Bu Hafta Vizyona Giren Filmler (16 Kasım 2012)

Bu hafta son dakika değişikleriyle vizyona giren film sayısı üçe düştü. 19. Altın Koza Film Festivali’nden En İyi Senaryo başta olmak üzere beş ödülle dönen Pelin Esmer‘in yeni filmi Gözetleme Kulesi kuşkusuz bu haftanın en tercih edilesi filmi. Dağ, Nefes’in ardılı bir savaş-draması olarak dikkat çekerken; başımıza saran Alacakaranlık serisinin -nihayet!- son halkası Alacakaranlık Efsanesi: Şafak Vakti 2 haftanın son filmi… Herkese iyi seyirler…

Gözetleme Kulesi

 

Yönetmen: Pelin Esmer

Senaryo: Pelin Esmer

Oyuncular: Olgun Şimşek, Nilay Erdönmez, Menderes Samancılar

Yapım: 2012 / Türkiye / 100 dk.

 

Geçtiğimiz haftalarda vizyona giren Yeşim Ustaoğlu’nun son filmi Araf’ta bir otobüs mola tesisinde çalışan alt-sınıftan bir genç kadının, bir kamyoncu ile girdiği ilişki sonrasında hamile kalması ve bunun sonucunda topluma karşı verdiği mücadele konu alınıyordu. Pelin Esmer’in 11’e 10 kala’dan sonraki ikinci uzun metraj denemesi Gözetleme Kulesi de hemen hemen aynı izlekten yol alıyor.

Yine bir mola tesisi benzeri bir yerde çalışan alt-sınıftan genç bir kadın olan Seher (Nilay Erdönmez) hamile kalıyor filmde; ama Araf’takinden farklı olarak bu sefer bir yakın akrabasından. Ne var ki, Gözetleme Kulesi odağını tam olarak ensestin aile yapısı üzerinde yarattığı çatırdamaya çevirmiyor, 2010 yılında izlediğimiz Atlı Karınca gibi. Filmin temelini daha çok insanın egemen ahlak içindeki onulmaz yalnızlığı ve bu ahlak yapısına karşı giriştiği mücadele oluşturmuş.

Seher’in trajedisi, bir trafik kazasında bütün ailesine kaybetmiş ve yangın gözetleme kulesine bir nevi sığınmış Nihat’ın (Olgun Şimşek) trajedisinin paydaşı olup çıkıyor ilerleyen dakikalarda. Hayat tarafından bir kıyıya bırakılmış bu iki karakter, bir tepede birbirlerinin üzerinden geçmişleriyle yüzleşirlerken; diğer yandan da toplumun yüzeyin altına ittiği saiklerin bireylerde patlama yapmak suretiyle açığa çıktığı anlarla baş başa kalıyoruz.

Gözetleme Kulesi, incelikli dramatik çalışmasından tutun da Özgür Eken’in olağanüstü pastoral görüntülerine; Olgun Şimşek ve Nilay Erdönmez’in kapsamlı oyunlarından, Pelin Esmer’in yetkin yönetimine kadar dört dörtlük bir deneme deyiş yerindeyse. Daha önce sinemamızdan kadın sorununa sosyolojik açıdan bu kadar doğru yaklaşan bir film çıkmamıştı.

Ercan Dalkılıç [xrr rating=4/5]

Aslında sinema büyüsünün tüm harcı arka fona yansımış gibidir Gözetleme Kulesi‘nde… Sislerle yıldırımlar arası seyreden kadersiz hayatlar ve dipsiz bir göle mahkum edilmişçesine duran insanoğlu. Dünyanın ilk kuruluşunu bile anımsatacak suskun bir itilmişliği kameranın yansıtabilmesi az şey midir? Buna bir de toplumsal yaraların en büyüğü aile içi cinsel suçu ekleyin!

