Ergenlik döneminden çıkmamla fark ettim ki genlerimin bana attığı en büyük kazık Cüneyt Arkın’a benzememdi. Sadece ortadan ayrılabilen ve şakaklarıma doğru daha da beyazlaşan gri saçlarım, yeşil gözlerim, süper kahramanı andıran geniş, köşeli çene kemiklerim… Hiçbir erkek bu yüz ile kendi yüzünü değiştirmek teklifini reddedemez, doğru. Sorun şu ki benim adım Zeynep. Evet, ben bir kadınım ve ne yapıp ettiysem Türkiye’nin en fiyakalı jönüne benzemekten kurtulamadım.

Dahası benzerliğimiz sadece dış görünüşümüzle sınırlı değil. Konuşurken kendimi kaybedip birden onun canlandırdığı bir karaktere dönüşme eğilimine de sahibim. Komiser Cemil, Alpaslan’ın Fedaisi Alpago, Babaların Babası Murat, Gırgır Ali, Vatandaş Rıza, Yıkılmayan Adam Çakır… Nerede hangisi olurum inanın kestiremiyorum. Bildiğim tek şey adaletin çiğnendiği yerde öfkeden kudurup ona dönüşmem.

Bakmayın bu yılmış, kabullenmiş halime. Hastalığımın ilk yıllarında gitmediğim doktor kalmadı. Estetik cerrahlar çok fazla para istiyorlardı. Bunu karşılayamazdım. Ancak beklemek de yarama merhem olacak gibi değildi. Hiçbir meslekte süreklilik gösteremiyordum. Ya arkadaşlarımın şakalarını kaldıramayıp işten ayrılıyordum ya da herhangi bir haksızlık karşısında aslan kesiliyor, Cüneyt Arkın’ın 1980 öncesindeki soft-sosyalist filmlerindeki repliklerini ödünç alıp burjuvaya sayıp sövüyor, akabinde burjuva tarafından kapı dışarı ediliyordum.

Son çare psikologlardan yardım dilemekti. Fiziğimi değiştiremiyorsam düşünce biçimimi değiştirmeliydim. İlk önce her gariban gibi falanca Devlet Hastanesi’ne gittim. Pişmeyi bekleyen psikologlarla bol bol zaman kaybettim. Çözüm önerileri hep aynıydı: “Kendinle barışık ol” teraneleri. Onu ben de biliyordum, bilmediğim ve öğrenmem gereken şey ise bunu nasıl başaracağımdı. Eşime “Ne olur beni genç Türk doktorlarına emanet etme” dediğimde serum kokuyordum.

Sanırım ümidimi tamamen yitirmek üzere olduğum o günlerden birisinde, sabah kuşağında bir kadın programına katılmış olan sevgili hocamı, Ersin Anman’ı gördüm. İşte o anda hayatıma yeni -ve koyu- bir renk geldi. Hocam, hâlâ etkileyiciydi. İkna yeteneğinden ve inandırıcılığından hiçbir şey kaybetmemişti. Çaresizliğimin bir sonucu olsa gerek telefonla programa bağlanıp ondan yardım istemeye karar verdim. Verdim vermesine de bir türlü bağlanamadım. Telefonlar kitlenmişti. Ne çok çaresiz ve ruh hastası ev kadını varmış. En sonunda azmettim ve programın çıkışına yetişmek için evi hızla terk ettim. Onunla derdimi paylaşmak zorundaydım. Beni, bu eski öğrencisini, elbette dinleyecek, belki mutluluğun formülünü okunaklı bir yazıyla not defterime düşecekti. Gördüm. Yaklaştım. Omzuna dokunup meramımı anlattım göz yaşlarıyla süsleyerek. Ama olmadı. Beni dinlemeyi reddetti. “Çekime yetişmem gerek” diyerek çekti gitti. Ak sakallı huysuza yetişemedim. Hemen gitmesi isabet olmuştu belki de. İsyankâr yüreğim daha fazla terslenmeyi kaldıramazdı.

