Altın Koza, Üstün Kebap: Adana’dan Festival Notları

Altın Koza Adan Kebap

(Dikkat! Bu son derece öznel bir bakış açısıyla kaleme alınmış bir festival raporudur. Objektif festival haberleri için size şiddetle Sadibey.com ve Sinemamuzik.com sitelerini öneririz! Yazıda ismi geçen kişi ve kurumların gerçek hayattaki kişi ve kurumlarla ilgisi olabilir de olmayabilir de. Bunu yalnızca yazarın kendisi bilmektedir ve duruma göre iki ihtimalden birine sahip çıkacaktır. Olmadı, salağa yatacaktır. )

Adana’dan döndüğüm gün, Pazar’ın öğleden sonrasına tekabül ediyordu sevgili ninja. Dört gündür bir türkü tutturmuş gidiyorum. Türkü değil de, bir şarkı… “Benim kebaplarım vardı, onları kimler aldı.”

LandlordUçaktan hazzetmeyen bendeniz ve Sevin Okyay korka korka gidip gelirken Adana’ya, öğrendim ki dört beatnik sinema yazarı bir arabaya doluşup “On the Road” olayına girmiş sevgili ninja. Cumhur “the Sifu” Canbazoğlu, Uğur “the Radikal” Vardan, Murat “the Chairman” Özer ve yeni favorileriyle Murat “the Wolverine” Erşahin

Karayolunu tercih eden bir diğer yazar ise Ali Ulvi Uyanık idi. National Geographic‘deki uçak kazaları belgeseline beni de kendisi gibi müptela eden Ali Ulvi’nin otobüsü tercih etmesi, itiraf edeyim beni epey ürküttü sevgili ninja. Çünkü başkalarının kafasında ne olur bilmem ama ben uçak düşerse ertesi günkü gazete manşetlerinin ne olacağını düşünerek binerim her seferinde uçağa. (Anlayın artık halimi!) Bu durumda olası manşetler…

Uçak Düştü

“Her festivale uçakla giden Ali Ulvi Uyanık korkunç kazadan son anda kurtuldu.”

“Adana’ya arabayla gitmeye karar veren 4 yazar: biz de o uçakta olabilirdik.”

Kafada bu ve benzeri manşetlerle havada olmak nasıl bir duygu empati kurabiliyor musun sevgili ninja… Üstelik ne kadar çok manşet ve rutine uymayan şey, o kadar çok kaza ihtimali ters orantısına inanmış bir adamsan benim gibi..

Adana’nın kebapları, alırsın kiloları…*

*(Bu başlık Samsun’un Kavakları türküsü melodisiyle okunacaktır.)

40. yılını kutlayan ama yalnızca 16.sı yapılan Adana Altın Koza Film Festivali boyunca Seyhan Otel’de ikamet ettik basın olarak. Kodamanların kaldığı Hilton’a nazaran alçakgönüllü şartlara sahip olsa da, akşam yemeklerinde yaptıkları kebapların ve mezelerin eline kimsenin su dökebileceğini sanmıyorum. Türkiye’nin hemen her yerinde kebap yemiş biri olarak bu sözüme güvenebilirisin sevgili ninja.

Hal böyleyken, mali durumumun iç açıcı olmaması gerçeğini de dikkate alarak (oteldeki kebaplar şirkettendi), otel dışında kebap yeme olayına hiç mi hiç girmedim. Dışarıda kebap yiyenlerden gelen olumsuz raporlar bu kararımda ne kadar haklı olduğumu ileriki günlerde gösterecekti zaten. Maddi durumu benden daha kötü olduğunu tahmin ettiğim bir tek sinema yazarı vardı, onu da her gün farklı bir filmin promosyon tişörtünü giymesinden tespit ettim.

Adana Demirspor

Filmlere girmeden önce bize rehberlik edip Adana Demirspor ürünlerini satıldığı mağazaya götüren (sonradan zaten bildiği tek adresin bu olduğunu öğrenecektim) Berezilya.com yazarı Hüseyin Ataş’a teşekkür etmek lazım. Harika bir antrenman eşofman üstü aldım oradan. Üç büyüklerin malzemelerini giyeceğime Anadolu takımının malzemesini sırtımda taşırım. Onu da aççık seççik belirteyim…
Dünyayı Kurtaran Sahaf
Yine filmlere girmeden önce… Adana’da dört ayrı sahaf keşfettiğimi ama bunlardan yalnızca bir tanesinin kayda değer olduğunu belirteyim. Hem kitap çeşitliliğiyle, hem atmosferiyle, hem tasarımıyla, hem de “Dünyayı Kurtaran Sahaf” şeklindeki şık ismiyle Adana’yı mükemmel bir biçimde temsil eden bu mekandan başta Salah Birsel‘in kitapları olmak üzere pek çok kitap satın aldım. Sen de bulduğun yerde Salah Birsel’in kitaplarını al ve oku sevgili ninja emi…
Salah Birsel

