Erdem Tepegöz bir hayat gözlemcisi. Bu yılki film festivallerinde sükse yapan ilk uzun metrajlı film Zerre de çokça bu gözlemlerinden oluşmuş. Filmini soğuk bir gözlem raporundan çıkarıp saygın ve değerli kılan ise gözleriyle gördüklerini vicdanıyla sorgulaması.

 Ege Görgün (Landlord)

Hikaye anlatmak herkesin harcı değildir. O hikayeyi sinema dediğimiz büyü sayesinde beyazperdeye yansıtarak, kısacası göstererek anlatmak ise daha da zordur. Öncelikle hikayenizi belli bir sürede anlatmak zorundasınızdır. Seyircinin nabzını tutma şansınız da yoktur, hikayeniz o perdeye taşındığında her şey olup bitmiştir artık. Yani seyircinin tepkilerine göre hikayenizde ya da anlatım tarzınızda anlık değişiklikler yapma şansınız yoktur. Ve en önemlisi seyirci hikayeciyi görmez. Dolayısıyla onun samimiyetine perdede gördükleriyle ikna olmak durumundadır.

Erdem Tepegöz yönetmen olarak ilk uzun metrajlı çalışmasına imza attığı Zerre’de bu engellerin hepsini aşarak ortaya hiç de ilk denemeymiş gibi durmayan bir film koyduğu için Antalya’daki Altın Portakal Film Festivali’nden mutlu dönmüştü. Kazandığı ödüllerin ötesinde, aldığı övgü dolu sözler, yorumlar ve sinema yazarlarının sözleşmişçesine çoğul olarak filme karşı beğenilerini dile getirmeleri Erdem Tepegöz’ün tüm yorgunluğunu aldığı gibi, ona bundan sonra çekeceği filmler için de müthiş bir özgüven verdi kuşkusuz.

Filmin bu kadar beğenilmesinde filmin teknik anlamda kusursuz şekilde kotarılmış bir yapım olmasının elbette önemli bir rolü vardı, ancak insanların asıl gönlünü kazanan, sosyal bir trajedinin ajitaston kolaycılığına kaçılmadan, ama diğer yandan da son derece samimi ve içselleştirilmiş bir biçimde anlatılmasıydı.

Zerre, kendine ancak metropolün en alt katmanında yaşam alanı bulabilen Zeynep’in hikayesini anlatıyor. Daha doğrusu onun hikayesinden bir kesit sunuyor. Özürlü kızı ve annesiyle Dolapdere’deki viraneden farksız bir dairede oturan Zeynep sigortasız, güvencesiz ve komik denebilecek paralar karşılığında geçici işlerde çalışarak kirasını ödemeye ve evine üç lokma bir şey götürmeye uğraşmaktadır. Kaçak olarak çalıştığı fabrikadan yaka paça atılınca bunu başarması iyice imkansız hale gelir. Akşam yemeklerini bir lokantanın artan yemeklerinden çıkarmak zorunda kalacak kadar zor durumdadır. Tüm bunlara rağmen ayaktadır ama. Zor durumundan istifade ederek onu ahlaki ve legal çöküşe davet edenlere karşı dayanmaktadır.

Erdem Tepegöz’e verilen Altın Portakal En İyi İlk Film ve En İyi Yönetmen ödüllerinin gerekçelerine göz atmak gerekiyor bu noktada:

“Örgütsüzleştirilmiş, kıstırılmış, çaresizleştirilmiş dilsiz çoğunluğun acısını güçlü biçimde hissettirebildiği için…”

“İşsizlik ve sömürüyü basit bir hikâye çerçevesinde anlatabildiği, sinemanın ve belgesel sinemanın araçlarını ustaca birleştirerek güçlü bir görsel üslup yaratmayı başarabildiği için…”

Peki “işsizlik ve sömürüyü” bu kadar iyi anlatabilen Erdem Tepegöz’ün hayatında ne kadar vardı bu iki kavram. Üç kuruş kazanma uğruna insan onurunu zedeleyen çalışma koşullarına katlanmak zorunda kalan günlük işçiler ile empati kurmaya çalışması ne kadar samimiydi? Kendisiyle ilgili en merak ettiğim şeyler bunlardı işte. Açıkçası ağzında gümüş kaşıkla doğmuş biriyle karşılaşmaktan korkuyordum. Böyle bir durumda Zerre’nin bende bıraktığı o güzel etki yok olabilirdi çünkü. Filmin beni de sarıp sarmalayan o samimiyet duygusu bir daha dönmemek üzere terk edebilirdi beni.Yaşamda farklı, yaratımda farklı bir sanatçılık şekli bana ikiyüzlü geliyor çünkü.

