
Sinemasız kalmayın çünkü sinema hayatı "eşsiz" kılar.
Arkadaşlarla toplanmış oturuyorduk. Ahmet Abi bana Frost/Nixon filmini seyredip seyretmediğimi sordu. Seyrettiğimi, ama Nixon’ı neredeyse temize çıkartan anlatımını sevmediğimi söyledim. Kabaca şöyle dedi: “Nixon’ın kusurlarıyla sadece bir insan olduğu seni neden rahatsız ediyor ki? Nefret ettiğin herkes insan zaten.” Haklıydı elbet, ben sadece bu bakış açısıyla kime bedel ödetebileceğimizi bilmiyordum.
İslamiyete göre cehennemde sonsuza kadar kalanlar sadece Allah’ı inkar edenler. Diğer herkes, eninde sonunda Cennet’e gidiyorlar. Herkes, ama herkes… Elbette kul hakkı denen bir şey var, bunun bedelini ödemeden Cennet’e gidemiyorlar, ama düşünün bir; aklınıza gelebilecek en cani insanlar Allah’ı inkar etmiyor ve şirk koşmuyorlarsa Cennet’e gidecekler. Allah’ın sonsuz adaleti ve bağışlayıcılığı… Peki, bizimki nerede?
Boy A, parçalı anlatımıyla zaten insanın zihnini parçalayan bir meseleyi usatalıkla kurcalıyor. Hakkında hiçbir şey bilmediğimiz, ama geçmişte çok kötü bir suç işlediğini anladığımız bir çocuk, kendine Jack ismini seçerek toplumsal hayata dönüyor. Ona göz kulak olan görevli Terry, bir baba şevkatiyle ona yardımcı olmaya çalışıyor. Jack’in tedirgin, çekimser tavırlarına rağmen hayat onu içine alıp sürüklüyor; arkadaş ediniyor, kız arkadaşı oluyor, hatta bir araba kazasında yaralanan küçük bir kızı kurtararak yerel bir kahraman haline bile geliyor. Onun mimiklerine yansıyan temizliğine kapılıyoruz ve parça parça flashbacklerle gösterilen çocukluğunda, zembereğinden nasıl boşaldığını, ne tür bir suç işlediğini, arkadaşı Philip’in şüpheli intiharının nedenlerini merak ediyoruz.
Filmin anlatım kurgusu o kadar iyi ki, kahramanının hayatını hem ikiye ayırıyoruz hem de yaşamsal çizginin kesintisizliği üzerinde tutuyoruz. Tıpkı Terry gibi düşünüp Jack’i yeni bir insan olarak kabul ediyoruz. Meçhul suçu işleyen o kötü çocuk ölmüş, üzerine toprak atılmış. Bu durum biz seyircileri Jack’in arkadaşları ya da sevgilisiyle aynı konuma sokuyor. Biz sevecen, utangaç ve çekingen Jack’i tanıyoruz, ona hemen sempati duyuyoruz. Böylece film bizi sınıyor; gerçekler açığa çıktığı zaman Jack hakkında ne düşüneceğiz? Onu affedebilecek miyiz? İkinci bir şansı hak ettiğini düşünebilecek miyiz?
Bu sınamanın nesnel olduğunu söylemek güç. Film bariz bir biçimde bizi Jack’in kefesine koyuyor. Meçhul suç ne olursa olsun, çok kötü bir şey olduğu belli, ama bunu çocukken işlediği de belli. Bugünkü Jack’te de, geçmişteki çocukta da aynı saflığın köklerini görebiliyoruz. Biz Jack’i sevmeye filmin başından hazırız.
İngiliz yönetmen John Crowley ve senarist Mark O’Rowe bu roman uyarlamasında, tıpkı daha önceki ortaklıkları Intermission filminde olduğu gibi, oldukça başarılı bir iş çıkarmışlar. Yönetmenin, kamera hareketlerine dayanmayan, sade ve özenli kadrajlarda kimi zaman vurguyu odak kaydırmalarıyla vermeyi tercih eden anlatımını çok beğendim. Görüntü yönetimi çok çarpıcı değil belki, ama farklı renk tonları ve ışık miktarı içeren sahnelerde film boyunca aynı kontrastı tutturmasıyla yönetmenin anlatımına iyi eşlik ediyor.
Oyuncuların duru performansları filmin gücünü pekiştiriyor, ama başroldeki Andrew Garfield‘a özellikle değinmek gerek, çünkü fiziğinin de verdiği sıcaklıkla karakterinin sıradışı mimiklerini inandırıcı bir hale sokmayı becermiş. Başka bir oyuncunun elinde kolaylıkla kartona dönüşebilecek bir karakteri yaşatmayı başarmış.
Oldukça etkileyici bu dramayı izlemeniz belki kendinizi de affetmenize yarar. Benim gibi kendini affetmek istemeyenlerden olabilirsiniz, ama bu tavrınızı başkaları için de sürdürmekte tereddüt etmenizi, daha çok düşünmenizi sağlayabilir. Kim bilir, sinema bu…
Yorum Yazın