BİZİ TAKİP ET...

Sitede ara...

Tanju Baran

Yeni Türkiye’ye Veda: Kurak Günler

I.

Emin Alper, ilk filminden beri, politik bir sinema yapıyor, şüphesiz lakin Alper’in daha genel, tümevararak başka ülkelere ve çağlara uyarlanabilen, tümdengeldiğinde Eski Türkiye’yi kapsayan ve birçok noktada Yeni Türkiye’yle benzeştiren bir yaklaşımı vardı. Di’li geçmiş zaman kullanıyorum çünkü o tavır değişmiş durumda. Tepenin ardındaki hayali düşmanlarla başlayan, ablukalarla ve imalarla ilerleyen politik yolculuk Kurak Günler’de netleşti; artık tek bir kötü, hedef, zanlı var: Yeni Türk

iye denen garabet ve ona yol açan iktidar. Kurak Günler, baştan sona bir Yeni Türkiye alegorisi. Emin Alper de sineması da bu alegorinin dışında değil içinde konumlanıyor, gözlemci değil taraf. Dekadansın hâkim olduğu, devlet aygıtlarının ve entelijansiyanın çöktüğü bir dönemde, bir yönetmenin tavrını netleştirmesi meslektaşlarına da emsal teşkil edecek, onurlu bir duruş. Alper’in Kurak Günler’de taşraya, ülkeye, demokrasiye ve muhalefete söylediği çok şey var.

Kurak Günler

II.

Ülke sinemamızın tipik bir formülü vardır: Taşraya, dışarıdan bir devlet görevlisi gelir. Aslında gelen, devlettir. Yeşilçam’da/Eski Türkiye’de dışarıdan taşraya gelen devletin büründüğü form ise bir doktorun, kaymakamın veya öğretmenin yüzüdür. Bu yüzler, Cumhuriyet modernleşmesinin bir kazanımı olarak sunulur. Karşımızdaki, özünde, yalın bir -beyaz- kurtarıcı motifidir. Başka taşraların fakir çocukları, Cumhuriyet modernleşmesi sayesinde aydınlanmış, sınıf atlamış ve kendilerine benzeyen çocukları kurtarmak için geri dönmüştür… Eski Türkiye’nin kurtarıcı tavrı nettir ve her türlü eleştiriden münezzehtir. Küçük bir çocuğa da taşradaki okuma yazması olmayan bir yaşlıya da ulaşma becerisi sayesinde ideal bir propaganda aracına dönüşen sinema ise bu tepeden inmeci yaklaşımın bayraktarlığını yapmaktadır. Beyaz kurtarıcı motifinin Yeni Türkiye sinemasında işlenme tarzı, ülkenin ve taşranın dönüşümüyle beraber radikal bir şekilde değişti. Artık taşraya dışarıdan devlet gelmez, gelemez çünkü devlet artık taşradadır, taşradır. Cumhuriyet, AKP döneminde şehirli ve Batılı kimliğini yitirmiştir, “kasabalı” iktidarı, Türkiye’yi devasa bir kasabaya dönüştürmüştür. Yüz yıllık maceranın sonunda, taşrayı değiştirmeye çalışan devlet, taşra tarafından ele geçirilmiştir… Yeni Türkiye’de, taşraya dışarıdan gelen “devlet görevlisi” de doğal olarak bir kurtarıcı değil, kurbandır. Ekosisteme zarar veren, yok edilmesi veya dönüştürülmesi gereken bir yaban domuzudur. Bir Türkiye alegorisi olan *seçim arefesindeki* Yanıklar’a atanan, Eski Türkiye elitinin temsilcisi Savcı Emre’yi (Selahattin Paşalı), bir zamanlar Anadolu’da, ücra bir yerde görev yaparken yaşayacağı ve ileride masal gibi anlatılacak bir gece beklemiyordur artık. Yaban domuzunun sağ kalmak için önünde tek yol vardır: Bir Zamanlar Anadolu’da’nın Doktor Cemal’i gibi ciğerlere dolan toprağa rağmen dosyayı kapatmak, Savcı Nusret gibi taşra buhranına karışmak ya da Kurak Günler’in yeni devlete kusursuzca uyum sağlayan Hakim Zeynep’i (Selin Yeninci) gibi “ehlileştirilmiş” biri olmak. Kurak Günler’in çıkış noktasıysa, Savcı Emre gibi ideallerine sadık, faşizan devlete boyun eğmeyen kişilere çizilen istikamete karşı çıkmak.

Kurak Günler

III.

