Düzenli olarak takip ettiğim bir gazete olmadığını temcit pilavı gibi tekrar edip duruyorum. Benim değil, onların ayıbı. Düzenli takip edilecek bir gazete yaptılar da biz mi düzenli okumadık? Yine de haftasonları elimden geldiğince çok gazeteyi taramaya çalışıyorum. Kızıp öfkelenmekten başka bir işe yaramıyor ya neyse, yazı konusu çıkıyor işte. Beni eğlendiren ise gazetelerin ve kalemşörlerin safını belli etmek için aynı olaya getirdikleri farklı yaklaşımlar ya da aynı olaydan çıkardıkları farklı sonuçlar. Türkiye’deki herhangi bir olay/haber hakkında sağlıklı bir fikir sahibi olmak istiyorsanız, tek yapmanız gereken o olayı/haberi yalnızca bir tek gazeteden okumamak. Karşıt ya da farklı görüşlü birkaç gazetenin sübjektif yorumlarından süzerek edineceğiniz fikir, inanın, tamamen objektif biçimde yapılmış bir haberden edineceğinizden daha sağlıklı, objektif ve doyurucu oluyor. Bakın, yine lafa daldık, yazının sadedini ihmal ettik. Efendim, bu hafta sinirlerimi yerinden oynatan gazete Yeni Şafak oldu. Hem de bir sinema yazısıydı söz konusu olan…

Yazının girişinde bilerek isim vermedim. Çünkü bazılarınızda bir beklenti oluşsun istedim. Bu beklenti sizi yazının devamının bulunduğu bu sayfaya getirecekti hesabım tutarsa…

Ama üzgünüm, “Tamamdır, sonunda bu adam Ali Murat Güven‘e çakacak”  diye ellerini oğuşturanları hayalkırıklığına uğratacağım. Evet, mevzu bahis olan Yeni Şafak ve bir sinema yazısı, ama hedefimizde Ali Murat Güven yok. Çünkü anladık ki Yeni Şafak’taki bütün sinema yazılarını ne yazık ki o yazmıyor. Ya da ne yazık ki, sinemayla ilgili bir yazıda editörlük ya da ağabeylik yapması için kendisine danışılmıyor.  Ne yazık ki diyorum, bunun nedeni Yeni Şafak’ta yalnızca Ali Murat Güven‘in yazmasını istediğim için değil. Sanıyorum o da genç ve işini düzgün yapan sinema yazarlarının olmasını ister gazetesinde. Neticede Atilla Dorsay‘ın gazetesinde üç SİYAD üyesi sinema yazarı daha var. Bunlar Dorsay‘ın ne değerini düşürüyor, ne de işini azaltıyor. Kazanan da sinema ve daha çok sinema okuma fırsatı bulan okur oluyor.

Peki o zaman niye, “ne yazık ki”…

Görüşlerine ister katılın, ister katılmayın, onu ister sevin, hatta isterseniz nefret edin,  Ali Murat Güven‘e hakkını vermelisiniz. Çünkü bir yazar, bir gazeteci olarak işini yıllardır hakkıyla yapıyor. Dikkat edin, sinema yazarı olarak demiyorum, gazeteci/yazar olarak diyorum. Çünkü sinema yazarlığından önce yazarlığın ve gazeteciliğin hakkının verilmesi gerekir diye düşünüyorum.

Yani… Ulusal bir gazetede isminizle, resminizle yazıyorsanız, konunuz ister sinema, ister müzik, ister siyaset, isterse sanayi tipi tüpler olsun, ilk sorumluluğunuz düzgün ve anlaşılır bir Türkçe ile yazmaktır. Gazeteye, gazeteciliğe, okurlarınıza, kendinize borçlusunuzdur bunu…

Sonra bir gazeteci olarak en azından konunuzla ilgili isimleri doğru yazmanız beklenir sizden.

Bu iki temel şartı yerine getiremeyen bir yazıdaki fikrin, bilginin ise hiçbir değeri kalmaz. Gazetecilik/yazarlık için bilmek kafi değildir çünkü. Dünyanın en bilgili adamı olabilirsiniz. Gelir sizinle röportaj yaparım, muhabbet ederim. Ama yazma beceriniz, gazeteci özeniniz yoksa sizi yazar olarak okumam. Sizi yazar yapana da, çok affedersiniz ama, acayip sallarım.

