Retromania: “Yeni” bir müzik mümkün mü?

İçinde bulunduğumuz tarih itibariyle 2000’lerin ilk on yılını geride bırakırken, yirminci yüzyıl ve devamını onluk düzende gruplandırma alışkanlığımızın bir sonucu olarak hemen her alanda on yılın muhasebesi uğraşına girişildi. Popüler müzik de bundan ayrı tutulamazdı elbette.

Murat Ocakcan

Azami ölçüde görmezden gelmeye çalıştığım ama her yandan fırladıkları için karşı koyamadığım “top 10-100-1000” listeleri, popüler kültürün son on yılda aldığı yolun özetini çıkarmak isteyenler için iyi bir rehberdi doğrusu. The Strokes, Amy Winehouse, Yeah Yeah Yeahs, Interpol, The White Stripes, Lady Gaga gibi isimler aşağı yukarı her listede zikrediliyordu. İlk bakışta olağan gözüken manzara, üzerinde biraz daha düşünüldüğünde dinleyicinin kafasında sorular uyandıracak nitelikteydi. On yılın en iyi grup ve şarkıcıları geçmiş on yıllarda ortaya çıkan türlerin yeniden canlanış bayrağını taşıyanlar değil miydi? 21. yüzyılın ilk on yılından söz edildiğinde, dönemi tanımlayacak özgün bir müzik türü yok muydu hiç? Listeleri bir kenara bırakalım; Pixies, My Bloody Valentine, Devo, Fleetwood Mac gibi ölüleri yeniden yollara düşüren, stüdyoya sokan nasıl bir beklentiydi ya da neyin beklentisinin karşılığıydı? Aslının birebir -ve bu yüzden berbat- kopyası saygı gruplarına ne demeli peki? Daha vahimi ise, bu on yılda bit pazarına yağan nur öylesine kör edici bir hal almıştı ki, geçmiş kavramı ensemizde biter olmuştu. Bugünü geçmişle yaşarken, henüz geride bıraktığımız dün, yarınki nostalji ihtiyacımızı karşılamak üzere kullanılıyordu. Milenyumun eşiğinden geçerken kendimizi ansızın fütüristik bir dünyada bulmak gibi hülyalarımız olmadı ama on yıl boyunca geçmişi bu kadar düşleyeceğimizi de tahmin etmiyorduk. Dünya bir süredir haybeye mi dönüyordu acaba? Popüler kültür kavramının özündeki “yeni ve şimdi”ye açılan bir yol kalmamıştı belki. Ya da kim bilir, popüler kültür bu yolun açılmasına fırsat vermeyecek kadar yüklü bir geçmiş ‘verisi’ biriktirmişti kendine.

the strokes  Lady-Gaga

The Strokes ve Lady Gaga

Retromania: Pop Kültürünün Kendi Geçmişine Bağımlılığı

Müzik yazarı Simon Reynolds, son kitabı Retromania (Faber & Faber, 2011) ile popüler müziğin yakın geçmiş saplantısı ve orijinaliteden uzaklaşan gidişatına bir anlam verebilme arayışına giriyor. “Müzik kültürümüzün geleceği için en büyük tehlike, onun geçmişi olabilir mi?” sorusuyla başlayan kitap, cevaba ulaşabilmek için popüler müzik tarihinden bulguları, olabildiğince geniş bir tür yelpazesinden titizlikle seçerek ele alıyor. Kitabın genel yapısına baktığımızda, Reynolds’ın “kervan yolda düzülür” anlatım tarzının yardımıyla soruşturmaya biz de katılıyoruz, sonunda ne çıkacağını merakla bekleyerek.

reynolds

Simon Reynolds

Müze, Arşiv ve Ölüm

Ulaşmak istediğiniz nokta neresi olursa olsun, en iyi bildiğiniz şey o anda nerede olduğunuzdur. Reynolds da şimdiki zamanın hal-i pür melaliyle alıyor çıkış noktasını. Zamanın mumyalandığı yerler olan müzelere gidiyor önce. İngiltere’deki British Music Experience ve bu müzenin punk-rock versiyonu Rock’n’Roll Public Library’den Atlantik’in diğer yakasına geçip Rock and Roll Hall of Fame’i geziyor. Camların arkasında enstrümanlar, sahne kıyafetleri, posterler, plak kapakları, dergiler… CBGB kulübünün tuvaleti, David Bowie’nin 1976 yılında yarattığı karakteri Thin White Duke’un kıyafeti,  Buzzcocks’tan Pete Shelly’nin ikiye ayrılmış gitarı, tur tişörtleri ve zamanının kurumuş terini taşıyan daha yüzlerce antika.