Umudumu tamamen yitirmiş şekilde döndüm. Değerli zevcim her zamanki yerindeydi. Durun size biraz ondan bahsedeyim. Çağlayan’la on bir senedir evliyiz. Felsefe eğitimi alırken tanışmıştık. O günlerde azimli olduğundan, benim yapamadığımı yapıp okulu bitirmeyi başarmıştı. Ama şimdi babasından kalan tek dairenin parasını yemek ve futbol izlemekten başka hiçbir şey yapmaya vakti yok. Artık paslanmaya yüz tutmuş bütün felsefe bilgisini futbol tartışmalarında kullanıyor. Evin bütün duvarları şu yazılarla süslü:

“Maçı kafamda oynattım, öyleyse varım.” Descartes Denizli
“3-5-2 öldü. Şimdi çift tandem var.” Nietzsche Ferguson
“Futbolcu özgür doğar ama her yerde prangalar altındadır.” Rousseau Yalçın
“Mutlu bir domuz olmaktansa mutsuz bir Mourinho olmayı tercih ederim.” John Stuart Anelka

Sanırım bu melez ve hatta gayri meşru cümleler, Çağlayan’ın uzun zamandır üzerinde çalıştığı kitap içindi. Bilgisayarında “Futbol ve Feylesof” isimli boş bir dosyanın kaydedildiğini sizinle paylaşmamda bir sakınca yok.

Çağlayan o gün eve döndüğümde az sonra oynanacak aptal bir maçın klişe analizlerini pür dikkat dinliyor, bir yandan da yorumculara sayıp sövüyordu.
“Neymiş efendim, teknik direktörün elindeki kadro Türkiye’nin en iyi hücum hattına sahipmiş ama hoca takımı korkak oynatıyormuş. Ulan sen şuna ‘takımı bana vermediniz, oh olsun haysiyetsiz bok böcekleri’ desene! Hayret bir şey, varsa yoksa kumpas.”

Çağlayan, Ersin Arman’ı görüp göremediğimi sormaya tenezzül bile etmedi. Aslında uzun zamandır ilişkimiz bu şekilde ilerliyordu. Birbirimize üniversitede okuyan ve mecburiyet dışında hiçbir bağla bir arada tutulamayacak olan ev arkadaşları gibi davranıyorduk. Neyse ki, Çağlayan’a sinirlenip Cüneyt’e dönüşemeyecek kadar yorgundum. En iyisi gidip yatmaktı. Bacaklarımın yatak odasına gitmeme önerisini değerlendirip televizyonun arkasındaki çekyata uzandım. Ne kadar uyudum hatırlamıyorum. Ancak uyanmam doğal bir nedenle olmadı. Sanırım televizyondaki ses bana çok tanıdık gelmişti.

Gözlerimi ovuşturmadan Çağlayan’ın yanındaki koltuğa kuruldum.
“Çağlayan, bu herif Ersin değil mi yahu?”
“Evet, ta kendisi.”
“Ne işi var burada?”
“Maç yorumlamaya başladı bu sene. Tam bir cenabet. Uğursuz tombalak!”