Son gittiğim Altın Koza’da yaptığım gibi sırf künefe yemek için 3 buçuk saatlik yolculuğu göze alıp Hatay’a gitmesem de (insanlar genellikle Adana’nın en meşhur künefecisi Ferruh Usta’ya gidiyorlardı ama bilirsin ben kolaya tamah etmem sevgili ninja… Bu arada neden bilinmez, Ferruh Usta kapanmış. Siz de gece vakti bizcileyin enayi gibi Ferruh Usta aramayın diye söylüyorum.) yeterince film seyredemedim. Ama bunun müsebbibi biraz da yemek saatleriyle film saatlerinin çakışması ve üstüne üstlük bazı sinema salonlarının çok uzak olmasıydı. Metropol diye bir salon vardı, neredeyse yarım saat sürüyordu gitmemiz. Cinebonus salonları da ondan aşağı kalmazdı. Aç sinema yazarı (en azından bu sinema yazarı) film seyretmez, seyretse de anlamaz sevgili ninja… Yine de festivale organizasyonunun hakkını verelim, geçen yıl yaşanan araç sorununu bu yıl olabildiğince bertaraf etmişlerdi. Aracımız yok yanıtı hiç almadım, alanı da duymadım.

Aslında daha anlatacak çok şey var sevgiyi ninja… Ama süremiz kısıtlı ve yönetmenim kulağıma artık bitirmem gerektiğini fısıldıyor.

Böyle bir şey yok tabi. İstersem sabaha kadar yazarım, sen de istersen sabaha kadar okursun. Ama hep bunu söylemek istemişimdir. Canlı yayındaymış hesaaaabı…

Filmlere girelim artık hadi… Filmlerden söz ederken ödüllere de değiniriz. Tabi, tabi ödül gecesine de…

Az sayıda film seyredebileceğimi anlayınca, festivalin konseptine de hürmeten yalnızca yerli filmleri listeme aldım sevgili ninja. Çoğu sinema yazarı da öyle yaptı emin ol…

BM gibi jüri…

Nazım Hikmet Kültür Merkezi

Yerli film derken, çoğunlukla Ulusal Uzun Metraj Film Yarışmasına katılan filmlerden söz ediyorum tabi. Festivalde pek çok eski Yeşilçam filmi de gösterildi. Gönül isterdi ki bunları da seyredebileyim tabi… Bu filmleri keşke Kadıköy’deki  Nazım Hikmet Kültür Merkezi bahçesine kurduğu açık hava sinemasında göster ya… Ne güzel olur? Hanımı alır giderim valla…

Yarışmada önceden seyrettiğim filmler da vardı. Bunlar:

Gölgesizler, Hayatın Tuzu, Mommo, Pandora’nın Kutusu, Süt ve Vicdan‘dı.  Televizyonda gösterilen, DVD’si çıkan Vicdan’ın niye bu yarışmada olduğunu anlamadım. Tıpkı isminin niye Vicdan olduğunu anlamadığım gibi.

Gölgesizler

Gölgesizler bence en azından birkaç ödül almalıydı ama Herşeyi En İyi Bilen Adam Nuri Bilge Ceylan’ın başkanlığındaki jüri yalnızca En İyi Sanat Yönetmenliği dalında ödül vermeyi uygun buldu Gölgesizler’e. Öylesine, yasak savar gibi…

Hayatın Tuzu, Mommo ve Pandora’nın Kutusu filmlerinin yalnızca oyuncuları ödül aldı. Pandora’nın Kutusu’nun ödülü biraz gereksizdi keza En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu dalındaki ödül iki kişiye paylaştırıldı. Mommo’daki rolüyle ödülü tek başına hak eden Mustafa Uzunyılmaz‘a ayıp edildi bana kalırsa. Şu denge siyasetinin gözü çıksın be kardeşim…

Mustafa Uzunyılmaz

Mommo filminin küçük oyuncularına bırakın ödül vermeyenleri, festivale bile getiremeyen zihniyete de buradan veryansın… Güney Kore filminin iki küçük oyuncusu Açılış töreni’nde sahne de, Mommo’nun küçük oyuncularının ne ismi ne cismi…

Neler seyrettim, neler hissettim?