thin-white-duke-david-bowie CBGB

Thin White Man (David Bowie) ve CBGB Tuvaleti

Reynolds, kabına sığmayan rock’n’roll müziğinin mezarı olarak adlandırdığı bu yerleri anlatırken Adorno’dan ve onun müze – mozole sözcüklerindeki benzerliğe göndermesinden dem vuruyor. Müzelerin sabık kaynakları saplantılı arşivcilerle konuştuktan sonra kendi geçmişine dair her şeyi toplayıp nostaljik bir çöp eve dönüşen dünya gezegenine, 20. yüzyılın başında İtalyan Fütürist Marinetti’nin söylediklerini hatırlatıyor: “Bu ülkeyi profesörlerin, arkeologların, turist rehberlerinin ve antikacıların kokuşmuş kangreninden kurtarmak istiyoruz. İtalya uzun zamandan beri ikinci el kıyafet satan bir dükkan. Etrafını mezar gibi saran müzelerden kurtarmak istiyoruz onu … Müzeler: mezarlar! … İkisi de birbirlerini tanımayan bir sürü cesedin uğursuzca düzüşmesi açısından tıpatıp aynı.” Nazım Hikmet de ilk şiirlerinde geleceğe duyduğu umutla Marinetti gibi makinalaşmak istiyordu. Şimdiki zaman ise Alman filozof Hermann Lübbe’ye göre “müzeleşmek” istiyor yalnızca. Günümüzde arşivci aklın müzelerden taşıp gündelik ve kültürel yaşamın her alanını yavaşça ele geçirdiğinden bahsediyor Lübbe. Andreas Huyssen (Türkçe’de 1999 yılında Metis Yayınları’ndan çıkan  Alacakaranlık Anıları adlı eseri ile tanıyoruz) 20. yüzyılın ilk yarısındaki “şimdiki gelecek” düşüncesinin yerini -özellikle yetmişli yıllarda artan bir ivmeyle- “şimdiki geçmiş” düşüncesine bıraktığını söylüyor. Ona göre modernizmin ilerlemeye duyduğu iman ve geleceğin dünyasını bugünden yaşama ideali; retro modalar, yeniden canlanışlar, postmodernizmin pastiş tekniği, tarihsel tarzların yeniden düzenlenmesi ve kültürel miras anlayışı üzerine yükselen nostalji endüstrisine yenik düşmesiyle son buldu. Geçmişe ait her şeyin saklanması ve kayıt altına alınmasına Fransız filozof Jacques Derrida, Freud etkileşimli bir düşünceyle yaklaşıyor. Arşivleme dürtüsünün temelinde hastalıklı ve kötü bir şey var Derrida’ya göre. “Aslına geri dönmek için duyulan zorlayıcı, tekrarlayan, nostaljik bir tutku… Mutlak başlangıcın bulunduğu en arkaik yere doğru…” Freud’un ölüm güdüsü kavramı ile ilişkilendirilebilecek bir baskı bu. Ölüm güdüsünün görevi, organik yaşamı cansız bir duruma doğru sürüklemektir. Freud insan davranışının ve bu arada kültürün tekrara meyilli olduğunu söylerken bu dürtüyü zevk ilkesinden daha ilkel ve temel görüyor. Derrida’ya göre arşiv hastalığı bağımlılığa benzeyen, çaresizce çekilen bir açlıktır. “Tutkuyla yanar. Ellerinin arasından kayıp giden arşivi bitmek tükenmek bilmez bir şekilde, dinlenmeksizin arar durur. Arşivin peşinden koşmak, çok fazlasına sahip olsa bile…”