Korktuğum olmadı. Karşımda kendi kendini inşa ederken belli oranda destek almış bir memur çocuğu duruyordu. Öğretmen bir anne ve astsubay bir babanın çocuğu. Babanın tayinleri yüzünden devamlı hareket halinde geçmiş bir hayat. Hep yeni şehirler, yeni mahaller, yeni arkadaşlar… Hayatının erken dönemindeki bu devinim onun karakterini de şekillendirmiş. Hayattan anladığı “yolculuk” o yüzden. Ve yurtiçi ve yurtdışı film atölyelerinde aldığı eğitimlerin ardından başladığı iş hayatında da devam eden o yolculuklarda gözlemlemeyi öğrenmiş. Kendisinden farklı dünyaları gözleyip vicdani içselleştirme yaparak empati kurmayı öğrenmiş.

Gözlemlediklerini aktarma ihtiyacı hasıl olunca bünyesinde, radyoculağa başlamış. Dünya müziklerini çalarken sanatın dünya üzerinde zaman ve mekan sınırlarını umursamadan yolculuk yapabildiğini keşfetmiş. O sıralarda İzmir’de 19 Mayıs Üniversitesi’nde İktisat okuyormuş. Oturduğumuz mekanın penceresinden boğazı görüp İstanbul’un güzelliğine doyuyoruz ama İzmir denince İstanbul’un pabucu bir anda dama atılıyor. “İzmir,” diyorum, gerisini ona bırakıyorum.

“İzmir’e aşık biriyim. İzmir’in verdiği huzuru, mutluluğu başka bir şehir veremez bana. Ege ruhu var bende. Bir film mutlaka çekeceğim İzmir’de. Eski Foça’yla ilgili bir şeyler yapmak istiyorum çok.”

Çektiği kısa filmler sayesinde festivaller ve ödüllerle tanışan Erdem Tepegöz belgeselciliğe başladığında yolculuk ve gözlem için yeni fırsatlar doğmuş önünde. Haiti’deki depremin birkaç gün sonrasında oradaymış. Acıyı görmüş, şoku yaşamış. Karadeniz’i, Anadolu’yu adım adım dolaşmış sonra. Oralardaki işçilerin hayatlarına tanık olmuş.

“Antakya’da hamamı ısıtmak için sabah 3’te işbaşı yapan o işçi hala gözümün önünde mesela. Bu deneyimlerin Zerre’ye bir şekilde mutlaka taşındığını düşünüyorum. İşçi sınıfından gelmiyorum belki ama bugüne dek gözlemlediklerim neticesinde filmim yoğun şekilde çalışan sınıfa bir selam duruşu olarak şekillendi. Beni en çok etkileyen nokta da o insanların her koşula adapte olabilme ve her koşulda hayatta kalabilmenin bir yolunu bulabilme becerisi. En zor koşullarda çalışanların bile bu durumdan şikayet etmediğini fark ettim bir de. Belki yakınmaya bile vakitleri olmadığında, belki de kanıksadıkları için o hayatı. Benim filmimde de var bu. Dikkat edin imse dert yanmıyor. Herkesin kendi derdi, kendi hayali var onunla ilgiller. Hayatta kalmaya çalışıyorlar bu şekilde.”

Filmin ana karakteri Zeynep’in trajedisi bir değil, iki değil. Başında bir erkek yok, çocuğu özürlü ve bakıma muhtaç, annesine de o bakıyor ve üstüne bir de işten atılıyor. Erdem Tepegöz’e bu karakter tasarımının biraz abartılı kaçıp kaçmadığını soruyorum. Ne kadarı gerçek, ne kadarı kurgu bu senaryonun?

“Çıkış noktam aslında gerçek. Bir başka proje için araştırma yaparken yine Dolapdere civarında aynı böyle hasta kızı ve annesiyle yaşayan, haftada ancak bir gün çalışabilen bir kadınla tanışmıştım. Uzaktan gözlemledim ve on dakika konuşma fırsatım oldu. O kısa sürede onun çaresizliğini hissettim. Yumruk gibi vurmuştu kalbime. Ve inanın oralarda bizim karaktere taş çıkaracak hikayeleri olan insanlar var. Benim karakterimin başına çok şey geliyormuş gibi görünse de, çok da zorlandığını sanmıyorum ben. Adapte olmuş o yaşama.”

