Yeşilçam’da Yaprak Dökümü Devam Ediyor!

‘Sinemamız çok önemli bir ustasını daha yitirdi, geçtiğimiz günlerde. Ustaların ustası Ö. Lütfi Akad yok artık. Yaprak dökümü sürüyor kalbimizi kıra kıra…” cümlesini yazdığımda yaprak dökümünün bitmediğini gelen yeni acı haberlerle anlıyorduk ne yazık ki. Ölüm acımasızca ve sanki intikam alırcasına sürdürüyordu ‘etkinliğini.’ İntikam alırcasına diyorum çünkü ölüm bir yanıyla hayatı kirleten, çirkinleştiren üzücü bir durumdu; bu yazıya konu olan, son zamanlarda hepimizi üzerek aramızdan ayrılan, ölen insanlar sinemacıydı/sanatçıydı ve işleri yaptıkları sanat yoluyla hayatı güzelleştirmekti.

 Mesut Kara

Dün gece (24 Ocak) Ünsal Emre’nin ölüm haberiyle yattım, sabah gözümü Theo Angelopoulos’un ölüm haberiyle açtım. Artık yaşımız gereği bizim kuşağın simgelerinin ölüm haberleriyle çok sık karşılaşıyorduk. Bu acı haberlerle daha da yalnızlaşıyor, anılarımızdan, geçmişimizden izleri yitiriyorduk birer birer.

Büyük usta Ö. Lütfi Akad aramızdan ayrıldığında tarihler 19 Kasım 2011’i, tiyatro oyuncusu Erkan Aydoğan Oflu’yu yitirdiğimizde 7 Mart’ta 2011’i gösteriyordu. Aynı yıl içinde, iki ölüm arasında ve sonrasında ne çok ölüm yaşadık, ne çok acı, ne çok geri dönüşsüz gidiş…

2011 Yılı Kayıpları:

3 Mayıs Hüseyin Zan, 29 Mayıs Fatma Murat, 2 Haziran Fatoş Sezer, 24 Haziran Ali Cağaloğlu, 1 Ağustos Sevgi Sakarya, 7 Ağustos Cem Erman, 4 Ekim Muzaffer Tema, 10 Ekim Birsen Ayda, 11 Kasım İstemi Betil, 19 Kasım Ö. Lütfi Akad, 23 Kasım Şükran Ay, 19 Aralık Mesut Engin.

Acı ölüm haberleri, yaprak dökümü yeni yılda da sürüyordu ardı ardına gelen haberlerle. 2 Ocak günü Tuncer Sevi, 3 Ocak’ta da Hamit Has (Haskabal) ayrıldı aramızdan. Şimdi de Ünsal Emre’nin ölüm haberi geldi.

Cumhuriyet tarihi dediğimiz bir insan ömrü. Bütün bu tarihe tanıklık etmiş insanlar tanıdık, anılar, bilgiler paylaştık. Hayatın acımasız ve geri dönüşsüz akışı içinde, bu tanıklar birer birer ayrıldı hayattan. Yakın zamana dek anı yazma, belge saklama/biriktirme geleneği/ alışkanlığı olmadığından her ölümle anılar, tanıklıklar, belgeler de yok oluyordu. Yazılanlarsa ne yazık ki hak ettiği ilgiyi göremiyordu. Anı kitapları okunmuyor, bilgiler/belgeler dikkate alınmıyordu.

Bu, hayatın her alanında olduğu gibi sinema alanında da böyleydi. Türk sinema tarihi üzerine yazmak, araştırmalar yapmak bilgi ve belge eksikliği nedeniyle oldukça güçtür. Başlangıcından itibaren belgesi olmayan sinemamızın, yazarı da, araştırmacısı da olması gerektiği kadar olamamıştır. Buna bir de belge biriktirme geleneğinin eksikliği eklendiğinde, -tıpkı yıllarca yapılan Yeşilçam sineması gibi- karanlıkta el yordamıyla, kişisel çabalarla tarih yazmanın güçlüğü ortaya çıkmaktadır.