Yanıklar, seçimi bekliyor ve belli ki, uzun yıllardır ilçeyi yöneten Refah ve Düzen Partisi’nin koltuğu sallantıda. İnsanlar “bıkmış”. Partide de bir tedirginlik hâkim. Yanıklar’ı yönetenlere dair Kurak Günler’in net fikirleri var. Söylemleri, eylemleri ve metotları çok tanıdık, uzun yıllardır Türkiye’yi yöneten AKP’nin bir mikro örneği çünkü. Gerçek hayatta yaşadıklarımızı görüyoruz perdede. Refah ve Düzen Partisi, sistemin bir yüzü ama Kurak Günler’in diğer yüze, muhalefete dair söyledikleri ve ima ettikleri de çok ilginç. Ortada “görünmeyen” bir muhalefet var. Hiç görmüyoruz, duymuyoruz ama seçimde iddialılar. Sandıkla ilgili hesapları kitapları var. Muhalefet, eski belediye başkanının evlatlığı Gazeteci Murat’in (Ekin Koç) Savcı Emre’ye anlatmaya çalıştığı üzere, savcılığın su davasına müdahalesini veya tecavüz zanlılarını gözaltına aldırmasını hep sandık muhasebesiyle alıyor. Hangi eylemin doğru, hangi eylemin yanlış olduğu pek önemli değil, o eylemlerin sandığa yansımasına bakılıyor sadece. Muhalefeti sürekli duyuyoruz ama bir türlü göremiyoruz. Kaygıları, endişeleri, parmak hesapları var ama kendileri yok. Film boyunca şu sorulara cevap aradım: Muhalefet nerede ve temsilcileri, adayı kim? Gördüğümüz insanlardan hangileri muhalefete oy veriyor? Gazeteci Murat, evet, muhalif. Pekmez’in babası, doğru, o da mağdur. Üçüncü bir kişi? Yok. Koca kasabada muhalefette görünen iki kişi de “öteki”; biri kasabalı tarafından çocukken istismar edilmiş ve cinsel kimliği yüzünden dışlanan bir eşcinsel, diğeri ise kızı defalarca tecavüze uğramış, sosyal ve ekonomik açıdan “düşük statülü” bir Roman. İkisinin de haklı bir “bireysel” mücadelesi var fakat kişisel özelliklerinin yanında, genele yansıtabilecek kimlikleri de temsil ediyorlar. Muhalefetin en büyük iki destekçisi (adını koyarsak LGBTİ+ topluluğu ve Kürtler) bütün varlığıyla sahadayken -ve bu nedenle iktidarın hedefindeyken- muhalefetin adayı, taraftarı ve politikası yok. Hayalet bir muhalefetten ibaret. Tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi. Kurak Günler’e bakınca mevcut iktidarı ne kadar görüyorsak, bir o kadar da muhalefeti “göremiyoruz”.

Kurak Günler

IV.

Kurak Günler’i emsallerinden ayıran en büyük özelliği, demokrasinin kurumsallaşmış aygıtlarına karşı bir ön kabulünün olmaması. Sandık ve hukuk, bunların başında geliyor. Film, durduğu noktada hukuk ile adaleti, seçim ile meşruiyeti birbirinden ayırıyor. Kurumların çöktüğü, hukuk sisteminin zedelendiği ve hiçbir denetim mekanizmasının olmadığı yerde sandık, sadece bir berat, bir izin. Kurak Günler’in finalinde de gördüğümüz üzere, zorbalığın temel dayanağı. Her türlü mücadelenin önüne set çeken ve sandığı işaret eden muhalefetin, hak mücadelesi ile sandığın eşlenmesinden doğan risklere dair alması gereken notlar var. Bir kararın kanuni olması, onun adil olduğu anlamına gelmiyor. Hitler’in de bütün kararları kanuna uygundu ve Hitler de seçimle başa geldi. Ekstrem örneklere gitmeye de gerek yok, bütün faşizan iktidarlar başa seçimle gelip hukukla kaldılar. Sandık ve hukuk sistemi, faşizan iktidarların elindeki en büyük silah ve her türlü muhalefetin ilk görevi, hak mücadelesini bu iki silahın menzilinden çıkarmak. Bunun için de Emre ve Murat gibi, seçim sonuçlarına veya mahkeme kararlarına bakmaksızın, muhatabının karşısına dikilmek ve yan yana durmak gerekiyor.

V.

Emin Alper, politik sinemaya giden yolu, Godard’ın, Doğu Rüzgarları’nda (1970) Glauber Rocha’ya söylettiği gibi, “estetik serüven ve felsefi araştırma sinemasından” veya Üçüncü Dünya sinemasından geçirtmiyor. Alper’inkisi ana yol, sinemanın kalbinden geçiyor. Kurak Günler, bir yandan da ana akım film. Bütün Yeni Türkiye alegorisini, taşraya ve muhalefete dair tespitlerini, hukuk ve sandık söylemini bir kenara attığınızda Kurak Günler yine ayakta durabiliyor. Kendisini büyük film yapan özelliği tam da bu. Alt metinlerine veya politik duruşuna ihtiyacı yok. Safkan bir gerilim filmi. Birkaç karakter arasında mekik dokuyan, temponun hiç düşmediği bir cinsel gerilim, bir politik gerilim. Savcı Emre’nin kendini aradığı, araştırdığı bir soruşturma, gizemin hiç kaybolmadığı bir suç filmi. Olağanüstü bir rejisi var; görüntü yönetimi, kurgu, oyunculuk, müzik kullanımı gibi sinemanın asli unsurlarının her biri kalburüstü. Diyalog yazımı, yerli sinemamızın son yıllardaki en iyi örneklerinden biri. Kusursuz bir senaryo matematiği, olay örüntüsü var. Kurak Günler içine düştüğümüz obruğa dair hiçbir şey söylemeseydi bile iyi film olmaya devam edecekti. Sinema tarihine geçen bütün büyük filmler gibi, önce “film olmayı” başarıyor.

VI.

Canavarlarla dövüşen herkesin unutmaması gereken bir şey var: “Uzun süre uçuruma bakarsan, uçurum da sana bakar.”

Bu yazı 28 Ekim 2022 tarihinde yazılmış ve 11 Aralık 2022’de ilk olarak yazarın Medium sayfasında yayınlanmıştır.

İlginizi çekebilir...

Advertisement

tersninja.com (2008-2022)

  • Bizi takip et