Merak etmemek elde değil. Merak ediyorsak da soracağız elbette. Hem biraz provoke etmek lazım süjeyi. Neden kendi hayatının içinden bir şeyler, bir Kasaba, bir Mayıs Sıkıntısı değil de, hatta neden insanları daha çok sinemaya çekeceği garantili eğlencelik bir hikaye değil de, bu hikaye diye soruyorum.

“Kameranın çok güçlü olduğunu düşünüyorum. Bir fikri geniş bir kitleye yayabilecek, bir eğlence aracı olmanın ötesinde önemli bir eğitim aracı olarak kullanılabilecek bir araç sinema. Ben sinemayı ve kamerayı nasıl kullanabilirim sorusuna ezilmiş bir sınıfa selam duran bir film yaparak yanıt verdim. Zeynep’in hikayesinin bu koskoca hayatta bir zerre olması fikri beni heyacanlandırdı. Ben sorguladım, belki bir yanıta ulaşamadım ama amacım bir yanıta ulaşmak değil, seyirciyi de bu sorgulamayı yapmaya ikna etmekti zaten.”

Zerre hazmı kolay olmasa da, seyirciyi sıkan bir film değil. Yalnız filmin Mehmet Açar’ın tanımıyla “minimal estetikle çekilen Türk sanat filmleri”nde moda olan türden bir sonu var. Son dediğimize bakmayın tabi, filmden başka hiçbir şeyin bittiği yok bu sonla. Film pat diye ansızın bitiyor. Tepegöz bunun bir moda değil, tercih olduğunu söylüyor. Onun filmindekine yaptığı açıklamadan sonra diyecek bir şeyim yok ama herkes aynı tercihi yaparsa o tercih bir modaya dönüşmez mi diye içimden de geçirmiyor değilim.

“Filmin bir sonunun olmadığı konusunda bana da eleştiriler geldi. Ama ben film bitmesin istiyorum zaten. Salondan çıkıldığında da devam etsin istiyorum. Filme bir son biçip seyirciyi eve tatmin olmuş bir şekilde yolladığınızda, seyirci sorgulama mekanizmasını devreye sokmuyor. O defteri kapatıp beynindeki arşivlere kaldırıyor. O kapıyı açık bırakmak, seyirciye o tatmini yaşatmamak seyirciye o hayatın hala bir yerlerde yaşanıyor olduğu duygusunu vermek anlamına geliyor.”

Ama hikaye böyle bir şey değil midir diyorum. Giriş, gelişme, sonuç…

“Bu bir karakter sineması ama. 10 günlüğüne belli bir anında hayatına girip belli bir anında da çıkıyoruz yalnızca. Bu bir kesit filmi. Bir son olsaydı filmde öykünün ötesinde anlatılmak istenenden kaçardık, öykünün arkasındaki şeyi kaçarabilirdik gibi geliyor bana. Öykünün kurbanı olmak benim en korktuğum şey. Dizi estetiğinin bize dayattığı o entrikanın kurbanı olmak.. Ucu açık ve kapalı son yönetmenin tercihi sonuçta. Ucu açık son bana daha uygun geliyor.”

Diğer “minimal estetikle çekilen Türk sanat filmleri” gibi festivallere yakın, gişeye uzak bir film Zerre. Peki Erdem Tepegöz gişeye de, sinema yazarına da göz kırpan anaakım bir film çekemez mi?

Anaakım film çekmek için yönetmenin güçlü olması lazım, diye başlayınca sözünü kesiyorum hemen. Diğer tarzda bir filmi çekmek daha mı kolay?

“Daha kolay diyemeyiz. Tercih meselesi. Neye kafa yorduğunuzla alakalı. Festivallere yönelik filmlerle anaakım filmlerin dinamikleri bambaşka. Anaakımda hem sinema yazarlarını hem de seyirciyi memnun etmeniz gerekiyor. Ben diğer filmlerden beslendiğim için daha çok o dinamikleri daha iyi biliyorum. Ben sorgulayan, soru sordurtmak isteyen, başka dünyalara kamera tutan, içinde insanı yakalamaya çalışan filmleri izlemeyi seviyorum. Gelecekte de bu tarz filmler yapmaya çalışacağım.”

Seyircinin bu tür filmlere çok rağbet etmemesinin nedeni ne size göre diye soruyorum.

