BİZİ TAKİP ET...

Sitede ara...

Aslı Ildır

“İncelikli” Bir Dehşet: Barbarian

Bodrumdaki ucu görünmeyen ve sürekli uzayıp giden tüneller, kadına şiddetin “uçsuz bucaksız” tarihiyle paralel olarak resmediliyor.

Senenin sürpriz korku filmlerinden Barbarian, genç yönetmen Zach Cregger’ın tek başına yönettiği ilk uzun metrajı. San Diego Comic-Con’daki gösteriminden sonra hem eleştirmenlerin hem de seyircinin ilgisini çeken film, neredeyse tüm beklentilerinizi boşa çıkaran ve bunu çok doğal bir şekilde yapan, tuhaf bir anlatı yapısına sahip. Korkunun pek çok alt türü arasında gezinen filmin Evil Dead’den Texas Katliamı’na, Avusturya yapımı kült korku Angst’tan Gaspar Noé imzalı Irreversable’a geniş bir sinemasal referans dünyası var. Yönetmen bir röportajında günümüz korku sinemasının yükselişi ve “saygınlık kazanmasıyla” ilgili olarak sıkça kullanılan “elevated horror” (yükseltilmiş korku) kavramına inanmadığını söylüyor. Bu kavram, son birkaç yıl içinde özellikle Jordan Peele, Ari Aster ve Robert Eggersgibi yönetmenlerin filmlerinden -özellikle de A24 yapımlarından- bahsedilirken kullanılıyor. Bu etiket, metaforik anlatımları, güçlü estetik dünyaları ve politik arka planlarıyla öne çıkan bu filmleri, tür olarak “korkudan” şimdiye uzak durmuş olan daha genel bir izleyici kitlesine pazarlamanın da bir yolu elbette. Bu kavramın indirgemeci yaklaşımına karşı çıkan Creggergibi yönetmenler ise korku türünün tarihsel olarak ve yapısı gereği zaten politik olduğunu, estetik olarak pek çok yaratıcı ve yıkıcı olasılığa açık olduğunu söylüyor. Bu anlamda Barbarian’ın bir tür “elevated horror” taklidi yaparak başladığını, ancak uzunca bir ilk bölümden sonra -“bir A24 filminden” beklediğimiz hiçbir şeyi vermeyerek- bambaşka bir filme dönüştüğünü söyleyebiliriz. Gitgide hem tarihsel olarak korku türünün hem de toplumsal cinsiyet üzerine kurduğu anlatısının en derinine -bodrumun en alt katına, en uçtaki odaya- giren film, seyircisi sürekli diken üstünde tutuyor.

Film, Tess isimli bir kadının iş görüşmesi için gittiği Detroit’in ücra ve terk edilmiş bir banliyösünde açılıyor. Banliyöde, olmaması gereken yerde siyah genç bir kadın, fırtınalı bir hava ve sürekli kadının telefon ekranında ismi beliren ve kadını ısrarlı bir şekilde arayan bir erkek. Ara ara korkunç kadın çığlıklarının da duyulduğu bu açılışla birlikte, final kızıyla (final girl)[1] tanışmış oluyoruz. Film boyunca göremediğimiz fakat hikâyesini dinlediğimiz, sistematik taciz ve tecavüze uğramış pek çok kadının belli belirsiz çığlıkları burada olduğu gibi ara ara kadraja sızıyor. Bastırılamamış, bir şekilde çatlaklardan sızmanın yolunu bulmuş bu sesleri sadece seyirci duyuyor, çünkü bu bir hayalet hikâyesi değil. Tess’in final kızı olarak hayatta kalışının ise, tüm bu çığlıkların bir intikamı olması adına farklı bir anlamı var. Cregger, final kızı figürüyle, cinsel şiddete uğrayan kişiler için de kullanılan “survivor” yani “hayatta kalan” ifadesi arasında bir bağlantı kuruyor. Tess’in mücadelesinin ve hayatta kalışının, filmde çığlıklarını, isimlerini ya da hikâyelerini duyduğumuz tüm hayatta kalanlar ve kalmayanlar adına bir işlevi var.