11′e 10 Kala11’e 10 Kala… Oyun adlı belgeseliyle tanıdığımız Pelin Esmer‘in ilk uzun metrajlı filmi daha önce üstüne kısa film yaptığı gerçek bir karakteri konu alıyor: Hayatına giren her şeyi biriktirerek sonsuza dek sürecek kolleksiyonlar yapan Mithat Bey. Filmin hikayesinin ve Mithat Bey’in bizzat kendisinin etkileyemeyeceği kimse yoktur diye düşünüyorum. Ya da belki biriktirme illetinden mütevellit biz de aynı yolun yolcusu olduğumuz için çok sempatik geldi film bize. (Gelin de bir odamın halini görün!) Yine de En İyi Film Ödülü’nün yanı sıra En İyi Senaryo ödülünü alması beni ve tamamına yakın sinema yazarı arkadaşlarımı şaşırtırken, birkaç tanesini de ciddi biçimde çileden çıkarttı. Ama en çok çileden çıkan En İyi Film ödülünün yanı sıra, 250 bin ye-ta-lelik para ödülünü de paylaşmak zorunda kalan Köprüdekiler filminin yönetmeni Aslı Özge idi. Kulağıma çalınan dedikodulara göre Aslı Özge jüri üyelerinden bazılarının yüzlerine bizzat serzenişte bulunmuş ertesi gün, hakkımı yediniz diye. Gayet haklı bence kızcağız.

Aslı Özge Köprüdekiler

Köprüdekiler filmi tek başına En İyi Film ödülünü hak ediyordu. 11’e 10 Kala’da yama gibi duran Nejat İşler bile filmin bu ödülü hak etmemesi için yeterliydi bence. Ayrıca en iyi senaryo bu filmde diyen bir jüri, Gölgesizleri uyur uyanık izlemiştir bana göre. Sert mi oldu? Ne yapayım mizacım yazıma da yansıyor demek…

Tayfun Pirselimoğlu‘nun Pus filmini daha seyretmeden En İyi Film adayı olarak görüyordum. Ama pek sevmediğim bir film buldum karşımda. Atmosferi iyi kurulmuş ama hikayesini karşısındakine hiçbir şekilde geçiremeyen bir film. Bir önceki filmi Rıza’nın aksine… Karakterleri iyi oynanmış olsa da, hikayenin ketumluğu yüzünden bir türlü inandırıcı gelmeyen eskizler gibi kalıyor aklınızda. Hiçbir hikayenin bu derece ketum olmaya hakkı yok diye düşünüyorum. Pus aynı zamanda Pirselimoğlu filmografisinin en sıkıcı filmi. Ama bunu bir tespit olarak belirtiyorum, şikayet olarak değil. Bazı filmler derdini anlatmak için pekala sıkıcı olabilir. Ama bu filmi sıkılmadan seyrettim diyen biri çıkarsa, lütfen gidip bir kendini kontrol ettirsin. Çünkü kendisi muhtemelen bir insan değil, bir androiddir.

Bu filmle ilgili söylemek istediğim en önemli şey bir serzeniş: salonu 10 ila 16 yaş arası bir sürü çocukla dolduran zihniyete ve bu duruma müdahale etmeyen filmin ekibine. (çünkü filmi bir tek onlar biliyorlar) Pus bir çocuğun ruh sağlığını olumsuz etkileyecek bir film olduğu gibi, erken yaşta seyredildiğinde onu festival ve sinemadan uzaklaştıracak entelektüel ve karamser bir film. E, o zaman o çocukların orda işi ne?

Ali’nin sekiz Günü

Dilber’in Sekiz Günü‘ne gitmedim sevgili ninja… Neden dersen… Her ne kadar arkadaşlar iyi bir film olduğunu söyleselerde, önceki Zeynep’in Sekiz Günü tecrübeme eklenen Adana’da yaşadığım Ali’nin Sekiz Günü faciası beni bu filmi izlemekten bir süreliğine men etti. Ali’nin Sekiz Günü’nü çok acayip bir filmdi aslında. Bazı sahneleri size çok iyi bir film seyrettiğinizi hissettirirken, bazı sahneleri sizde imdat diye bağırma isteği uyandıran bir hibrid adeta. Biri kötü, diğeri iyi iki filmden harmanlanmış bir karışım. Ama yine de pişman değilim bu filmi izlediğime çünkü filmde Türk sinema tarihinin sayılıları arasına girecek bir performans vardı. Ufuk Bayraktar bu filmde bir Scorsese oyuncusu gibiydi adeta. Zaten sonraki günlerde rastlayınca hiç adetim olmamasına rağmen Ufuk’u kutladım.

Bilmiyorum bu yazıyı okuyor musun hala sevgili ninja… Ama ben artık yazmaktan sıkıldım… Ödül gecesiyle ilgili birkaç anekdot verip müsadenle kaçacağım artık.

