İsmi, İtalya’nın en sevilen çizgi roman kahramanı Dylan Dog ile özdeşleşen Angelo Stano, 1001 Roman Yayıncılık‘ın davetlisi olarak Türkiye’ye geldiğinde, TÜYAP Kitap Fuarı’nda kendisiyle tanışma ve sohbet etme fırsatı bulmuştum. Türkiye’de kitap formatında yayımlanan ilk Dylan Dog serisinin editörü olarak benim için hayli anlamlı bir buluşmaydı bu. (Dylan Dog‘un ilk macerası Karın Deşen Jack – yanlış hatırlamıyorsam – daha önce Yeni Yüzyıl gazetesinde bant olarak yayınlanmıştı. ) Fırsattan istifade ayak üstü küçük bir söyleşi de yapmıştım kendisiyle. Kendini İngilizce ifade etmekte biraz zorlandı Stano, ama çevirmen aracılığıyla yapmaktansa böylesini tercih ettim. Hem daha samimi olacaktı, hem de ben daha çok keyif alacaktım.

Dylan Dog dışında neler çizmek hoşunuza gidiyor? Daylın mı, Dilın mı bu arada?

Dilın. Seyahat ettiğim zamanlarda manzaralar çiziyorum. Bana ilginç gelen insanların yüzlerini çiziyorum. Portre yapmayı seviyorum. Özellikle de sulu boyayla…

Dylan Dog’la ilgili olarak sizi en çok çeken nedir? Dehşet hikayeleri, Giallo çok sevdiğiniz şeyler mi yoksa bu yalnızca bir iş mi sizin için?

Aslında çok sert, insanların paramparça edildiği korku hikayelerini sevmiyorum. Benim sevdiğim daha kişisel, daha içsel olanlar. Karakterinin ve onun kişiliğinin derinliklerine inen;insanın hayatın tehlikelerine karşı verdiği mücadeleyi konu alan türde şeyler…

Peki ama bu türden psikolojik öyküleri çizmek zor değil mi?

Evet, bunu yapabilmek için karakterle sıkı bir bağ kurmalı, onu içselleştirmelisiniz. Empatiyle çizmek, ihtirasla çizmekten daha iyi sonuç verir. Mesela Dylan Dog‘daki tüm karakterlerin ruhuna nüfus etmeye çalışıyorum. Her karakter benim bir parçam. Farklı şekillerde tabi… Dylan Dog benim yüzlerimden birini yansıtıyor, diğer karakterlerde ise benden küçük bir parça var yalnızca. Ben de biraz melankolikim ama hayattan korkmuyorum. Dylan‘ın muzdarip olduğu korkulardan muzdarip değilim.

Tiziano Sclavi gibi sıradışı bir yazar tarafından yaratıldı Dylan Dog fikri. Siz birlikte yıllarca çalıştınız, hala da çalışyorsunuz. Onun ve sizin onunla ilişkiniz hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Tiziano Sclavi, Dylan Dog‘daki bütün canavarların kendisi olduğunu çünkü hayatla olan ilişkisinin zor ve trajik olduğunu söylemişti. Oda da karanlık bir taraf, yolunda gitmeyen bir şeyler var bana sorarsanız. Ama çok zeki ve kültürlü biridir. İyi bir yazardır. Sinemadan ve korku edebiyatından bolca etkilenmiştir. Söylediği her şeyi çizmek durumunda olsam da her zaman kendimden bir şeyler katabildiğim bir iş oldu Dylan. Zaten bu çizgi romanlar iki kişilik operalar gibidirler: yazar ve çizer.

Bir yüzde verebilir misiniz? Fifty Fifty midir?

Hayır, Fifty Fifty değil. Aslında duruma göre değişen bir şey bu. Ne diyebileceğimi bilemiyorum. Bazen 60’a 40 olur, bazen 50 50.

60’a 40 kimin lehine? (Gülerek soruyorum)

Buna yanıt vermek istemiyorum.

Dylan Dog tipinin Rupert Everett’den esinlenerek yaratıldığını biliyoruz…

Çünkü onunki bu karakter için en doğru yüzdü. Seriye başlarken onun yüzünü kullandık dolayısıyla. Ama artık benzerliğin çok bariz olduğunu düşünmüyorum. Benzerlik belirsizleşti. Karakterimiz zamanla kendi yolunu çizdi çünkü. Böylece modelininkiyle Dylan‘ın yüzü farklılaştı.

Dylan Dog daima aynı şekilde giyiniyor…

Evet kırmız gömlek, siyah ceket…

Sizce bir anlamı var mı bunun?

Kendini böyle güvende hissediyor. Ve rahat…

Dylan Dog’da çok fazla şiddet ve kan var. Bu konuda İtalya’da yıllar içinde ne gibi olumsuz tepkiler aldınız merak ediyorum?

Ben bir anlamda film yönetmeni gibiyim. Tüm kontrol bende. Tepkiler bir kulağımdan girer diğerinden çıkar. Ama Dylan Dog okurları birazcık tedirgin oluyor bu tür şeylerden.