Yeni Şafak gazetesinin Pazar ekine bakıyorum. Bir sinema yazısı gözüme çarpıyor. Yazarını tanımıyorum. Türbanlı bir hanım. (Hep sarışın yazarlara saracağız diye kaide yok.) Çoğu gazeteler bir kişilik kontenjan açıyorlar türbanlı hanımlar için. Yeni Şafak’ta ise epeyce kontenjanları var. Olsun tabi. Türbanlı hanımlar yazamaz diye bir kaide yok. Ha, bu hanım yazamıyor o başka. Bunun da türbanıyla bir alakası yok zaten.

Naz Emel Koç yazmış. Film ise Yeşil Bölge (Green Zone).  Büyük spotta yazanlar hemen ilgimi çekiyor. Genelin yaklaşımıyla uyuşmayan bir siyasi yaklaşım var belli. Meraklanıyorum, hemen yazıyı okumaya koyuluyorum.

Paul Greengrass – iki “s” ile

İkinci spota geçiyorum. Zurna daha ilk delikte zırt diyor. İkincil öneme sahip bu spotta başrol oyuncusu Matt Damon‘un ismi Mad Damon olarak yazılmış. Yönetmen Paul Greengrass‘ın ismi ise ilkinde doğru yazılmış, ikincisinde bir s’si unutulmuş: Greengras. Oyuncu isimlerinin nedense yer almadığı künyede diğer isimler doğru, muhtemelen kopyala-yapıştır yapılmış çünkü. Bir kerelik yapılmış bir hata olduğuna inanmak istiyorum ama… Yazının sonunda yine karşıma çıkıyor: Mad Damon. Yoksa yazar Matt Damon‘un Amerika’nın kirli çamaşırlarıyla alakalı bu filmde rol almasını çılgınca,  delice bir cesaretin emaresi olarak görüyor da, “bizim deli oğlan” manasında metaforik bir kullanım mı yapıyor? Yoksa yazısında açıkça ortaya koyduğu Amerikan karşıtlığının ve filmi  “Amerikalı’nın Oyunu”  olarak okuma ısrarının ister istemez diline yansıttığı bir sürçme mi?

Naciz bir cümle daha yazıdan:

“ABD vakti zamanında kitle imha silahları bahanesiyle tüm dünyayı ayağa kaldırıp Irak’ı işgal için kendine bir neden üremişti.”

Matt “Mad” Damon

Naz Emel Koç, yazının dışında iki küçük kutu da yapmış Filmi neden seyretmeli ve Filmi neden seyretmemeli diye…

Bakın neden seyretmeliymişiz…

Savaş ve gerilim atmosferi yaşamaktan hoşlanıyorsanız…

Bir sinema yazarı olarak çok yardımcı oldunuz, teşekkürler. Ama zaten herkes bu filmin bir savaş ve gerilim filmi olduğunu biliyor. Hem siz değil misiniz yazınızın başında filmin “herkesin bildiği bir şeyi yüksek sesli söylemesini” anlamsız bulan. Siz de aynısını yapmışsınız. Üstelik herkesin bildiği şeyleri yüksek sesle söylemek bir sinema yazısının değil ama bir sanat dalı olarak sinemanın kapsamına giren doğal ve temel bir işlev.

Peki neden seyretmemeliymişiz…

Filmin atmosferi bunaltıcı olduğu için… Savaş politik açıdan değerlendirip konuya olan duyarlılığınızı yitirmemek için…

Yani “atmosfer” hem seyretme hem seyretmeme nedeni… Ne atmosfermiş bu ya? Aynen buraya aldığım ikinci cümleyi hiçbir şekilde anlamadığım için yorum da yapamayacağım… Ama şunu söylemem lazım, okurlarının bir filmle duyarlılıklarını kaybedecek kimseler olduğunu düşünüyorsa Koç, onları epey küçümsüyor demektir.

Naz Emel Koç, Yeşil Bölge‘de Irak’taki kitle imha silahı fiyaskosunun ordunun bir kısmının üstüne atıldığını, böylece Amerika’nın ve ordunun temize çıktığını ileri sürüyor. Bence ordunun bir kısmının bu işte parmağının olması Amerika’yı yeterince töhmet altında bırakıyor. Bu işler hep böyle değil midir zaten, bütün işler gücü ellerinde bulunduran, organize olmuş bir grubun başının altından çıkmaz mı? (Bakınız Ergenekon) Ama Koç’un niyeti Amerika’nın her bir hükümet görevlisini, her bir askerini kötü adam, hatta şeytan ilan etmek.  Bunu insani bulmadığım gibi, tehlikeli ve ırkçı bir genelleme olarak görüyorum. Aynı Ergenekoncu birkaç asker yüzünden Türk ordusunun ya da müslüman teröristler yüzünden İslam aleminin tamamının suçlu ilan edilmesi gibi bir şey bu.