Ödül gecesi normal sinema yazarları/yerel basın hatta kısa film ve belgesel yarışmlarına  katılan yönetmenler arkalarda, magazinsel sosyetik sinema yazarları/gazeteciler/medyacılar ve yancıları  (kıyafetlerden ve botokstan ayırd edebilirsiniz)  biraz daha önlerde oturuyordu. Henüz Sadi Bey’in (Çilingir) Ünlüleri bile arasına katılamamış ben elbette, halkın yazarının yanındaydım. (Kameralar beni çekti mi acaba, gördüyseniz bi haber verin nolur? Hanıma sordum, “görmedim ben ama hayatım biliyorsun sen hiç çekimiyorlar zaten” diye hafiften dalgasını geçti benimle.)

Ferhat Göçer

Gecede “en sevdiğim sanatçı” Ferhat Göçer mini bir konser verdi. (Hakkaten mini yani, beş şarkı söyledi.) Popüler bir şarkıyı  söylemek ne kadar zor olabilir ki, yine de yüz ifadesine ve mimiklerine bakarsanız Ferhat Göçer sanki Yıldızların Altında’yı söylemiyor Naim Süleymanoğlu’na dünya rekorları kırmak için altına girdiği ağırlıkları kaldırmaya çalışıyordu. Hele bir şarkıda “burası siz söyleyin” diye mikrofonu seyircilere uzattı, seyircilerden on-on beş tanesine davete icabet etti. Ben bekliyorum ki, “Olmuyor” diyecek, “Adana’ya yakışmıyor böylesi.” Ama gitti, “Muhteşemsiniz” dedi. Tabi ben onun gibi dramatik söyleyemiyorum şimdi. Yatak sesiyle söylemek gerekiyor, bi de yüzünüze anne babasına bebek odası takımı satmaya çalıştığınız aslında hiç de sevimli olmayan bir çocuğa “agucuk agucuk, sen ne tatlı şeysin” derkenki yapmacık ifadeyi yapıştıracaksınız.

Yönetmenim kulağıma haberlerin başlayacağına fısıldıyor.Burada kesmek zorundayım.

Yok bee… Karnım acıktı be sevgili ninja… Gidip bişler atıştırayım… Ama sonra devam edeceğim dersem sana yalan olur… kalktım mı koparım mevzudan şimdi… Ya film koyar seyrederim, ya da kitap okurum… Aslında yarın temizlik var, biraz ortalığı da toplamam lazım… Elmas hanım silecek boş satıh bulamıyor sonra.

Haaa, bir de ödül kazanan genç bir kısa film (Pembe İnek) yönetmenin dakikalarca mikrofonu bırakmayıp, bizi hiç de merak etmediğimiz ayrıntılara boğması var. Ben bir an kendini mikrofona zincirleyecek sandım.

Törenden sonra Mehmet Açar gelip, “Sen bugün kesin bir kişiyi dövmek istemişsindir törende,” dedi bana. Belli bir kişiyi kastediyordu ama ben bir sürü kişiyi dövmek istediğim için kimi kastetttiğini anlayamadım tabi. “Mehmet,” dedim, “Evden çıkmadığım günlerde bile dövmek istediğim insan sayısı üç kişinin altına düşmez benim.” Nelere kızdıysam bir bir saydım sonra. En sona da kadrolu gibi her festivale jüri seçilen sinema yazarlarını ve onları seçenleri sakladım.

Bu festivalde kıskandıklarım:

1. Murat Özer’in şapkası. Orijinal Indiana Jones şapkasıydı. Yenge hanım ABD’den getirmiş. (Bizim hanım okur mu yazıyı sonuna kadar acaba? Keşke okusa da feyz alsa.)

2. Sadi Bey’in fotoğraf çektirdiği bütün ünlüler. Sadi Abi birgün benimle de fotoğraf çektirip sadibey.com’a  koyacak inanıyorum. Benim umudum var…

3. Cem Altınsaray. Yine bir sürü güzel kız vardı etrafında. Sinema yazarı mı mankenlik ajansı mı bilemedim bu adam…

4. Bordrolu gazeteciler. Yalnızca masraflarını gazeteden alanlar… Hiç unutmam seneler evvel ben de almıştım bir keresinde… hoş bir anıdır benim için. 

5. Suzan Avcı ve Yılmaz Köksal ile fotoğraf çektirenler.  Ben makine yanımdayken denk gelmedim hiç bu Yeşilçam efsanelerine. Ama Yılmaz Köksal’la biraz muhabbet etme fırsatım oldu. (Suzan Avcı’yı görünce kendisini ne kadar sevdiğimi fark ettim. Hemen bir şarkı yaptım kendisine. “Suzan Avcııııııı / Vurma Beniiiiii.” Bunun da bestesi tanıdık geldi ama, idare ediver artık sevgili ninja…)