maxresdefault

1999 yılında sinemada bir devrime ön ayak olan Wachowskiler şu an sinemasal anlamda neredeler? “Devrim kendi çocuklarını yedi” demek kolay bir devam cümlesi olurdu ama devrimci jargonda konuşacak olursak bizzatoportunizmin batağınasaplandı Wachowskiler. Kendi devrimlerinin pop dalgasına kapılarak kendilerini yediler. The Matrix serisinin ardından gelen The Speed Racer‘a konusu ve uyarlandığı eser itibariyle daha ılımlı bakmak mümkündü, bir çocukluk düşü sayabilirdik. Cloud Atlas aksayan yönlerine rağmen düşünsel olarak bir şeyler ortaya koyuyordu. Peki, Jupiter Ascending ne veriyor bize?

Kaan Kavuşan Kaan Kavuşan

Kısaca özetlemek lazım; Jupiter adlı bir ablamız dünyada yaşamakta. Babası bir kazaya kurban gidiyor, trajik bir olay. Ardından gelen sahnede üç intergalaktik şahsiyeti görüyoruz. Üçü de kardeş ve belli ki başkahramanımızla çatışacak çıkarlara sahipler. Ciddi bir açılış sayılır. Ama sonra Jupiter’i görüyoruz. Adeta bir romantik komedinin ilk sahnesi sergileniyor; Jupiter tuvalet temizlemekte, zor bir hayatı var. “Tatlı bir müzik” ona eşlik etmekte. Garip, ciddiyetsiz bir sahne. Ama yine birden değişiyor filmin tonu; onu ele geçirmek ve korumak isteyen birileri var. Biz de anlıyoruz ki genç kızımız bir “hiç kimse” gibi görünmesine rağmen aslında bir galaktik hanedanın kraliçesi. (Nedense böyle “seçilmiş” kişilerin hiçbir politik ideali olmuyor, son dönem Hollywood şablonlarında; söylemeden geçemeyeceğim)

Hâliyle Wachowskilerin teknik gücünü hesaba katan biri, görsel açıdan neler olacağını tahmin etmiş olmalı. Bol efekt ve aksiyon patlaması yaşıyoruz. Arada iki eski arkadaşın “hey dostum, hoşgeldin ama seni dövmem lazım” tarzında absürt bir sahnesi var. Sonra tekrar ciddileşme… Bir ara Brazil tarzı görsellikle ve hissiyatında, ortama yabancı bir bürokrasi eleştirisi var. Sonra tekrar ciddileşiyoruz. Film, ne olmak istediğine karar veremiyor bir türlü ve sona kadar ulaşıyoruz… Bir epik mi olsa yoksa bir Guardian of The Galaxy mi kendi de pek biliyor gibi durmuyor.

maxresdefault

Wachowski soyadını duyunca insan azıcık felsefe bekliyor. Elbette ki her karesine ayrı anlamlar yüklenebilecek yeni bir Matrix beklemek çok acımasız olurdu ama bir kırıntı, bir ışık da arıyor insan. Hikâyenin bu şekilde geliştirilebilecek bir yanı; “hasat” mevzusu da var halbuki. Yine de kabul etmeliyiz ki bunu yapmamış olmak bir tercihtir. Her bilimkurgu felsefe yapmak zorunda değil.

O zaman ne zaman bekleriz? Daha iyi çizilmiş bir kötü karakterler bekleriz mesela. (Korktuğumun aksine Channing Tatum ve Mila Kunis vasat bir performansı buluyorlar ama filmin kötü adamı Eddie Redmayne‘in bu kadar berbat oynayabileceğini düşünmüyordum.) Daha kompleks olaylar zinciri bekleriz. Hanedanın üç kardeşi arasındaki çekişme neredeyse bunlar yan yana gelmeden anlatılıyor ve yapay kalıyor. Bir uzay operası olma yoluna gidilebilirdi, o da yapılmamış ve iki temel mekana sığdırılmış film. Ne galaksi hakkında fazla bir bilgi edinebiliyoruz ne de işleyişi hakkında. Tüm bunları filmin artı hanesine yazmak mümkün değil tabii ki.

a926b935e6dd0a986135505b40933f9b

Benim bilimkurgu filmleri konusundaki şahsi temel eğilimim, “Bilimkurgu olsun çamurdan olsun“dur ama bu sefer çamur beni içine çekti ve çırpınmaktan yoruldum.  Piyasa genç-yetişkin bilimkurgu uyarlamalarından geçilmezken, Wachowskilerin yetişkinlere oynattığı bir genç-yetişkin bilimkurgu filmi izlemek bana beklediğimi vermedi. Tek tesellim Sean Bean karizmasını bir daha hissetmek oldu.

Özet geçmek gerekirse; “Bence siz de artık herkes gibisiniz Wachowskiler!

***

1 YORUM

  1. Bu filmin tek güzel tarafı, kapanış jeneriğinde ekranda oluşan ve gezegenlerin birbiriyle genetik bağını gösteren “DNA sarmalıydı”. Bir de alternatif dünya veya evren tarihi açısından, dünyanın var oluşuna yaklaşımı da fena değildi, o kadar…

CEVAPLA