“Onların Bruce Lee’si varsa, bizim de Sonny Chiba’mız var!“ diyordu Japonlar 1970’lerde göğüslerini gere gere. Tamam, bu lafı ben uydurdum, itiraf ediyorum. Ama hedefinin çok da uzağına düşmeyen bir atış olduğu konusunda da ısrar ediyorum. Öyleyse vurdu kırdı kategorisindeki filmlere, bu hafta Sonny Chiba’nın klasiklerinden biri olan Shôrinji Kenpô’yu (The Killing Machine) eklemeye hazır olalım.

Tuğba Keleş

1975 tarihli film, Noribumi Suzuki tarafından yönetilmiş. Açıkçası yönetmeni tanımıyorum ama başka hangi filmleri yönetmiş diye şöyle bir bakınırken, tanımama nedenimin gayet doğal olduğu, yönetmenin genellikle pinku (Japon erotik filmleri) filmler çekmesi dolayısıyla ortaya çıktı. Pinku’yu da Allah sahibine bağışlasın diyerek (birkaç örnek yazmak istiyorum aslında) kaldığımız yerden filme dönelim.

Bu film, gerçek bir hayat hikâyesine dayanıyor; Shôrinji Kenpô dövüş tekniğinin kurucusu Doshin So’nun yaşam öyküsüne yani. Usta Doshin So’yu canlandıran Sonny Chiba’nın, gerçek bir dövüş ustasını canlandırdığı diğer filmler arasında, 1977 tarihli Kyokushin Karate ustası Masutatsu Oyama’yı canlandırdığı Kenka Karate Kyokushinken (Champion of Death) ile devam filmi niteliğinde yine aynı ustayı canlandırdığı Kyokushin Kenka karate Burai Ken (Karate Bear Fighter, 1977) var. Gerçek anlamda efor sarf ettirecek her türlü harekete karşı olan bünyeme rağmen söylemek gerekirse filme adını veren dövüş tekniği, temelinde Shaolin kung fu’su barındıran ve wiki’den arakladığım kadarıyla “Ruh ve beden ayrı değildir, hem beden hem de ruh eğitilmelidir,” diyen bir kişisel gelişim ve savunma sporu. II. Cihan Harbi sonrası ortaya çıkan teknikle ilgili filmden çok güzel ve özel örnekler yakalanabilir.

Filmin başlangıcında Mançurya’da düşman topraklarda askeri vazifesini yerine getiren gururlu ve milliyetçi genç Doshin So’yu, Japonya’nın yenilip, geri çekildiği haberi çok etkiler. Japonya’ya dönene kadar esir kampları ve dönüş yolunda gördükleri zorluklar da bu delikanlının hayattaki rolünü belirlemesine yardımcı olur. Vatanına döndükten sonra da gördükleri de insanın içinin ısıtan şeyler değildir, ama So fakirlik ekseninde, özellikle açlıkla mücadele eden insanlara yardım için çoktan kolları sıvamıştır. Özellikle kimsesiz çocuklar için aşçılık yapar, aş için kendini satmak zorunda kalan genç bir kızı kurtarır, “kötü adamların” (kimi durumda Amerikan askerleri dahil) haksızlıklarına karşı kendini ve aciz insanları korumak için şiddete başvurmaktan çekinmez ve sonunda aradığı belayı bularak hapse atılır.

Sakat bıraktığı Amerikan askerleri sebebiyle girdiği hapishanenin babacan müdürü tarafından kaçmasına göz yumulan So, çocuklarına ve kurtardığı genç kıza veda edip Osaka’ya giderek burada dövüş okulunun temellerini atan So’nun yeni hayatını kurması elbette o kadar kolay olmayacaktır. Zira halkın zayıflığından güç alan kötü adamlar, gitgide güçlenip, sağa sola sarktıkça karşılarında Doshin So’yu bulacaklardır. Hafiften bir savaş sonrası yakuzanın temellerinin nasıl atıldığının da sinyallerini veren film, So’nun Mançurya’da iken öğrendiği Shaolin Kung fu’sunu kendine has bir teknik haline getirmesinin ve okulunu oluşturmasının hikâyesini anlatırken biraz ağlak bir ton tutturmayı da ihmal etmemiş.

Filmin dövüş koreografisine diyecek yok. vurduğu vurduk, kırdığı kırdık bir karakter olarak tekniği son derece etkili kullanan Sonny Chiba’ya da. Yalnız her duygusal sahnede “ver müziği, ver müziği” diyen kişiye bir çift lafım olacak. Ama bu sularda seslendirmem sansüre sebep olabilir. Olsun, ben içimden saydım zaten. Aslında ufak da bir itiraf yapmam gerekirse; bu film çok acıklı be dostlar. Harbiden de gözümden iki damla yaş gelmediyse ne olayım! Ama oldukça ağlak bir seyir izlerken, iki saniye içinde So’nun, kötü adamlardan birinin çok afedersiniz penisini koparması ve köpeklere yem etmesi gibi sahneler insanda “Ulan, ağlayayım mı, güleyim mi bilemedim,” hissi uyandırıyor. Daha doğrusu iki saniye önce döktüğünüz gözyaşınıza yazık oluyor. Temelde savaş sonrası insanların durumlarını gülünç olarak nitelendirmek söz konusu olamaz zaten ama bir öyle bir böyle olunca duygulanım manyağı olmak da kaçınılmaz.

Film aslında insanın “erkeklik” duygularıyla oynayarak (kız olmanız bir şeyi değiştirmez) galeyana getiren ve sokakta karşılaştığınız ilk olumsuz duruma müdahale etmenizi sağlayacak kadar etkili. Ben çevremdekilerin üstünde denedim, oradan biliyorum. Peki elde ne var, sayalım: Dövüş filmlerinin merkezindeki dövüş okulu, her ne kadar düşman okul sayıca kalabalık olarak yoksa da baharat olarak katılmış birer judocu, hayattaki güçlüklerin üstesinden gelmek için kendini dövüş sporuna verme, birlik olabilmek için önce “bir” olmayı öğrenme, kazanmadan önce hayatta bazı şeyleri kaybeden karakterler (film ekseninde özellikle savaştan kaynaklı kayıplardır bunlar) gibi özellikler filmi tipik bir dövüş filmi kategorisine sokar. Ama Japon dokunuşuyla film, aynı zamanda savaş sonrası birlik olan Japon halkı gibi nice unsurları da arka planda işleyerek yer yer steril bir dram tadı da aldırmayı başarır.

Bu haftaki sanal dövüş sporumuzun da sonuna geldik. Daha nice Sonny Chiba filmlerinde daha birlikte ter atmak umuduyla…

Shôrinji Kenpô
The Killing Machine

Yönetmen: Noribumi SuzukiSenaryo: Isao Matsumoto

Oyuncular: Sonny Chiba, Yutaka Nakajima, Makoto Satô

Yapım: 1975, Japonya, 87dk.

 

 

 

 

İlk yayınlanış tarihi 17.03.2011.

Paylaş

HENÜZ YORUM YOK