Çağlayan’dan istediğimi almıştım. Geri kalanına kulaklarımı kapadım. Demek Ersin beni orada umutsuzluğa emanet edip stadyuma yorum yapmaya gitmişti.
Dişlerimi gıcırdatırken “Önemli işten kastı maçı yorumlamaktı ha!” serzenişinde bulundum. İşte o an –belki de uzun zamandır ilk defa- isteyerek Cüneyt Arkın’a dönüştüm. Sehpanın üzerinde duran cam bardağı televizyona fırlattım. Havaya birkaç tekme, diz ve yumruk savurdum. Kafa attım mı tam hatırlamıyorum. Tüm vücudum kasılana kadar devam ettim Ersin’in hayalini pataklamaya. Hayır. Öfkem bu şekilde dinmeyecekti. Bana Ersin’in kendisi lazımdı. Ancak o zaman yeniden Zeynep olabilirdim. Öfkeden çatlıyordum. Çaresiz, beynimde bitiveren ilk planı devreye sokacaktım. Hemen gerekli malzemeleri gözden geçirdim. Öncelikle, her kanunsuz gibi ben de bir yardımcı bulmak zorundaydım. Sır tutabilen ama kafası çok çalışmayan bir yardımcı olmalıydı bu. Beni korku aromalı bir sessizlik içinde izleyen Çağlayan’a döndüm. İşaret parmağımı ona doğru tehditkâr bir şekilde salladım.

Şimdi ikinci aşamaya geçebilirdim. Tahrik edilmeye hazır görünüyordu. Yine de işim kolay olmayacaktı. Zira Çağlayan, dünyanın en zor sinirlenen kişisi seçilse şaşırmazdım.

“Adi moruk!” dedim sahici bir öfkeyle.
“Hem de cenabet.”
“Paracı bir de!”

Düello bir an kesildi. Tanımlama sürecini bitirmiştik. Çağlayan istediğim seviyeye gelmemiş olsa da hafif bir umut vardı mimiklerinde. Şimdi Ersin Arman’ın hak ettiği cezayı tartışabilirdik.

“Asmalı bunu, söylüyorum bak!”
“Yok artık…”
“Rezil etmeliyiz bu herifi.”
Çağlayan’ın cevabı “sessizlik” oldu.
“Kaçırmalı en azından.” dedim ısrarla.

O an kafasını televizyondan kaldırdı, bakışlarını bana doğrulttu. Belli ki doğmak için sabırsızlanan fikrimi merak ediyordu. Daha fazla uzatmanın anlamı yoktu. Sezaryene başladım.

“Çağlayan, hayatım. Bak ne diyeceğim. Bu ihtiyarın uğursuz olduğuna ciddi ciddi inanıyor musun?”

Çağlayan bakışlarını iki kaşımın ortasında birleştirdi. Tezine çok inanıyor görünmese de “Tabii canım, zerre kadar şüphem yok.” deyip başını çevirdi.
Onu iyi tanırım. O da diğer felsefeciler gibi fikirlerinin saçma bulunmasını kaldıramaz. Hatta inanmadığı bir fikri sırf inat olsun diye savunabilir. Ben işte bu koz’a oynayacaktım.

“Bence Dünya dönüyor diyenler kadar zırvalıyorsun.”
“Zırvalamak mı?”
“Öyle tabi. Maçı kaybetmenizle bu ihtiyarın ne ilişkisi var? Bir de akıldan söz edersin.”

İşte bu cümle tam anlamıyla bel altına isabet etmişti. Muhtemelen kayınvalidem Nermin Hanım’a sövsem bu denli kızmazdı Çağlayan.

“Akıl yürütmeden ne anlarsın sen? Neyin neye neden olduğunu çözmüş gibisin. Uğursuzluk da nedensel yasalarla açıklanabilir. Nasıl olduğunu bilmememiz bu nedensel bağlantıyı yok saymaz.”

Kanepe filozofunun söylediklerini anlıyordum elbette. Ama işime gelen şey onu anlamamaktı.

“Neyse, sıkıldım felsefi konulardan. Şimdi sen benim şu önerime cevap ver. Bu ihtiyarın maçlarınızı yorumlamaması durumunda galip geleceğinizi iddia ediyorsun değil mi?”
“Evet.”
“En zor maçınız hangi hafta?”
“İki hafta sonra şampiyonlar ligi maçı var… Ya babacım ne var senin kafanda!”

Bu iyiye işaretti. Sadece çok kızıp kontrolü kaybettiğinde kullanırdı bu hitap şeklini. Şimdi tüm damarlarına basmalıydım.