Yeterli yazılı belge, araştırma olmaması, tanıklıkların kayda geçmemesi, arşivlerin tutulmaması, anıların yazılmaması, var olan belgelerin kişisel arşivlerde bulunması, araştırmacıların, tarihçilerin, akademisyenlerin kullanımına açık olmaması bilimsel araştırmaları daha da güçleştiren bir durum oluşturmaktadır. Yeterli olmayan az sayıdaki belgeye ulaşmaktaki güçlük, kaynakların ve kişisel çabaların yetersizliği birçok olumsuzluğu da beraberinde getirir. Zaman içinde, belgeye dayanmayan kulaktan dolma bilgiler, aynı kaynaktan çoğaltılan eksik ya da yanlış bilgiler genel doğrulara dönüşür.

Sinemamızın kendiliğinden, karanlıkta el yordamıyla, deneme yanılma yöntemiyle oluşması-gelişmesi yapılacak araştırmalar kadar, yorumlamayı da güçleştirmektedir. Başlangıcından bu yana belli bir kuramsal desteğin olmaması, eleştirel katkıdan, destekten çok devletin ve kültür çevrelerinin olumsuz yaklaşımları, köstekleri de (sansür, baskı, küçümseme v.b.) sinemamızın gelişmesine olumsuz etki yaptığı gibi, bugün değerlendirmelere, yorumlamalara kolaylık getirebilecek doğru kurumsallaşmayı, sektör olabilmeyi de olumsuz etkilemiştir.

Sinemamızın tarihini yazanlar -bizim kuşağa gelene dek- bir elin parmakları kadardır. Nijat Özön, Giovanni Scognamillo, Alim Şerif Onaran, Rekin Teksoy, Burçak Evren, Agâh Özgüç gibi ustalar tüm bu olanaksızlıklar içinde çalışmalar yaparak bize önemli bir miras devretmişlerdir. Sinema okullarının çoğalmasına paralel akademisyenlerin, sinema öğrencilerinin sayısının artmasıyla sinema tarihi üzerine araştırmalar/çalışmalar yapan, yazılar yazan yeni isimler de eklendi tarih çalışmalarına.

Birçok alanda yapılan sözlü/görüntülü tarih çalışmalarına, sinemada, Yeşilçam üzerine 80’lerin sonunda (tevazuya gerek yok bu satırların yazarının yayınladığı yazılar o tarihler açısından ilk örneklerdir. Yazar o günlerden bu yana yukarıda adı geçen ustaların izini sürmektedir) başlanmış bugüne dek yaygınlaşarak, çoğalarak sürmüş ve önemli bir arşiv oluşturulmuştur diyebiliriz.

Uzun uzadıya yazmaya gerek yok, kitaplarımda da ayrıntılarıyla yazdım, ustaların kitapları da dahil bir çok kaynakta yazıldı, anlatıldı; Yeşilçam sinemasının sonlanmaya başlamasıyla, kimlik değiştirmesiyle büyük kitleleri peşinden sürüklemiş starlar da, o starlar kadar etkili ‘karakter oyuncuları’ da çekilmişti hayattan. Hayatta olup olmadıkları, nerede yaşadıkları, neler yaptıkları merak edilse de pek bilinmiyor haber alınamıyordu.

Sinemamızın gayrı resmi tarihini önceleri oyucular üzerinden, (zamanla set işçisinden görüntü yönetmenine senaristine, yönetmenine dek) sözlü tarih çalışmasıyla yazmaya, bu çalışmaları yayınlamaya başladığımda birçok insan örneğin Önder Somer ya da Ferda Ferdağ, Hayati Hamzaoğlu, Kuzey Vargın, Süheyl Eğriboz, Kudret Karadağ gibi birçok oyuncudan haberdar oldu. Kısa bir süre sonra da esas kızları, esas oğlanları, Yeşilçam’ın başrol oyuncularını içeren ikinci kitabım Yeşilçam’da Unutulmayan Yüzler yayınlandı. Bu süreçte, daha çok televizyonların paparazzi programlarına ‘malzeme’ yapılmak istenen Yeşilçam oyuncuları yeniden keşfedilmiş, yazılı ve görsel medyada yer bulmaya başlamıştı.