[1] Korku türünde, özellikle de slasher filmleri için kullanılan ve filmin sonunda hayatta kalan karaktere verilen isim.

Barbarian

Sürekli Tetikte

Filmin “elevated horror” gibi başladığı ilk bölümüne geri dönersek, Cregger burada filmin neredeyse ilk 40 dakikasını, sonunda boşa çıkacak bir gerilim öğesi üzerine kuruyor. Tess’in kiraladığı Airbnb’nin Keigh isimli bir adama daha kiralandığını öğreniyoruz. Keigh, dışarıda kalmaması için Tess’i içeri davet ediyor. Keigh karakterini daha önce Stephen Kinguyarlaması It’teki şeytani palyaçoyu canlandıran, Bill Skarsgård canlandırıyor. Bu oyuncu seçimi oldukça isabetli, çünkü seyircinin zihnine Keigh’in tekinsizliğine dair hikâye dünyasının dışından gelen bir ipucu yerleşmiş oluyor. Yönetmenin Tess’in Keigh’ye güvenemeyişi üzerinden yarattığı gerilim atmosferiyle de birleşince, sürekli tetikte olduğumuz bir ilk bölüm izliyoruz. Kahramanımızın başına bir iş geleceğinden; ne kadar dikkatli olursa olsun bu çok kibar görünümlü, “temiz yüzlü” müzisyenin tuzağına düşeceğinden emin gibiyiz. Tess gibi biz de sürekli tetikteyiz. Ve karakterin kendi de dile getirdiği gibi, tetikte olmasının aslında tek nedeni ise çok basit: Tanımadığı bir erkeğin evinde kalmak zorunda kalan yalnız bir kadın olması.

Bu ilk bölüm, klasik bir korku yapımına -özellikle de filmin ilerleyen bölümlerde referans verdiği Evil Dead gibi splatter filmlerine- oranla çok daha “incelikli” bir anlatıya sahip. İncelikli kelimesini burada tırnak içinde kullanmamın sebeplerinden bir tanesi, bu sıfatın özellikle “elevated horror” filmlerini övmek için sıkça kullanılan bir ifade olması. Bu ilk bölüm, seyirciyi şok etmeyi değil germeyi amaçlayan, detaylar ve imalar üzerinden kurulan bir gerilime sahip. Ancak filmin ikinci bölümü, yani Tess’in kaldıkları evin bodrum katındaki tuhaf kadınla (yani filmin görünüşteki “canavarıyla”) karşılaştığı kısım, ilk bölümdeki “inceliğin” sadece bir taklit, seyirciyi tongaya düşürmek kullanılan bir yöntem olduğunu kanıtlar nitelikte. Çok daha gündelik detaylarla ve günümüzün estetiğinde başlayan film, Tess ve Keigh’in bodrum katına inişiyle bir anda hiç beklenmedik bir korku biçimine dümen kırıyor. Bu şekilde modern döşenmiş bir evin altında görmeyi beklemeyeceğimiz, 1980’lerden kalma ve içinde pek çok kadının hapsedilip işkence gördüğü bir mahzen burası. Tess, daha derinlere girmeden bodrumun girişinde bir oda görüyor. Burası, daha önce Thesis ve Videodrome gibi filmlerde de konu edilen ve ismine “snuff film” de denilen işkence videolarının çekildiği, duvarda kan lekeleri olan, küçük ve tekinsiz bir oda. Filmin ikinci yarısında olaylara dahil olan ve cinsel şiddet faili oyuncu karakteriyle de birlikte düşününce, yönetmenin aynı zamanda Hollywood’un ve film endüstrisinin mahzenlerindeki çığlıkları hatırlatmakla ilgilendiğini de söylemek mümkün.