“Çağlayan gel bu adamı kaçıralım ve şu akıl(!) dolu teorini test edelim.”

Hiçbir şey demeden başıyla onayladı. Filozof egosu onu adam kaçırma gibi adi bir suça itiyordu. İstediğimi almıştım. Üstelik yakayı ele versek de Çağlayan gibi, halüsinasyonları yorgan niyetine kullanan bir adam varken benim böyle aptalca bir harekete kalkışacağıma hiç kimse ihtimal vermezdi. Beni zorladı derdim. Ağlardım. Masum Zeynep olurdum.

Yancım Çağlayan’la Gümüşsuyu’ndaki dairemizden maçın oynandığı stada yöneldik. Ersin Arman’ı kaçırmak için onunla ilgili her türlü detaya hakim olmalıydık. O andan itibaren onu adım adım izleyecektik. “Pekiyi televizyon programları? Ya onlarda önemli detaylar verirse?” Bu haklı bir kaygıydı zira konu psikoloji olduğunda Ersin Arman sık sık kendisinden örnekler veriyordu. Bu sorunu çözmenin yolunu da bulduk. Alt komşumuzdan rica edip ondan, Ersin Hoca’nın programlarını gece eve döndüğümüzde izleyebilmemiz için kaydetmesini istedik. Sorgulama gereği duymadan kabul etti isteğimizi. İyi ki etmiş. Zira her saniyesi programlı olan bu adamın tam da onu kaçırmayı planladığımız gün Almanya’daki Dünya Psikologlar Kongresi’ne konuşmacı olarak katılacağını televizyonlardaki bu programlar sayesinde öğrenmiştik.

Çaresiz bir hafta daha bekleyecektik. Bu durum benim açımdan biraz riskliydi. Bu hafta Çağlayan’ın takımının Kasımpaşaspor’la maçı vardı ve maçı Ersin denen yağ tulumu yorumlamayacaktı. Eğer maçı kaybederlerse Çağlayan’ın tezi zayıflayabilirdi. Çünkü bu durumda mağlubiyetler Ersin’e bağlanamazdı. Bu durumda Çağlayan geri adım atıp teorisinin çürüdüğünü kabul edebilirdi. O zaman Ersin’i kaçırmak gibi gereksiz bir işe girmeyecekti doğal olarak. Öte yandan maçı kazanırlarsa, “Ersin yoksa galibiyet var” tezinin gerçekliğini kanıtladığını iddia edebilir ve yine Ersin’i kaçırmaya yanaşmayabilirdi. Korktuğum başıma gelmedi, maç berabere sonuçlandı.

İnsanlar karanlık işlere dahil olduklarında olup biteni abartmaya bayılıyorlar. Eline silah alan herkes kendisini Tony Montana sanıyor. Siz yeni tanıştığım ve etkilemeye çalıştığım insanlar olmadığınızdan idealimdeki aksiyon sahnesini gerçekten yaşamışım gibi aktarmayı lüzumsuz görüyorum. Bu yüzden Ersin’i nasıl kaçırdığımızın detaylarına girmeyeceğim. Muhtemelen fazlasıyla acemi ve hatta salak görünüyorduk.

Ersin’i çok iyi ağırladık. Televizyonun önüne, Çağlayan’ın tünediği kanepenin karşısında ikamet etmesine izin verdik. Yine de ilk birkaç gün evimize adapte olmakta güçlük çekti. Hele o ilk gün yok muydu?

“Ödeyeceksiniz bunu adi yaratıklar! Göreceksiniz neler yapacağım size!”

Ersin’in ağzı, salya ve kin fışkırtan bir çeşmeye dönmüştü bunları söylerken. Elleri bağlı olmasa gerçekten de bizi yaralamaya çalışacağından emindim. Öfke kontrolünden eser yoktu psikoloğumuzda. Ve taktik bilgisini tamamen yitirmişti futbol yorumcumuz. İşte o an daha fazla dayanamadım ve onun tehditlerini “Yıkılmayan Adam”dan bir replikle savuşturdum.