Bu yazdıklarımdan dolayı beni Amerikan hayranı ilan etmeden önce, eski yazılarıma göz atmanızı tavsiye ederim. Çünkü dünyadaki musibetlerin çoğunun (11 Eylül dahil) Amerikan kaynaklı olduğuna benden daha fazla kimse inanamaz.

“Önerme” kelimesinin aynı paragrafda üç kez kullanıldığı, bu okunması ve anlaşılması güç metni bir sinema yazısı olarak değerlendirmek gerekirse de… Filmin özetini ve künyesini vermenin yazıyı bir sinema yazısı haline getirmediğini söylerim. Koç, filmi yalnızca siyasi düşüncesini (o da gayet yüzeysel bir biçimde) ortaya koymak için kullanmış. Filmin teknik değerlendirmesini, en basitinden oyuncu performanslarını bırakın, yazıda seyirciyi yönlendirecek herhangi bir fikir bulamıyorsunuz. Yeşil Bölge heyecanlı mıdır, sürükleyici midir, sıkıcı mıdır, aksiyonu, vurdu kırdısı var mıdır, görsellik doyurucu mudur?.. Bu filme gidip gitmemeye karar vermenize yol açacak hiçbir şey yok. A, pardon… Atmosferler vardı.

Biz böyle eleştirdik diye bu hanım kızımız elbette ki elini ayağını çekmeyecektir yazı çizi işlerinden. Ama umudum odur ki, “bir gazetede yazıyor olmanın” ciddiyetini kavrar ve bundan böyle daha dikkatli olur.

Naz Emel Koç’un yazısını okumak için tıklayın… (Link aracılığıyla ulaşacağınız, işbu yazının yayınlanmasının ardından düzeltilen internet versiyonudur. Dolayısıyla “Efendim, bu yazıda hata yok” ya da “Seni kendini bilmez münasebetsiz” tadında yorumlarınızı lütfen kendinize saklayınız.)

5 YORUMLAR

  1. Yeni Şafak'ta 8 ay çalışan biri olarak kültür- sanat adına kitlelere bilgi verecek tek bir adam bile bulamayacağınıza dair size %100 teminat verebilirim. Oradan kaçtım bir nevi 8 ayın sonunda ruhen ve bedenen çökmüş hissediyordum. Ticari değil tamamen siyasi kaygılar dolayısıyla iş yapan bi kuruluş bence bu gazete.

    İnanın başlıkta Yeni Şafak adını görmek bile benim sinirlerimin oynamasına yetti. :D:D

  2. amerikan hayranı olduğunu zannettiğim kişinin lanet olası kıçıma bir tekme atacağı yerde bana kahve ısmarlaması sabah sabah beni şöle bi yerin dibine bakıp çıkayım durumuna soktu. yahu basbayağı bizim örf adetlerimizle bana kahve söyledin benden yana 40 yıl hatrın var bilesin :) (demek tersninja nın anlamı buymuş adamı tersdüz ediyormuş vay bee sevdim ben burayı)

  3. Sevgili Landlord, bahsettiğin yazıyı ben de okumuştum ve krize girmiştim. O an için kafamda böyle çok da net olmayan, bir bulantı halinde olan ve kussam da rahatlasam dediğim ne kadar düşünce varsa, sağol yani hepsi burada! Paul Greengrass'ı çok severim, hele de Mad Damon'la birlikteyse (bizim Matt):) hayır yani madem onlara laf söyleyeceksin, önce kendi üstüne başına bi çeki düzen ver değil mi?! Bu kızlardan o kadar çok var ki!! en büyük özellikleri "medeniyet telakkisi" demek, başka bir şey dememek ve Ali Murat Güven'den nefret etmek. Gerçi Yeni Şafak gibi iyice salaklaşmış olan bir gazetenin layığı da bunun gibiler işte.

    Kısaca, ne iyi ettin de bu yazıyı yazdın sağol valla ellerine sağlık.

CEVAPLA