“Yumurta”dır, “Süt”tür derken Yusuf’un üçleme halindeki hikayesinin sonuna geliyoruz “Bal”la. Üstelik Berlin Film Festivali tarafından ödüle değer görülmüş bir final filmi var karşımızda. Geriye doğru ilerleyen hikayede bu kez Yusuf’un çocukluğunu izliyoruz. Üstelik ilk iki filmde yokluğuyla Yusuf’u etkilediğini bildiğimiz babasını da tanımış oluyoruz bu film sayesinde.

Turgay Özçelik

Filmin açılış sahnesi, yine seyircinin film ile ilişki kurma çabasının zorlu geçeceğini gösteriyor. Ormanda geçen bu uzun sekansta, Yusuf’un babası Yakup’un (Erdal Beşikçioğlu) ormanın derinliklerinden, atıyla beraber yavaş yavaş kadraja girmesini izliyoruz. Sonrasında ise, filme adını veren balı toplamak için bir ağaca tırmanıyor Yakup. Tırmanırken dal kırılıyor ve Yakup havada asılı kalıyor. Filmin geri kalanından Yakup’un düşüp düşmediğini öğrenmek kolay değil. Çünkü bu sahneden itibaren Yusuf’un bakış açısından izliyoruz olan biteni, ve görüntüler rüya ile gerçek arasında gidip geliyor.

Bu açılış sahnesinden sonra Yusuf (Bora Altaş)’un 7 yaşındaki halini izliyoruz. Yusuf’un babası ile arasındaki bağ oldukça kuvvetli. Uyanır uyanmaz babasının yanına koşuyor, hep onunla vakit geçirmek istiyor, yalnızca onunla konuşuyor. Bir sahnede Yusuf, babasına gördüğü bir rüyayı anlatırken, babası Yusuf’u uyarıyor: “Rüyalarını ortalık yerde anlatma, kulağıma fısılda”. Bu sahneden sonra Yusuf sadece babası ile konuşuyor, o da fısıldaşarak. Annesi(Tülin Özen) ile olan ilişkisi oldukça sorunlu. Annesini dinlemiyor, çağırınca yanına gitmiyor, onunla konuşmuyor. Varsa yoksa babası.

Okula yeni başlamış Yusuf, okuma yazma öğreniyor. Evdeki takvimleri babasının yanında pek güzel okuyor ama, okulda okurken heyecanlanıyor. Diğer öğrencilerin okumayı sökerek kazandıkları kırmızı kurdele, Yusuf’un kabusu oluyor. Bir baskı unsuru olarak, Yusuf’un zaten sorunlu olan çevre ile ilişkisini daha da zorlaştırıyor. Arkadaşı da yok Yusuf’un, teneffüslerde arkadaşları dışarıda oynarken, o pencereden onları izliyor. Tek arkadaşı babası. Annesi sütünü içmesi için zorlarken, sütünü onun yerine gizlice içiveren babasının peşinden ayrılmıyor hiç.

Nedir Yusuf’un bu toplumdan çektiği

Her insan doğduğu andan itibaren bir sosyalleşme süreci yaşar. Öğrenme, karakter oluşumu, kısaca büyüme bu sosyalleşme süreci ile beraber gerçekleşir. Toplum halinde yaşamanın kurallarını öğrenir, haklarını ve yükümlülüklerini öğrenir. Bu sosyalleşme süreci, kişinin geleceğini belirler büyük oranda. Anlaşılıyor ki, Yusuf’un sosyalleşme süreci bir kabus gibi geçmiş. Sosyal kurumlar ve olgular onun için hep bir baskı unsuru olmuş, ve onu toplumun dışına itmiş, yalnızlaştırmış. “Süt” filminde, askerlik kurumu, Yusuf’un askere alınmaması, onun için bir baskı unsuru idi. “Bal” filminde de, okul aynı işlevi yerine getiriyor. Yusuf’un sınıftaki her okuma serüveni, başarısızlıkla sonuçlandıkça, Yusuf için bu iş daha da zorlaşıyor. Rüyalarına giriyor, arkadaşlarını kıskanıyor, hırçınlaşıyor, yalan söylüyor.

Üçlemenin zaman ve mekan bilinmezliği bu filmde biraz olsun çözülüyor. Bilindiği gibi serüven geriye doğru ilerlemesine rağmen, “Yumurta” ile “Süt”, herhangi bir zaman unsuru belirtilmeksizin, aynı zaman diliminde geçtiği izlenimini veriyordu. Adeta aynı zaman dilimindeki paralel hikayelerdi. Üstelik “Yumurta” filmindeki Saadet Işıl Aksoy, Yusuf’un hoşlandığı kız olarak karşımıza çıkıyordu “Süt”de. “Bal” da bu işleyişi bozmuyor, ama bu kez zaman ve mekana dair veriler de sunuyor. Yusuf’un takvim okumaları sayesinde 2009 yılında olduklarını öğreniyoruz. Yani her üç film de, Yusuf’un hayatının farklı dönemlerini anlatmalarına rağmen, şimdiki zamanda geçiyor. Diğer filmlerde de gördüğümüz Tülin Özen de, bu filmde anne rolüyle karşımıza çıkarak, filmler arasındaki bu ilginç devamlılığı pekiştiriyor.