“Tankla topla falan beklerim. Uçakla, ağır sanayi hamlenizle falan.”

Şimdi şaşkın yüzüme bakıyordu. Biraz sessizleşmişti. Deli olduğumu anlamış olmalıydı.

“Siz eşkıya mısınız kardeşim?” dedi uzlaşmacı bir ses tonuyla. Çakır olmayı sevmiştim sanırım. Kaldığım yerden devam ettim.
“Bazen… Çocukluğum, anam, babam, şu insanlar aklıma düşünce… ”
“Çocukluğunda çok mu acı çektin?”

Hayret! Psikolog Ersin de, Suna Yıldızoğlu karakterini iyiden iyiye benimsemişti. Artık dönüş mümkün değildi. Nefsime engel olamıyordum. Devam ettim:

“Acı mı… Hem de her türlüsünü.”
“Ben hiç acı çekmedim. Tanımadım.”
“Sizin gibiler için başkaları acı çeker. Bu böyledir kızım. Bir azınlıktır ki lüks içinde yaşar, bir çoğunluktur ki onlar için öder de öder.”

Bunları söylerken Ersin’e sırtımı dönüyor ve yavaş yavaş Çağlayan’a yaklaşıyordum. Repliğimi sonlandırmadan önce Ersin’den yeterince uzaklaşmış olmalıydım. Böylece son kelimeler ağzımdan çıkarken sandalyeye bağlı Ersin’e dönüp acıyan gözlerimle onu yaralamalıydım.

“Kendini Hiroşima’da bulabilir misin? Özgürlük adına kendini yakan Vietnamlı’nın et kokusunu duyabilir misin? Okullarda vurulan gençlerin kanlı elbiselerini giyebilir misin? Filistin’deki özgürlük savaşçısı gerillaların fişekliğini kuşanabilir misin? Beni barış içinde çıkar düşünmeden sevebilir misin?”

“Fişeklik ne çirkin bir kelimedir yahu” diye mırıldandı Çağlayan. Sus işareti yaptım. “Sırası değil”

Ersin, pörtlek gözlerini boşaltmış bana bakıyordu. Karşısındakinin her şeyi göze alabileceğini sezmiş olmalıydı. Çağlayan sessizliği bir kez daha bozana kadar bu hali sürdürdü.

“Ayrıca ne sevmesi ya! Yine kaptırdın kızım. Sevmek yok. Kazanmak var bundan böyle. Tüm maçları hem de… Ulan uğursuz yağ tulumu! Ne içersin?”

II

Babam rahatsız. Uzun süredir aklının ihanetine uğruyor. Her şey tamam; tozutan ilk insan o değil. Ama beni kocası sanması bazen çok ağrıma gidiyor. Geçen hafta sonuna kadar onu tımarhaneye kaldırıp kaldırmama konusunda kararsızdım. Eski psikoloğunu televizyonda gördüğü günden bahsediyorum. O gün önceliklerimi değiştirip Ersin’i kaçırmayı yapılacaklar listesinin başına aldım. Babamın aklını yitirmesine neden olan bu adamdan gerekli intikam alınmalıydı. Kaçırmaksa kaçırmak. İşkenceyse işkence…

Yalnız ortada tedbir gerektiren bir durum vardı. Babamın adam kaçırma planını öyle bir şekilde desteklemeliydim ki hiçbir şeyden şüphelenmemeliydi. Şüphenin onu iyileştirmek bir yana aklını yeniden alt üst edeceğini her gittiğimiz psikolog söylüyordu. En iyisi oyunu onun istediği gibi oynamaktı. Kocası olmamı istiyorsa olacaktım.