Tekrar yaşamak

Geçmişin kurgulanmış, filtrelenmiş sunumları olan müzik belgesellerinin kuşakları birleştirici etkisinden söz edip ATP Festivali, Blur, Pavement, New York Dolls gibi örnekler nezdinde farsa dönüşen tarihten geçen Reynolds, Ian Forsyth ve Jane Pollard adlı sanatçıların ilk olarak “tribute band (saygı grubu)” fenomeniyle başlattıkları tarihin yeniden üretimi formunu bir adım öteye taşıyarak 1973 yılında David Bowie’nin Ziggy Stardust karakterini sona erdirdiği meşhur konserini 1998 yılında “A Rock’n’Roll Suicide” adıyla bire bir sahneye koyuşlarını anlatıyor. 2003 yılında ikili, The Cramps grubunun 1978 yılında Napa Eyalet Akıl Hastanesi’nde verdiği konseri, bu kez konserin korsan video kaydının (yüzlerce defa kopyalanmış olmanın yol açtığı görüntü bozukluğuyla) tıpkı basımını üreterek File Under Sacred Music adıyla yayınlıyor. Reynolds, bir zamanlar performans sanatının bir uzantısı olarak düşünülen yeniden sahneleme sanatını performansın özündeki burada ve şimdi gerçekleşme özelliğini yitirmesiyle absürd bir hayalet, aslının komik bir taklidi olarak tanımlıyor.

Cramps Napa Eyalet Akıl Hastanesi Konseri’nden bir kare

Anarşiv Bilgi Ağı, YouTube, Mp3, Ipod ve Bloglar

İlerlemenin doğrusal modelinin ideolojik bir icattan ibaret olduğunu savunan görüşe göre ilerleme, bilim ve teknolojiden kültüre hiçbir zaman eşzamanlı ve eşdeğerli bir biçimde uyarlanamaz. Bu saptamanın gerçekliğini günümüz bilgi otobanında büyük bir atılıma ön ayak olan Web 2.0 standardı ve dünyanın kolektif hafızasının merkezi haline gelen YouTube örneklerinde rahatlıkla görebiliyoruz. Özellikle genişbant Internet bağlantısının yaygınlaşmasıyla tüketmeye ömrümüzün yetmeyeceği bir bilgi bombardımanı altında kaldık.

time_youtube
Time dergisinin 2006’da “yılın kişisi” kapağı

Simon Reynolds, bu teknolojinin kültür üzerindeki paradoksal etkilerinden bahsederken yaşamsal tespitler yapıyor. İnsanlık hafızasının kaynaklarının astronomik genişlemesi olarak tanımlıyor durumu. Artık tamamen kendimize sunulmaya hazırız. Birey olarak, ama aynı zamanda uygarlık seviyesinde de, varlığımızın arşivsel izlerinin her çeşidini (anılar, dokümantasyonlar, görsel ve işitsel kayıtlar) bırakmamıza yarayacak daha fazla “yere” sahibiz ve doğal olarak bu yerleri doldurmakla meşgulüz. Ama bütün bu birikimi işleme ve daha iyi bir şekilde kullanma yetimizin arttığına dair hiçbir önemli delil yok ortada. Geçmişin varlığı şimdiki zamanın teknolojisi sayesinde sınırsızca artıyor. Ancak geçmişle şimdinin bu sağlıksız birlikteliği zaman kavramını da hamurlaştırıyor, süngerleştiriyor. Arşiv görüntüsünü durdurabiliyor, ilerletebiliyor, istediğiniz zamana geri sarabiliyorsunuz. Sıkıldıysanız bu görüntüyle ilişkili bir başka arşiv kaydı hemen yanı başınızda sizi bekliyor. Kütüphanelerin karmaşık katalogları arasında dokunarak bilginin peşinden gitmenize gerek yok bundan böyle. Bir CD ya da plak koleksiyonunuz olsa bile istediğiniz albümü rafta aramak yerine Internet’te dinlemek daha kolayınıza geliyor. Sayısallaştırılmış bilginin erişim kolaylığı, bir tür tembellik hissi yaratıyor. CD teknolojisinin şarkıları hızlı geçme-atlama özelliğiyle başlayan nesneyi 1 ve 0 sayılarına indirgeme, mp3 formatıyla beklenen patlamayı gerçekleştirmeyi başarıyor. Bugün için fazla zamanınız yok. Tüketmeniz gereken bir uygarlık sizi bekliyor. Ipod gibi cihazlar sayesinde hemen bir diğer şarkıya atlayabiliyorsunuz. Anılarınıza eşlik eden tüm şarkıları ya da hafızanızın tümünü 40 gb’lik bir Ipod’a yükleyip yanınızda taşıyabilirsiniz.