Zaman konusundaki bu tercih, üçlemenin Yusuf’u anlatırken, bir yandan da farklı Yusuf’lar anlattığı, hatta farklı insanlar anlattığı hissini uyandırıyor. Yani anlatılan hikaye bir süre sonra Yusuf’a ait olmaktan çıkıyor, genelleşiyor, sahipsizleşiyor. Sahipsizleştiği oranda da izleyici tarafından kabulleniliyor. Zaten anlatılagelen hikaye, Yusuf’un kişisel tarihi değil, her insanın yaşamında ilişkilendiği sosyalleşme sürecini, bu süreçte yaşanılan sıkıntıları ve aile ile olan ilişki anlatılıyor. Bu anlatı, filmin halihazırdaki biçimi yüzünden seyircinin kurmakta zorlandığı film ile olan bağı, olumlu yönde etkiliyor. Hoş, ilk iki filmin gişe rakamları oldukça düşüktü, festivaller ve sinema yazarları dışında da pek övgüye değer bulunmamıştı. Ama bunun nedenini, salt filmin biçimsel tercihinde görmemek gerekir. Örneğin, “Bal”ın gösterime girdiği bu hafta, toplam 9 film vizyona girdi, ve bunlardan 5’i yerli filmler. Ve yabancı film kategorisindeki “Şark Oyunları” filminin başrolünde Saadet Işık Aksoy var. Hal böyleyken bu filmlerin hiçbirisinin istenilen gişe rakamını elde edemeyeceği en baştan belli. Belki bir kısmı öne çıkacak ama Türk filmlerini takip eden seyirci bile 5’e, hatta 6’ya bölünecek.

Üçlemenin en iyisi “Süt”

Berlin’de ödül alması seyirciyi etkiler mi bilmiyorum ama, kişisel olarak üçlemenin içerisinde beni en az etkileyen film “Bal” oldu diyebilirim. Favorim “Süt”, ardından da “Yumurta” geliyor. “Bal”, yönetmen Semih Kaplanoğlu’nun tercihi sayesinde içlerinde en duru, en saf olanı. Daha az diyalog var, hikayesi daha düz. Sonuçta “Bal”ı da çok beğendim, eşsiz bir sinematografisi var, izlerken büyülüyor, Çamlıhemşin de filme ayrı bir hava katmış. Ama nihayetinde içlerinde beni en çok etkileyen film “Süt” olmuştu. “Bal”, sanki üçlemenin geneli düşünüldüğünde, hikayeye çok fazla bir şey katmıyor gibi. Karadeniz’de çekilmiş her filmde, mekanlar oyunculardan rol çalıyor adeta, çok fazla öne çıkıyorlar. Bu durum “Bal” da da aynı. Doğa, filmin sürükleyici oyuncularından biri filmde.

İlk iki filmi düşündüğümde doğrudan aklıma gelen etkileyici sahneler olmasına rağmen, “Bal”da böyle sahneler yok benim açımdan. “Süt”ün açılış sahnesi, “Yumurta”daki köpek sahnesi gibi. Kaplanoğlu, daha saf bir film yapmayı başarmış, oldukça da etkileyici. Seriyle beraber düşünüldüğünde ise, çok “eksik” kalıyor. Yönetmenin bundan sonraki projesini çok merak ediyorum. Sinema dili olarak bu saflaşma sürecini devam ettirecek mi, yoksa başka şeyler mi deneyecek. Ne yaparsa yapsın, Türkiye Sineması açısından oldukça önemli bir yerde durduğunu kabul etmek gerekir. Böyle filmlere sahip çıkmak, sahip çıkmak için de gidip izlemek lazım.

“Bal”

Yönetmen: Semih Kaplanoğlu

Senaryo: Semih Kaplanoğlu, Orçun Köksal

Oyuncular: Bora Altaş, Erdal Beşikçioğlu, Tülin Özen

Yapım: Türkiye, 2009, 103 dk.

3 YORUMLAR

  1. Yazı güzel ama bariz hatalar üzücü:

    1- Bal'ın en iyi film ödülünü aldığı festival Cannes değil Berlin.

    2- Epilogta Yakup ile bilikte ormana gelen hayvan at değil katır.

  2. Bal’ı izleyince aklıma ilk gelen, Yumurta-Süt-Bal’ın, gerçekten bir üçleme olduğuydu. Her yeni filmde, bir önceki film ile çok hoş benzerlikler bulmak beni heyecanlandırdı. (Mesela, Bal’da Yusuf’un annesine baktığı, annesinin gülümsediği bir sahne vardı ki Süt’te de aynı sahne mevcut.) Bir de, üçlemenin en sevdiğim parçası Bal oldu. Süt ise izlemesi en sabır isteyen film olarak aklımda kaldı.

    Çok önemli bilgi: Katırın ismi de “Dilber”di.

CEVAPLA