Babamı, kaçırma planına isteyerek katılmadığımı düşündürmek sandığınızdan çok daha güçtü. Babam aktörlerin kimliklerini karıştırsa da hangi aktörün hangi rolü oynayacağını çok iyi bilirdi. Onun gözünde bencil ve her şeye boş vermiş bir adamdım. Hayatım televizyondaki futbol maçlarını izlemekten ibaretti. Ve böyle adamları kanunsuz işlere katılmaya ikna etmek imkansıza yakındı. O halde babam öyle bir gerekçe bulmalıydı ki… Benim de yardımımla o gerekçeyi buldu. Usulca ve isteyerek kandırıldım.

Zavallı adam… Benim bencil olduğumdan değil, onun hastalığına duyduğum üzüntüden insanlara ve hayata küstüğümü bilse nasıl da yıkılırdı!

III

“Bir şey içmem kardeşim, hiç zahmet etmeyin,” diyerek ortamı yumuşatmaya çalıştım.

Her şey tamam da sandalyeyle kıçım arasına bir minderi çok görmeselerdi keşke. 18 saat olmuştu. Tek yaptıkları şey karşımdaki kanepeye oturup beni izlemekti. Gözyaşlarım ve şartlar izin verdiği ölçüde derdimi anlatmaya çalışıyordum. Ama nafile. Ruh hastalarını -bilhassa ağzınıza mendil sokacak kadar sinirlenmişlerse- ikna etmek zordur. O an, tüm bu saydığım nedenlerden ötürü altın kafesteki bülbül olarak tanımlanmaktan hayli uzaktaydım. İlle de bir benzetme yapılacaksa akvaryum suyu hiç yenilenmemiş Japon balığı denebilirdi benim için.

Bir süre sonra sustum. İçime kapanıp sorularıma yoğunlaşmalıydım.
“Neden buradayım?”
“Nasıl insanlar bunlar?”
“Bu iki gencin birbiriyle nasıl bir ilişkisi var?”

Bu insanları normal kabul ederek bulmacayı çözemeyeceğimi görüyordum. Önce sorunlarının ne olduğunu anlamalı, onları kontrol edebilmenin yollarını aramalıydım. Bazı ruh hastaları çocuk gibidir. Onları kandırabilirsiniz. Eğer şansım yaver giderse onları birbirlerine düşürür buradan kaçabilirdim. Öte yandan bazı ruh hastaları yine çocuklar gibidir. Çocuk gibi acımasızdırlar. Yaptıklarının sonucundan korkmazlar. Eğer karşımdakiler bu sınıftaysa…

İşime döndüm. Genç kadın ağır hastaydı, orası aşikâr. Boşluğa konuştuğunu fark ettim. Halüsinasyon görüyordu. Ama asıl sorun adamdaydı. En azından psikolog önsezilerim öyle fısıldıyordu kulağıma. Kadına “bir tanem, canım, hayatım” gibi hitaplarla seslenmesine rağmen ona eşi gibi davranmıyordu. Hiçbir eşin diğerine göstermeyeceği bir tolerans hakimdi tavırlarına. Sanki ölüm döşeğindeki annesiyle konuşan orta yaşlı bir adamdı.
Durdum!
Nasıl oldu bilmiyorum ama resim bir anda netleşmişti. Her şeyi hatırlıyordum şimdi. Sanırım kadının kendini kaybedip sara nöbeti geçirmesi hafızamın derinliklerine gömdüğüm olayı gün yüzüne çıkarmıştı. Onları hatırlıyordum. Bir yıl kadar önce kelebeğe dönüştükleri gerekçesiyle ofisime gelmişlerdi. O dönem verdiğim ilaçlar işe yaramış mıydı bilmem ama gördüğüm kadarıyla artık kollarını hızla oynatıp uçmaya çalışmıyorlardı.