Gelin görün ki Gözetleme Kulesi, güzel fotoğrafları olan bir albüm seyrinde…. Minimal sinemanın kaygı tutmaz telaşsızlığını bir yana koyun, perdede Seher’in (Nilay Erdönmez) 9 aya endekslenemeden doğurduğu ‘nur topu’na da kafayı takmayın, Nihat’ın (Olgun Şimşek) gizemli duran geçmişini çevre merkezdekilerden bir meslektaşına telsizde apansız dökülüvermesini de unutun! Bunları yapabiliyorsanız sizi çok tartışmalı bir final bekliyor. Seher’in kapanış sözleri, ensest ilişki kurbanı bir bebeğin geleceği ve onu kurtararak iyilik yapıp yapmadığı sorgulanır hale gelen Nihat’ın durumu karşımıza çıkıyor ki, film bizi dipsizliğe itmeye yeltenen bir tuzak gibi duruyor. Tuzak diyorum, çünkü Nihat’ın yardımı, artık ters tepmiş bir günah çıkarmadır! Genç adamın geçmişinde kalakalmış o bir anlık dalgınlık ailesini yok etmiştir, buna itirazımız yok! Ama, Gözetleme Kulesi sığınılmış bir adadır, bedeli peşin ödenmiş bir Robinson Crusoe münzeviliğidir Nihat’ın yaşadığı… Onun suratına vurulacak “hatalısın” suçlaması, kimse kusura bakmasın araçların arkasında yazan “hatalıysam şu numaraya bildirin” yazısı kadar bile insani değildir!

Gözetleme Kulesi, Anadolu’da saklanıp, gizlenen kadın trajedilerinden en büyüklerinden biri olan aile içi cinsel istismarını anlatırken isyanını sakınmamış… Ama madem ki kör kuyularda merdivensiziz, kendi adıma insanlık ruhunun yanında yer alıp yeniden inşaasının gerekliliğini savunuyorum…

Yönetmen Pelin Esmer, ilk filmi 11’e 10 kala‘yı aratıyor. Zengin karakter ve öykülemenin bu filmde çok geride kaldığını söyleyebiliriz. Gözetleme Kulesi, kısa metrajla daha vurucu anlatılıp masaya kartların daha açık ve doğrudan koyulabileceği ortamdan vazgeçip uzun metrajlı sinema filmine yelken açmış gibi sanki! Seher’in ve Nihat’ın bir Gözetleme Kulesi’nde denk düşen buluşması minimal anlayışın müzikten nasiplenmemiş tavrıyla da izleyicisini aç bırakıyor… Dipsizgöl, dinliyor dinlemesine, ama kadersizliğin ve kadın olmanın, ilkelliğin kapanına sıkışmasını anlatırken savurduğu taşların doğru yere isabet ettiği tam olarak söylenemez!

Barış Bardakçı [xrr rating=2/5]

***

Dağ

[xrr rating=2/5]

Yönetmen: Alper Çağlar

Senaryo: Alper Çağlar

Oyuncular: Çağlar Ertuğrul, Ufuk Bayraktar, Fırat Doğruloğlu

Yapım: 2012 / Türkiye / 90 dk.

Militarist mi yoksa antimilitarist mi olduğu konusunda tartışmalar yaratan Nefes: Vatan Sağolsun‘un aksine Dağ hangi tarafta olduğunu açık seçik ilan ediyor. “Bir ölür bin dirilir” tanıtım cümlesi ile Türk ordusuna selam çakan film, militarizmi kutsuyor kutsamasına ama güçlü görselliği ile basit bir propaganda filmi olmadığının da altını çiziyor. Nefes…‘in aksine büyük bölümü dış cephede ve karlı dağda geçen filmin en büyük kozu da görüntü yönetimindeki başarısı. Sadece iki karakterle ve el değmemiş doğada çekim yapmanın avantajı iyi kullanılmış filmde.

Karakter bazında da olumlu şeyler denediğini söylemek mümkün Dağ‘ın. Gariban ve cezalı uzun dönem er ile hali vakti yerinde, hayatındaki en büyük heyecanı sevgili değiştirmek olan kısa dönem çavuş arasındaki çatışma, geriye dönüşlerle hem iyice bileyleniyor hem de ‘mevzu vatanı korumaksa gerisi teferruattır’ söylemiyle milliyetçi damara kan pompalıyor.

Diyaloglarda da motto çıkartmak hedeflenmiş gibi… “Şimdinin kadınları erkeğinin askere gitmesiyle gururlanmıyor” ya da “Düşmanı ancak öldüğünde kendimize benzetiyoruz” gibi vecizelerden bolca mevcut filmde… Senaryonun en facia kısmı ise “Bize niye yardım ediyorsunuz komutanım?” sorusuna ‘acıların çocuğuyum’vari cevap… Oyunculara baktığımızda ise Jake Gyllenhaal havalarındaki Çağlar Ertuğrul’un filmin yıldızı gibi duran Ufuk Bayraktar’tan rol çaldığını söylemek mümkün.