Yeşilçam Hatırası adlı kitabımın giriş yazısında şöyle yazmıştım:

“Bu yeniden keşfedişte, televizyonda gösterilen ‘eski’ filmlerin de payı vardı… İzleyici eski Yeşilçam filmlerini sahiplendi. O filmlerde kendilerini buldular. Geçmişlerini, yitip giden erdemleri fark ettiler. Bugün yaşanan her türlü insan ve doğa kirlenmesi, geçmiş değerlerin yok olması insanları rahatsız eder hale geldi. Komşuluk ilişkileri koptu, yabancılaşma, yalnızlaşma had safhaya çıktı. Geçmişin insani değerleri özlenir hale geldi. Genç kuşaklar açısından da bu keşif önemli ve sevindiriciydi elbette.

Fakat zamanla bir modaya, “ranta” dönüştürüp, içini boşaltan, içi boş bir nostalji edebiyatına çevirenler de oluştu, en az küçümseyenler ve yok sayanlar kadar zarar vermeye başladı. Bazıları bütün yüzsüzlüğüyle televizyon programlarına çıkıp “Biraz oportünistçe belki benim tavrım, malzeme sıkıntısı yok o yüzden Yeşilçam ağırlıklı işler yapıyorum.” gibi cümleler kurabiliyordu. Malzeme hazırdı ve para ediyordu bugünlerde. Emek harcamadan ranta çevrilebiliyordu. Akbabalık yapmanın dönemi olamazdı. Önemli bir devlet adamı ya da bir sanatçı hastalanıp komaya mı girdi, hemen televizyon programları yapar, kitaplar çıkarırlar. Fakat bekledikleri olmaz, o günlerde hayatını kaybetmez o devlet adamı ya da sanatçı. Olsun, ne gam, onlar akbabalıklarını yapıp görevini yerine getirdiler ya, kendileriyle gurur duyabilirler. Yeşilçam da, onlar için sadece bir malzemeydi sonuçta. Oportünistçe olsun tavırları, ne fark eder, devir rant devriydi nasılsa. Kemal Tahir’in, Ayşe Şasa’ya her dönem geçerli olabilecek kulaklara küpe öğüdünü okumuştum M. Nedim Hazar’ın ‘Gökdelen Mağarada İki Senarist’ başlıklı yazısında. ‘Maskaralık yaptığın sürece seni baş tacı ederler ama ciddi bir şey yaparsan kimse ilgilenmez. Yolunu seç.’ Yıllar önce söylenmiş bu söz, bugünün dünyasını, ilişkilerini açıklayabilmek için de çok anlamlı, yapılan işlere baktığımızda. Aşk ve hüzün ticareti yapanlar, halkla ilişkiler ve AR-Ge şirketleriyle hedef kitle belirleyip yazılarını popüler olmaya ve çok satmaya göre yazanlar, televizyon programlarında baktıkları aynalarda ‘ne görüyorsun?’ sorularını, ‘güzellikler, acı, hüzün’ diye yanıtlayanlar, paparazzi içerikli belge-seller yapanlar, hırsızlar, yalancılar, dedikoducular baş tacı edilmiyor mu günümüzde. İhanetin tarihinin ve yükselme hikâyelerinin yazılmadığı, hiçbir yaptırımın olmadığı, aksine bunların kışkırtıldığı günümüzde elbette maskaralık geçer akçe olacaktır.”

80’lerin ikinci yarısında Sami Hazinses’le başlayıp Ferda Ferdağ, Önder Somer, Kuzey Vargın ve diğer birçok oyuncuyla, kamera arkasının isimli-isimsiz kahramanıyla süren, yıldızlara uzanan yolculuğum başladığında da geç kalınmıştı. Geçmiş bilinciyle insanlarımızı öldükten sonra anmak yerine sağlıklarında hatırlayalım istedim. Bu çalışmaların sinema tarihi üzerine araştırmalar yapanlara da katkısı olacağını düşünüyordum.