guy_debord

Guy Debord

Bir de her saniye başı bir albümün mp3 formatında yayınlandığı blog’lar var tabii. Geçmişin dehlizlerinde okuyucusuna ultra ender bir kaydı sunabilmek için yarışan amatör web arkeologları, aslında bir zamanlar Sitüasyonistlerin savaş sonrası kitle medyasının merkezileştirici ve tek yönleştirici yayılımını engellemek için öne sürdükleri çözüme benziyor. Guy Debord, edilgenleştirici ve izole edici kitlesel eğlence araçlarını eleştirirken her bireyi sanat ve günlük yaşam arasındaki engelleri yıkmak için üretim yapmaya çağırıyordu. Amaç kişisel yaratıcılığı geliştirmekten çok, medyanın profesyonelleştirilmiş kültür anlayışına ve yıldızlar hiyerarşisine eşitlikçi bir tarzda karşı çıkmaktı. Sitüasyonislerin karşı çıktığı tekel medyanın, kendi anti-tezi olarak sanatsal yaratıma can veren alt kültürlerin oluşmasını sağlayan isteksiz katkısını yadsımak mümkün olmasa da, bugün mevcut otonom bilgi ağının sadece “daha önce yapılmışı” su yüzüne çıkarma eğilimi olduğunu açıkça görebiliyoruz.

Küratör Olarak Sanatçı

Üzerimizdeki bu kültürel yığınla nasıl başa çıkılacağı sorusu bizi müziğin içinde bulunduğu durumun nedenlerini netleştiren kavramlardan birine götürüyor. Küratörlük. 1991 yılında bir kitap eleştirisi vesilesiyle Artforum dergisinde kavramdan şöyle söz ediliyor: “Küratörlük tartışmasız zamanımızın yeni büyük mesleği: Yeniden değerleme, filtreleme, sindirme ve birbirine bağlama işi. Yeni ürün ve bilgilerle doyuma ulaşan bir çağda küratör -bağlantı kurucu- belki de yeni hikaye anlatıcımız, meta yazarımız.” Brian Eno ise 80’li yılların ortasında, yeniliğin/buluşun sandığımızın aksine sanatsal etkinliğin küçük bir parçasını oluşturduğunu, postmodern zamanların çağdaş sanatçısının “yeniden karıştırarak” (remiksleyerek) “verili kültürel ve stilistik varsayımları sürdürdüğünü, şimdide yer almayan belli düşünceleri yeniden değerlendirmek ve yeniden sunmak suretiyle yeniliğe ulaştığını söylüyordu.

brian-eno jesusmarychain

Brian Eno, Jesus & Mary Chain

Simon Reynolds, bu bakış açısının sanatçıyı yalnız faaliyet gösterdiği sanat dalındaki diğer eserleri izlemeye yönlendirerek ilham kaynaklarının kurumasına da zemin hazırladığını söylüyor. Ayrıca eseri bağlamından kopararak bugüne taşıyan küratörlüğü ya da tüketici-sanatçılığı, yaşam deneyimi üzerine bir yorum olan eseri bizzat deneyimin kendisi haline dönüştürmekle suçluyor. Primal Scream, Spacemen 3 ve Jesus & Mary Chain gruplarının Rock’n’Roll’daki duygunun stilize edilişine karşı besledikleri sevgi nedeniyle yeniden ürettikleri türde, terminolojiyi basmakalıp bir yapıda tekrar etmeleri; Stereolab, Saint Etienne ve Julian Cope‘un pop estetliğini ve plak koleksiyonculuğunu birleştiren müzikleri, Reynolds’ın bu konudaki örneklerinden birkaçını oluştuyor. Klasik ya da unutulmuş albümlerin yeniden yayınlanması sürecinde küratörlük görevinin giderek her şeyi kayıt altına alma, en değersiz olanı bile korumaya çalışma çılgınlığına dönüştüğü noktada Simon Reynolds’ın sesinde bir yorgunluk, bıkkınlık beliriyor. Belki de unutmamız gerek diyor. Belki de unutmak, bireyler için varoluşsal ve duygusal açıdan gerekli olduğu gibi kültür için de gereklidir.