Barbarian

Gerilimden Şoka

Cregger, Keigh’le ilgili tüm korkularımızı onu oldukça grafik bir şekilde “canavara” öldürterek boşa çıkarıyor. Filmin başka bir türe geçtiği, tüm incelikli ve gerilim üzerine kurulu estetiğini bıraktığı an da Keigh’in vahşice öldürüldüğü an oluyor. Ancak burada önemli bir detay var. Filmde Tess’in karşısına çıkan üç ana erkekten ilki olan Keigh, her ne kadar ilk bakışta diğerlerine göre masum gibi gözükse de temelinde Tess’in başını belaya sokan asıl karakter. Tess’in tavırlarını “histerik” bulduğu için onun uyarılarını dinlemeyen ve “kendi gözleriyle görmek için” bodrum katına inen Keigh, bu anlamda biraz da erkekliğinin kurbanı oluyor diyebiliriz. Keigh’in ani ölümünün üzerine düşünmeye vaktimiz kalmadan aniden bir başka erkek karaktere, oyuncu AJ’ye geçmemiz bu yüzden anlamlı.

Cregger, filmin AJ’ye odaklanan ikinci kısmında dert edindiği meseleyi çok daha doğrudan bir şekilde masaya koyuyor. Günümüz toplumsal cinsiyet ilişkilerine ilk yarı boyunca çok daha ima düzeyinde bir eleştiri getiren film, AJ karakteriyle karşımıza çok daha net bir #MeToo hikâyesi koyuyor. Tess’in kiraladığı evin sahibi olan ve rol arkadaşına tecavüz etmekle suçlanan AJ, kariyeri sonlanacağı için çok sinirli. Tess’in hayatta kalmayaçalışmaktan ve sürekli tetikte olmaktan kaynaklanan öfkesinin ve gerginliğinin yerini AJ’in pişkin erkekliği alıyor. Filmin böylesine radikal bir karakter geçişi yapması, ilk bakışta çok sert gibi gözükse de filmin geri kalanındaki gelişmeleri düşündükçe o kadar da şaşırtıcı değil. Bu andan itibaren film ne AJ’yi affetmekle ne onun kendisini affetmesiyle ne de Tess’in onu affetmesiyle zerre kadar ilgilenmeden; ancak her dönemeçte tüm bunları yapacakmış gibi yapan bir anlatı kuruyor ve sonu gelmeyen bir oyun oynuyor seyircisiyle.

Filmin yine bir başka sert karakter geçişi, bodrum katında yaşananların arka planının verildiği sekansta gerçekleşiyor. Aslında evin sahibinin 1980’lerden beri pek çok kadına tecavüz ve işkence eden, onlardan çocuk sahibi olan, daha sonra çocuklarına da tecavüz eden bir adamın mahzeni olduğunu öğreniyoruz. Hem zamanda hem de mekânda sürekli olarak derine doğru götürüyor bizi film. Bodrumdaki ucu görünmeyen ve sürekli uzayıp giden tüneller, kadına şiddetin “uçsuz bucaksız” tarihiyle paralel olarak resmediliyor. Film üç ana erkek karakteri üzerinden sürekli biçim değiştiren, daha “incelikli” ve örtük bir hale büründüğünü zannetse de hala tüm varlığıyla orada olan bir erkekliğin izini sürüyor.

Bu içerik Dijital Medya Araştırmaları Derneği’nin bir operasyonu olan NewsLabTurkey tarafından desteklenen bir medya geliştirme projesinin parçası olarak yayınlanmıştır. İçeriğin sorumluluğu tamamen Ters Ninja’ya aittir ve hiçbir koşulda Dijital Medya Araştırmaları Derneği’nin duruşunu yansıtmamaktadır.

İlginizi çekebilir...

Özel Haber

Dünya nüfusu gitgide artıyor. Küresel iklim krizi kapıda değil, çoktan hayatımızda. Peki ya doğacak her bebek için bir yaşlının ölmesi gerekse? Türkiye sinemasında eşi...

Aslı Ildır

“İnsanları sevmek, onlara yardım etmek, hiçbir ayrım gözetmeden, kim ve nasıl olursa olsun…”

Aslı Ildır

“Hayır, bu Marilyn’in gerçek hikâyesi değil, bu sadece yeniden hayal edilmiş bir versiyonu, çünkü ona dair gerçeği kimse bilemez."

Advertisement

tersninja.com (2008-2022)

  • Bizi takip et


Notice: ob_end_flush(): failed to send buffer of zlib output compression (0) in /home/tersninja/public_html/wp-includes/functions.php on line 5279