Televizyon programlarında ‘kimi kimle kavga ettirirsem reytingim artar, gazeteme haber olurum düşüncesiyle tuzak sorular sormayı, sömürmeyi, ağlatmayı gazetecilik sayanlar da bir yandan Yeşilçam’ın anılarını malzeme yapmayı sürdürüyordu. Zamanla bir modaya, ranta dönüştürüp, içini boşaltan, içi boş bir nostalji edebiyatına çevirenler de oluştu ve en az küçümseyenler yok sayanlar kadar zarar vermeye başladı geçmiş bilincine de, anılarımıza da.

Artizler Kahvesi kitabım yayınlanmamıştı henüz, kitapta söyleşilerimiz yer alan Ferda Ferdağ’yı, Metin Bükey’i yitirdiğimizde. Geçirdiği trafik kazası sonucu günlerce yoğun bakımda kalan Önder Somer’in ölüm haberini ise kitabın yayınlandığı gün almış, kitaba sevinememiştim. Yaprak dökümü sürüyordu… Ardından kitapta yer alanlardan Hayati Hamzaoğlu’nu, Sami Hazinses’i, İbrahim Kurt’u, Mustafa Özkaya’yı, Polat Tezel’i Kazım Kartal’ı da arka arkaya yitirdik, o yıllarda.

Sinemamızda yaprak dökümü Ahmet Tarık Tekçe‘lerle, Suphi Kaner‘lerle başlamıştı benim çocukluk, gençlik yıllarımda.

90’lı yıllarda da 2000’lerde de çok sayıda sinemacımızı yitirdik. Artık ne Bülent Oran vardı, ne Halit Refiğ, ne de Gani Turanlı… Ne Hulusi Kentmen aramızdaydı artık ne de Adile Naşit, Hüseyin Baradan, Efgan Efekan, Neriman Köksal, Erol Taş ne de onlarcası…

Çok genç yaşta, en üretken dönemlerinde yitirdiğimiz sinemacılarımız da oldu, Ömer Kavur gibi, Ahmet Uluçay gibi. Henüz anı biriktirmeye fırsat bulamadan yitip gidenler de oldu talihsiz kazalarda, Mehmet Emin Toprak gibi…

‘Başlangıcından itibaren belgesi olmayan sinemamızın, yazarı da, araştırmacısı da olması gerektiği kadar olamamıştır’ cümlesine anı yazma, belge biriktirme geleneğinin olmayışını da, sözlü/görüntülü tarih çalışmalarının eksikliğini-azlığını da ekleyip büyüttüğümüzde; her ölümle hayat da sinemamız da biraz daha tanıksız, biz biraz daha anısız, geçmişsiz ve yalnız kalıyoruz.

Yitip gidenlerle tarihini de anılarını da belgelerini de yitiren sinemamız üzerine bir yazı yazmak için oturduğumda biraz buruk, biraz öfkeliydim açıkçası. Bunun en belirgin nedeni, geçtiğimiz aylarda hayatını kaybeden sinema tarihçisi Nijat Özön’ün ölüm haberi sonrası yaşanan sessizlik, geçtiğimiz hafta yitirdiğimiz Ö. Lütfi Akad’ın ölümü üzerine televizyon kanallarında ustanın filmlerinin yer almayışı.

Koca koca hukuk insanları, profesörleri oturtulup yapılacak yasal değişikliklerle Aziz Yıldırım’ın serbest kalıp kalmayacağı tartırştırılırken, iki sinemacıyı bir araya getirip Lütfi Akad üzerine konuşma yapması sağlanmamış, filmlerinden örnekler gösterilmemişti.

Sinemamızın tarihini yazan Nijat Özön’ün ölümü, kitle imha aracına dönüşmüş medyada haber olamamış, geçiştirilmişti. Boyalı basından, merkez medyadan, dizi kanallarından söz etmiyoruz yalnızca; haber kanallarında da, internet medyasında da ya haber olamadı ya da bir iki satırla geçiştirildi. Sonrasında yaprak dökümü sürdü gözümüzün yaşına bakmadan kalbimizi kıra kıra…

En son Ö. Lütfi Akad Ustayı ve, ustanın unutulmaz filmlerinden Vesikalı Yarim’de sahnede sesiyle yine unutulmaz şarkı ‘kalbimi Kıra Kıra ile yer alan Şükran Ay’ı yitirdik arka arkaya.