Bir Japonya Örneği

cornelius fantastic_plastic_machine

Cornelius, Fantastic Plastic Machine

Aklımıza takılan ilk soru şu: Küratörlük görevini üstlenecek şimdiki zaman sanatçıları nereden çıkacak? Simon Reynolds Japonya’dan Shibuya-kei olarak bilinen akımı örnek veriyor. Orijinaliteye yapılan vurgunun eksik olduğu ama ayrıntılara karşı takıntılı davranılan, Japonya’nın ekonomik açıdan patlamasının tüketim damarlarını azdırmasıyla 90’lı yıllarda ortaya çıkan Cornelius, Kahimi Karie, Fantastic Plastic Machine gibi grupların oluşturduğu akım, her türden ithal albümü satın almak için HMV, Tower gibi büyük mağazaların yanı sıra zamanını belirli bir türde uzmanlaşmış plak dükkanlarında geçiren yüksek orta sınıf mensubu, özel okulda eğitim almış ve genellikle bilgi teknolojileri, medya, moda, sanat gibi estetik endüstrilerinde çalışan kişilerden oluşuyor. Aşırı tüketimin ertesinde kendilerini ifade eden müziği yapmaya başlıyorlar. Yakınındaki gerçeklikten genellikle habersiz ancak teknolojinin sağladığı imkanlar sayesinde benzeriyle sürekli iletişim halinde bir evrende yaşıyor bu küratör – sanatçılar. Reynolds, bu grupların kendilerine örnek aldıkları geçmişi taklit ederken mükemmeliyete ulaşma çabaları karşısında, Edebiyat eleştirmeni Harold Bloom’un  “Etkilenme Endişesi” olarak adlandırdığı “etkilenileni geçmek için ona karşı koyma” düşüncesinin bir anlamının kalmadığını belirtiyor.

Geçmiş Kehanetleri / Gelecek Anıları

Kitabın devamında Simon Reynolds, zamanda yolculuk yaparak geçmiş, bugün ve gelecek arasında mekik dokuyor. Şimdiki zamanın etkilendiği dönemlere geri dönüp bu kez o dönemin etkileşim kaynaklarını araştırıyor ve sonra yeniden bugüne dönüp şu anda geleceğe nasıl baktığımızı Sampling (Örnekleme), Hauntology (Eski Tv programları başta olmak üzere geçmişte kaydedilmiş türlü sesleri primitif elektronik cihazlar kullanarak birleştiren, karıştıran bir müzik türü) ve Mash-up (İki şarkıyı birbirine karıştırarak tek bir şarkı yapma) ekseninde inceliyor. Sonra yeniden geri dönüyoruz ve 60’larda aya ayak basan insanoğlunun gelecekle ilgili büyük düşlerinin yavaş yavaş yok olduğuna şahit oluyoruz.

Sonuç

Bilgi ağında dolaşan içeriğin hiç değişmediği ama  bilgi dağıtımının sürekli yeni bir gelişmeyle karşımıza çıktığı günümüzde McLuhan’ın aracın mesaja dönüştüğü savının gerçekliğini tüm çıplaklığıyla görüyoruz. Bu durumun altyapı olarak ekonomiyle sıcak temasından söz etmemek olmazdı. Reynolds, Batı ekonomilerinin zenginliğinin postmodern çağda pamuk ya da demirden kazanılan paradan değil, paranın bizzat kendisinin kazandırdığı paradan (meta-para) geldiğini söylüyor.

Tespitlerini çoklukla yerinde bulduğum, ancak bazı kısımlarda verilen müzikal bilgilerin fazla ayrıntılı ve yorucu olduğunu düşündüğüm kitapta Reynolds, Batı’nın söyleyecek sözü kalmadığı, ilerleme güdüsünün durduğu noktada yeniliğin daha az kullanılmış ve daha az yorgun düşmüş bir yerden (Doğu, Güney Yarımküre) gelebileceğini öngörürken kalbimizi de kırıyor işin açıkçası. Reynolds’ın ortaya koyduğu bulgularla ulaştığı çıkarımları Batı-olmayan ülkelere de uygulayabiliriz pekala. Batı kadar kullanılmış ve yorgun olmasa da, Batı tarafından kullanılmış ve yorgun düşmüş kültürlerde de aynı semptomların yaşandığı düşüncesindeyim. Ama kitabın sonuna doğru bir anda tüm bu anlatılanların Batı’ya ait olduğunu duyunca saflığıma hayıflanıyorum. Yine de kim bilir, Batı olmayan topraklarda çoktan beridir Reynolds’ın beklediği o yenilikçi müzik yapılıyordur. Yazık ki içinde yalnızca Batı’nın yer aldığı bir müzik kültürü bunu hiçbir zaman bilemeyecek.

RetromaniaYazar: Simon ReynoldsİngilizceFaber & Faber, 2011, 458 sayfa

İlk yayınlanış tarihi 08.08.2011.