“Ben popüler kültürün ve inanılmaz hızlı yaşamanın insanlarda bir zihin tembelliği yarattığına inanıyorum. Bu sinemaya da yansıyor. Olguları ve nesneleri birbirine bağlamadan, direk bir bir sonrakini birbirine bağlayarak ilerleyen bir düşünce sistemi. Neden-sonuç ilişkisinden kurtulup artık bir üçüncü boyuta geçmemiz gerekiyor. Olayın nedeni üç önceki bir başka olay da olabilir. İnsanlar genelde filmin öyküsüne ve karakterine takılıp büyük resmi kaçırıyorlar sanki. Benimki zor bir hikayeydi bence. Çok fazla mekanın olması. İçinde çocuk olması. Hayvanlarıın olması. Tek karaktere çok odaklanıp, detayları öne çıkartmaya çalışmamız. Metaforik bir anlatım olması.”

Bu röportaj hemen festivalin akabinde yapıldığı için Altın Portakal’ı konuşmadan olmaz. Festivalin en çok konuşulan konusu Hülya Avşar’ın başkanlığını üstlendiği jürisiydi. (Kimbilir belki de jüri danışmanı Acun Ilıcalı’ydı festivalin.) O ve film ekibi ne düşünmüştü jüri hakkında?

“Normal koşullarda jüriden çok memnundum. Ama basın ve medya bizi çok etkiliyor. Çıkan haberlerden sonra ben de bir ara ‘acaba mı?’ diye sordum kendime. Hülya Avşar’ın “popüler sinemanın arkasında duracağı” açıklamasından sonra da bayağı ürktük açıkçası. Ama neticede son yılların en tutarlı ödül dağılımı olduğunu düşünüyorum ben. Yalnızca herkesin favorisi olan Jale Arıkan’ın ödül almaması hayalkırıklığına uğrattı bizi.”

Erdem Tepegöz daha önce kısa filmiyle ödül aldığı Altın Portakal Festivali’nin kendisi için öneminden bahsediyor ama bu yılki organizasyonun zaafiyetlerini o da farkında. Sahnede iki parça olan ödülü hatırlatıyorum ona. Bir tanesi de sahneden indikten sonra kırıldı, diyor. Kırıldığını bildiği 3 ödül daha varmış üstelik. Ben bunu hemen tweet atayım diyorum. (Atıyorumda eve dönünce.) Gülüşüyoruz. Bir gün buluşup kahve içmek için sözleşiyoruz. Ben hemen ciddi, biraz da psikopatça bir yüz ifadesi takınıp bu buluşmanın sonraki filmlerini beğenmediğim takdirde eleştirmeyeceğim anlamına gelmeyeceğini hatırlatıyorum. Gülerek, “Tabi, tabi,” diyor. Espri yaptığımı anlıyor sanırım. Ama ben yol boyunca yine de “acaba anladı mı gerçekten, yoksa dediğimi ciddiye almış mıdır, ayıp oldu mu şimdi çocuğa?” diye düşünüp duruyorum.

Soru & Cevap

Antalya’da seni en şaşırtan şey ne oldu?

Derin Düşün-ce filminin söyleşisinde bir izleyici kalktı ve filmin yönetmenine ağır ithamlarda bulundu. Halkın direk filminin yönetmenine ağır bir tepki vermesi çıplaklığımı çok hissettirdi bana. 3 gün sonra ben de çıkacaktım oraya. Halkın dilinin kemiğinin olmadığını da gördüm orda. “Bunu nasıl yaparsın” diye şeklindeki bu çıkış beni çok korkuttu.

Hayatta seni en şaşırtan şey ne oldu?

Küçük hesaplar beni çok şaşırtıyor. 60-70 yıllık kısacık bir insan hayatı ama hiç ölmeyecekmiş gibi hesaplar kitaplar yapan insanlar. Ölüyor olmaktan çok mutluyum ben. İyi ki ölüm var ve iyi ki insanoğlu bir şekilde ölüyor. Yoksa bu kadar kısa bir yaşamda bu kadar iktidar mücadeleleri, küçük hesaplar, tüm bunların sonunun boş olduğunun görülememesi şaşırtıyor beni. Politik bir cevap değil bu inanın. İnsanların birbirini bu kadar ezmeye çalışması şaşırtıyor beni.

1 YORUM

  1. Tersninja’yı okumak hep keyifli. Fakat keşke “özürlü” kelimesinin özürlü bir kelime olduğunu artık yazı yazabilen herkes idrak etse ve “engelli” kelimesinin yaygınlaştırılması için çaba sarf edilse. Zira engelliler, bu hastalıklı kelimeyi hak etmiyorlar…

CEVAPLA