Vizyon-tele

Hafta hafta vizyona çıkan filmler...

Afro-Amerikan yönetmen Lee Daniels’i, 82. Akademi Ödülleri’nde 6 dalda Oscara aday olup ‘En İyi Uyarlama Senaryo’ ve ‘En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu’ dallarında zafere ulaşan Acı Bir Hayat Öyküsü (Precious: Based on the Novel Push by Sapphire) filmiyle tanımıştık. Acı Bir Hayat Öyküsü, Amerika’daki Siyahların gündelik ve toplumsal sorunlarını yansıtmaya, bunlar üzerine kafa yormaya çalışan bir filmdi. Daniels, dördüncü uzun metrajı Başkanların Hizmetkarı (The Butler) ile yine Amerika’daki Siyahların hikayesine bir çentik atıyor; ama bu sefer 1926’dan başlayıp günümüze, Obama iktidarına kadar uzanan ve açıkça Amerika’daki ‘Siyah Açılımı’nı güzelleyen bir eser karşımızdaki. Bir anlamda, Amerika’daki siyahi mücadele tarihinin panoramasını da sunuyor diyebiliriz film için.

İç Güvenlik” (“Die innere Sicherheit”), “Yella” ve “Hayaletler”den (“Gespenster”) mürekkep ‘hayalet üçlemesi’yle tandığımız TV kökenli Christian Petzold’un geniş kitlelerce tanınmasını sağlayan film, geçtiğimiz yıl gösterilen ve hayli beğeni toplayan Gümüş Ayı’lı “Barbara” olmuştu. Türkiye ilkgösterimini 34. İstanbul Film Festivali’nde yapan Petzold’un, Hubert Monteilhet’in romanından uyarladığı yeni filmi “Yüzündeki Sır” (“Phoenix”) bu hafta salonlarımıza konuk oluyor.

Sığınak (Take Shelter) yepyeni bir film ama hissettirdikleri, düşündürdükleri yeni değil. Tabiî ki birçok kez çeşitli ruh durumlarının dışavurulduğu öyküleri izledik. Bunları neden – sonuç ilişkilerine göre yorumladık. Hatta çoğunlukla anlatılan öykünün tekillikten çıkıp çoğulluğa evrildiğini anlattık durduk. Dolayısıyla özellikle paranoya kavramı ve hali etrafında dönen bir filmin sadece o hastalıktan / durumdan muzdarip kişiyle bağlantılı olmadığını daha geniş bir çerçeveye yayıldığını bilmek bu tarz filmleri izlemeye başlarkenki ön kabulümüz.

Yönetmenliğini Fatih Akın’ın üstlendiği “Tschick” (Elveda Berlin), Maik ve Andrej ‘Tschick’ Tschichatschow’un heyecanlı hikayesini beyazperdeye aktarıyor.

"Kitabı daha iyiydi" okuduğumuz, sevdiğimiz bir romanın filmini izledikten sonra en sık kullandığımız cümle olabilir. Kitapla kurduğumuz bağ, karakterler için zihnimizde yarattığımız imaj ve kişisel hafızamız ışığında şekillenen görsellerin sinemacılar tarafından iyi ya da kötü ama başka türlü yorumlanması; izlediğimiz filmden tatmin olmamızı engeller. Son on beş yılın üstün sinema diliyle kotarılmış Yüzüklerin Efendisi serisi gibi işleri bile kitabın fanatiklerini tam memnun edememişken Ateşi Yakalamak için "kitabından iyi film" demek fazla iddialı gelmemiştir umarım.

Jon Lucas - Scott Moore ikilisinin bildiği bir şey varsa o da kontrollü bir karmaşa yaratmak. Etrafına yerleştirdiği tiplerle hayatını zaten patlama noktasında yaşayan...

Nasıl Fransa, İtalya, Kuzey ve Doğu Avrupa’dan iyi örneklerin olmadığı bir festival izleyiciyi tatmin etmiyorsa, İran sinemasının da eksikliği kendini belli ediyor. Fakat İran...

herkesi bir şekilde kendine hayran bırakabilecek tür filmleri de yok değil. İşte yazımızın başlangıcında sözünü ettiğimiz bilimkurgu türüne yakınlığı ile kendini bekleten, fragmanlarından bile teknik açıdan ne denli başarılı olabileceğini çoğumuza söyleten bir film çıktı karşımıza: Gravity (Yerçekimi)

Sıra dışı karakterlerin sıradan hikayelerini anlatmasıyla bilinen Tim Burton’dan daha uygun bir isim olamazdı “Miss Peregrine’s Home For Peculiar Children” (Miss Peregrine’in Tuhaf Çocukları)...

Karanlık bir gelecek vurgusu, özellikle 2. Dünya Savaşı’nın ardından edebiyat veya sinema tarihinin çeşitli dönemlerinde karşımıza çıkan temel olgulardan biri haline gelmişti. Nazi soykırımı ve totaliter rejimlerin ortama egemen olmada gösterdiği başarıdan ilham alan bu bakış, Açlık Oyunları'nın (The Hunger Games) da çıkış noktalarından sayılabilir.

6 filmlik dolu bir vizyon haftasına giriyoruz. Ama seçeneklerin çeşitliliği kaliteye yansımıyor maalesef. Buna rağmen Tilda Swinton'ın döktürdüğü Benim Adım Aşk ve leziz bir süper kahraman parodisi olan Megazeka seyirciyi tatmin etmeye yetecektir. Hepinize iyi seyirler...
Ad