IV

Tüm yük yine benim omuzlarımda. Bu kez göstermeyeceğim. Gördüklerimi anlatacağım. Siz mutlu olun diye değil ama. 30 yıldır o kadar çok şeye şahit oldum ki bunları paylaşmam beni ziyadesiyle rahatlatacak. O rahatlama hissine erişemeden eskisini getir yenisini götür kampanyalarından birisine meze olmak istemiyorum.

Zeynep ve Çağlayan’ın babaları da ruh sağlığı nedir hiç bilemedi. Taksitlerimi tamamlayıp bekâr evindeki sehpanın üzerine beni yerleştirdiğinde en azından şizofren ve paranoyaktı. Durmadı. Hastaneye gidip gelirken tanıştığı obsesif kompulsif Bahar Hanım’la evlenip dünyaya kendisinden daha rahatsız bir evlat getirme yolunda emin bir adım attı. Ruh hastaları çok uzun yaşar mı bilmem. Bildiğim bazılarının aynı yerde uzun süre kalamadıkları. Zeynep ve Çağlayan anne ve babalarının evden kaçtıklarını komşulardan, öldüklerini de benden öğrendiler. Garip, üzücü bir olaydı. Sanırım, İstanbul’u terk ederken bindikleri otobüste olmuş her şey. Bahar, şoförden şeridi tam ortalamasını istemiş. Adam aldırmayınca Bahar direksiyona yapışmış ciddiyetini göstermek için. Sonuç şarampole yuvarlanan bir otobüs, ikisi deli 17 ölü. Şoför bilinci yerine gelince kimseyi olayın bu şekilde oluştuğuna inandıramayacağından korkmuş. Ben inandım. Bahar’ın raporlarını gören savcı da fazla direnmemiş.

İşimin önemli bir parçası da olsa acı haber vermek hâlâ zor gelir bana. Acı habere üzülmeyen çocukların özgürlük danslarını izlemek kadar zor değil elbette. Yine de onları suçlamadım. Sonraki günlerin ne denli zor geçeceğini kestiremiyorlardı. Çağlayan ağabey, baba, koca olmayı; Zeynep anne, kardeş, öğretmen olmayı öğrenmek zorundaydı. Olmadı. Genlerinin de yardımıyla bu rollerin hiçbirini tam olarak öğrenemediler. Hepsinden biraz oldular.
Geri kalanını ben de sizinle beraber izliyorum. 16-9 formatında olmasa da naklen aktarıyorum:

Çağlayan pencereye yöneliyor. “Ne yapalım?” derken her şeyi yapmaya hazır gibi.
Zeynep sözü uzatmıyor: “Uğursuz olduğunu söylüyordun. Öyleyse gerçekten bir daha maç yorumu yapamayacak hale getirelim onu bebeğim.”
“Tamam” bile demeden mutfağa yöneliyor Çağlayan.

Çakmağın tutukluk yapan sesi önce mutfaktan taşıp tüm eve yayılıyor. Galiba ocağın altını yakmaya çalışıyor Çağlayan. Kısa bir süre sonra elinde bir teflon tava ve keskince bir et bıçağıyla salona dönüyor. Zeynep’e, psikoloğun tombul dilini pişirmek için elindeki tavanın uygun boyutta olup olmadığını soruyor. Genç kadın tebessümle onaylıyor. Bıçağın doğruluğu konusunda ise istişareye gidilmiyor.

Kesip biçme işleminden önce odada duyulan son söz Cüneyt Arkın’ın 1983 yapımı Vahşi Kan filminden. Çağlayan’ın emeği ve Zeynep’in dublajıyla…
“Kan akacak. Çok kan akacak.”

1 YORUM

  1. Elinize sağlık. Son derece sürükleyici ve etkileyici. Yine “nedensellik” kavramıyla karşı karşıyaydık Sabri’de olduğu gibi (:

    “Onur Ünlü” kafasına gayet uygun bir öykü. Umarım ulaştırılır kendisine. Filme dönüştürülebilir.

CEVAPLA