Kapıya doğru yönelmişti ki aklına biraz önce yemek yaptığı tencere geldi. Mutfağa doğru geçti, içerisinde yemek artıkları olan tencereyi suya tuttu ve duvarındaki kurumuş sebzeleri kaşık yardımıyla çıkardı. Bir soğan parçası inat ediyordu gitmemek için ancak o da çabalayan biriydi. Ha gayret şimdi gidecek, işte gidiyor ve gitti. Işığı kapattı. Portmantoya döndü ve ne giyeceğini düşündü. Her ne kadar bahar gelmiş ve gün boyu güneş açmışsa da gecenin serinliğine güvenmiyordu. Ne giymeliydi! Ne giymeliydi!! Ha işte, hâkî ceketi gözüne kestirdi. Eli cekete gitti ancak tereddüt etti, onun yerine malum ceketi aldı, karısı hiç sevmezdi, yakası yünlü ve beyaz renkli. Karısı yokken sıra hep ona gelirdi. Kapıyı açtı, kahverengi botunu giydi, ceplerini kontrol etti, anahtarı almıştı.

Hava nispeten serindi. Ellerini ceplerine soktu ve umarsızca havlayan komşu köpeğine aldırış etmeden karanlıkta kayboldu. Bir an geçmişti ki sokak lambasının altında yeniden belirdi. Bir şarkı mırıldanıyordu, bir çiftin geldiğini görünce hemen kesti. Sessizce yürümeye devam ederken aklında birden zambaklar peyda oldu. Hani bir zaman önce yürürken fark ettiği, yolun kenarında açan zambaklar. Hala hayret ediyordu, kaç gün önce görmüştü ama yine de inanamıyordu. Zambak bu canım, yol kenarında açar mı hiç diye söylenmişti de karısından okkalı bir zılgıt yiyince kesmişti söylenmeyi. Yaklaştıkça heyecanı artıyordu. Biraz sonra ordaydı fakat o da ne mavi bir otomobil o güzelim zambakların önüne park etmemiş miydi? Olur gibi değil. İçi burkuldu ama elden ne gelir gecenin bir saati. Yürümeye devam etti.

İnsanoğlu ne nankör. Biraz önce zambaklara dertlenirken bu sefer de hatırına evi düşmüştü. Nereye kadar yürüsün, nerden dönsün, bunlara kafa yordu. Şu köşe başı fena değil gibi dedi ama köşe başına gelince onu kesmedi. İyisi mi biraz daha dedi. Yürüdü, yürüdü, yürüdü. Tepeye gelince durdu, gözünü ufka dikip belli belirsiz ışıkları yanan evleri seyretti. Son günlerde hep böyle yapıyordu, zambaklar ne alemde diye evden çıkıp yine şehri seyre daldı. O evlerde kimler vardı, ne konuşuyorlardı, neye gülüp neye ağlarlardı?

Saat ilerliyordu, eve dönüş vakti demekti bu. Bu saatte dışarda çok kalmamak gerek, neme lazımmış. Hızlıca indi tepeden. Dar ağacını andıran o belli belirsiz metal direğin oradan geçerken içi ürperdi, hiç alışamamıştı. Durakta bekleyen taksici yalnızdı bu sefer. Hafifçe başını eğdi ve konuşmadan yoluna devam etti. Adımlarını hızlandırdı. Park yerli yerinde miydi tekrar görmek istiyordu. Gerçi dört gün önce görmüştü ama dünya hali belli olmaz dedi. Parka yaklaşınca karanlıkta belirsiz bir gülümseme geldi suratına. Neredeyse eve gelmişti. Tekrar tacizkar bir havlama. Ne çok köpek var dedi. Eve yaklaştıkça nefes alışı hızlandı, her gün bu yolu yürürdü ama engel olamazdı kendisine. Sona geldikçe bitirmeye olan gayreti galebe çalar onu nefes nefese bırakırdı. Rutin değişmedi. Anahtarı aradı ceplerinde ve kapıyı açtı. Sokak lambasının loş ışıkları pencereden salona vuruyordu. Komşunun köpeği hala havlıyordu.

Bu filme puan verin
Bu yazıya puan verin

HENÜZ YORUM YOK