça cesur. 20 yıllık sessizliğin (ki bu anlamda The Look Of Silence filmini aklıma getirdiğini söylemem gerekli) itirafı niteliğindeki diyaloglarla yaptıkları yanlışın farkında olduklarını belli ediyorlar. Kendi hatalarını kabul etmelerine rağmen yine de dokümanları ellerinde tutan Amerikalıları ve satır arasında da Auschwitz’in kurtarıcısı olan Rusları eleştirmekten geri kalmıyorlar. Bütün bu gerçekliğin yanında Auschwitz’e dair en çarpıcı kısım ise, Auschwitz’in bugünkü anlamının filmde açıklanması.

Auschwitz bir toplama kampı olmanın çok ötesinde; bir insanlık suçu. Suçlunun da katilin de belli olmadığı bir yer bu kamp. Bir tarafta “emir erleri” (ki Nüremberg’teki duruşmada yalnızca “emri verenler” suçlanmıştır), bir tarafta keyfi eylemler, bir tarafta da tanıklar. Dr. Josef Mengele örneğinde de olduğu üzere tanıklık üzerine kafa yorduran film, duvarlar arkasında yapılan deneylerin yalnızca denekler ve deneyi yapanlar tarafından tanıklık edilebileceğini söyleyerek Giorgio Agamben’in tanıklık üzerine sözlerini de hatırlatmaktan geri kalmıyor (Saul Fia filmine dair yazıda bahsetmiştim, yazı için tıklayın). Binlerce kişinin tanık olduğu ancak sustuğu Auschwitz’i bugünden yorumlayarak, durumun bugün nasıl okunması gerektiğini de hatırlatıyor.

w964“Yalan Labirenti” Alman sinemasının en önemli filmlerinden biri. Hitler’in gelişiyle durulan sektörün özünü kaybetmeden, kendini bugüne uyarlamayı ihmal de etmeyerek nasıl geliştiğini gözler önüne seriyor. Kusurlarına rağmen benim nazarımda sinema tarihinin en önemli yapımları arasında yerini aldı. Günü geldiğinde Alman sinemasının birçok sinemayı yeniden geride bırakmasındaki etkenler arasında hatırlanacaktır.

Not: Alman yapımı olmasına karşın yönetmenliğini İtalyan Giulio Ricciarellinin yaptığı “Yalan Labirenti” filminin İtalyanca afişlerinde “Labirent” (Labyrinth) kelimesinin yerine “la Conspiracion” kullanılıyor. “Conspiracion” kelimesinin “conspiracy”nin (Komplo) kökeni olduğunu hatırlatarak, bu sözcük oyununa özellikle dikkat çekmek isterim.

 

 

HENÜZ YORUM YOK