Yönetmen Alper Çağlar, soyadını verdiği Oğuz karakteri ile kendi kuşağını mı eleştiriyor yoksa kendisiyle kişisel bir hesaplaşmaya mı giriyor ya da her iki seçenek mi geçerli, bilinmez… Ama Dağ‘ın, Nefes: Vatan Sağolsun‘dan sonra açılan ‘asker draması’ açığını doldurmayı hedeflediği kesin. Şehit haberlerinin her geçen gün arttığı bu günlerde gişede hatırı sayılır bir rakama ulaşacağı da…

Müjde Işıl

 ***

Alacakaranlık Efsanesi: Şafak Vakti 2 (The Twilight Saga: Breaking Dawn 2)

[xrr rating=1/5]

Yönetmen: Bill Condon

Senaryo: Melissa Rosenberg (Stephenie Meyer)

Oyuncular: Kristen Stewart, Robert Pattinson, Taylor Lautner

Yapım: 2012 / ABD / 112 dk.

Klasik vampir hikâyesine ‘ergen romantizm’ aşısı yaparak kendine farklı bir yol çizen Alacakaranlık serisi, nihayet sona erdi. Hatırlanacağı üzere, Stephenie Meyer‘in çok satan romanlarından beyazperdeye uyarlanan serinin final bölümü, daha çok ‘ekmek’ yiyebilmek için ikiye bölünmüştü. Geçtiğimiz yıl gösterilen ilk bölümde, sessiz ama havalı vampir Edward ile kararsız, üzgün ve de süzgün esas kız Bella, nihayet dünyaevine girmişti. Bella’nın hamileliği genç çiftin evliliğini zorlu bir sürece sokmuştu. Malum, baba vampir olunca bebek de ‘normal’ olmuyor!

Son film, Bella’nın doğumdan sonra gözlerini açmasıyla başlıyor. Bella, bir vampir olarak yeni hayatına, biraz zorlansa da, çabuk alışıyor. Renesmee adını verdikleri kızları da yarı insan yarı vampir halleriyle dikkat çekiyor. Ancak, kendilerine Volturi diyen, ‘Dünya Vampirlerini Koruma ve Kollama Federasyonu’ hüviyetindeki birlik, Renesmee’nin vampir nesli için bir tehdit olduğunu düşününce işler değişir. Aro liderliğindeki ‘derin’ vampir birliğinin Renesmee’yi öldürmek için yola çıktığını duyan Edward ve arkadaşları, dünyadaki vampir eş-dostlarına haber uçurarak ‘birlik ve beraberlik çağrısı’ yapar. Büyük buluşmaya kısa bir süre kala iki taraf da vampir saflarını sıklaştırmış; herkes nefeslerini tutup ‘vampir derbisini’ beklemeye koyulmuştur.

Bill Condon’un yönettiği Alacakaranlık Efsanesi: Şafak Vakti Bölüm 2‘nin iki güzel yanı var. Birincisi, Edward ile Bella çoluk çocuğa karışıp aile kurduğundan mıdır nedir; melankolik halleri azalmış, süzgün ve baygın ergen bakışları törpülenmiş. Dolayısıyla karakterler daha ‘çekilir’ hale gelmiş! İkinci ve daha esaslı güzellik ise Volturi cephesinde filme dâhil olan hatırı sayılır oyuncular. Özellikle Aro rolündeki Michael Sheen ile Dakota Fanning‘in varlığı, oyuncu kalitesini bir hayli yükseltiyor.

Bir ‘sinemasever’ olarak bu iki unsur dışında filmde bir güzellik arıyorsanız, ya Alacakaranlık serisinin ergen romantizmine tutulmuşsunuzdur, ki ona henüz çare bulunamadı. Ya da, serinin daha önceki filmlerini izlememişsinizdir. İkinci grupta yer alanları bahtiyar sayabiliriz. Fakat günümüzde bu tür bahtiyarlıkların çok uzun sürmediğini de üzülerek söylemek gerek.

Ali Koca

Bu filme puan verin
Bu yazıya puan verin