Dylan Dog okurken hep Dario Argento geliyor aklıma…

Evet. Ama daha çık Stephen King‘i ve Romero‘yu hatırlatır.

Bunun Sclavi’nin sinemadan etkileşiminin büyük payı var herhalde?

Evet, bu yönetmenleri seviyor. Ama yaptığı daha çok bir karışım. Sinema, edebiyat, hassasiyet… Ve sonuç her zaman orijinal oluyor.

Bazı Dylan Dog maceralarında sürrealizm miktarının çok fazla olduğu dikkati çekiyor. Bunun serüven duygusunu aksatan, hikayenin temposunun düşüren, kimi zamanda okur için takip ettmesini güçleştiren riskli bir tercih olduğunu düşünüyorum…

Olabilir. Ama hayatın anlamı bu değil mi zaten. Hem hayatın başı sonu, sağı solu olmayan bir illüzyondan ibaret  olduğu felsefisine de uygun. Böyle bakmak lazım Dylan Dog‘daki sürrealizme.  Ve Groucho Marx hayatın bu yönünü temsil etmek için var zaten hikayede. Tamamen deli, tamamen çılgın…

Dylan Dog çizmekten bıkmadınız mı peki artık?

25 yıldır çiziyorum. Ana beni kurtaran işin mahiyeti. Her gün değişik bir şey çizebilme fırsatı veren bir çizgi roman Dylan Dog. İşin rutini katlanılabilir gibi değil tabi. Ama ne yaparsınız ekmek parası.

Sizin işinizde emekli olup kenara çekilmek diye bir şey de yok. Bakın Ferri hala çalışıyor. (Uzun bir kuyruk oluşturmuş hayralarına imza dağıtankimi zaman da onlar içim minik çizimler yapan 81 yaşındaki Gallieno Ferri’yi gösteriyorum.)

Evet ben de ölene dek  çalışmak zorundayım.

Angelo Stano’nun hayran olduğu çizerleri merak ediyorum. Siz kimden etkilendiniz örneğin?

En sevdiğim çizer Hugo Pratt. Ve birçok İtalyan çizer Dino Battaglia, Sergio Toppi ve Aldo Di Genaro. Bunlar çocuk ve gençlik dergisi olan Il Corriere dei Piccoli (The Children’s Gazette) çizmiş ünlü çizerler dolayısıyla küçüklüğümde onlardan çok etkilendiğim. Sonra Amerikalı çizerler var. Alex Raymond mesela. Onun çizdiği Rick Kirby‘yi çok severdim. Alex Toth. Büyük bir çizerdi. Zorro‘yu çizerdi. Avrupa’dan ise Moebius (Jean Giraud), Enki Bilal ve yine bu dönemden Baru (L’Autoroute du Soleil), birkaç ismi söyleyebilirim. Ama bana sanat tarzı anlamında örnek aldığım rol modelimi çizgi roman dünyası dışında buldum. Bu da Avusturyalı ressam Egon Schiele idi. Gustav Klimt gibi o da Sezession ekolünün bir temsilcisiydi.

İnternette Gallieno Ferri hakkında araştırma yaptığımda İtalyanca bile çok az bilgi olduğunu gördüm. Üstelik bana Türkiye’de herkesin konuk etmeye çalıştığı Ferri’nin İtalya’da neredeyse hiç TV’ye çıkmadığını söyledi.

Evet, ama Zagor artık çok önemli bir karakter değil artık İtalya’da. 50’lerde ve 60’larda çok ünlüydü, ama sonraki yıllarda aynı ilgiyi görmedi. İtalya’daki çizgi roman severler artık daha güçlü, daha modern şeyler seviyorlar. Bilimkurgu ya da noir… Nathan Never gibi, Julia gibi…

Tam bu sırada bir çığlıkla kesiliyor söyleşimiz. Kafamızı çeviriyoruz ve  Baltalı İlah Zagor‘un salonu inlettiğini hayretle görüyoruz. Zamanlama inanılmaz, sanki Angelo Stano‘nun Zagor‘u küçümseyen sözlerine bir tepki bu. Halüsinasyon görmüyoruz belirteyim. Çığlık atan Zagor hayranlarını kıramayan Levent Çakır‘dan başkası değil. Havaya kaldırdığı baltasıyla ve tabi çizgi roman kahtamanlarının tersine geçen zamanın etkisiyle beyazlaşan saşlarıyla bu şovu yapan Çakır, Zagor‘luk ehliyetini Yeşilçam’dan almış, 1971 tarihli Zagor Kara Bela ve Zagor Kara Korsan’ın Hazineleri filmlerinde Zagor’u canlandırmıştı.

Ardından Stano bağlıyor sözlerini: “Western artık İtalya’da çok fazla çekici gelmiyor gençlere.”

Biraz daha havadan sudan çizgi romanlardan konuşuyoruz. Benim için sulu boyayla harika bir Dylan Dog portresi çizip imzalıyor. Benden mutlusu yok tabi…

Bu arada 1001 Roman Yayıncılık, Angelo Stano ile yapılmış harika bir nehir söyleşi kitabı yayımladı. Çizgi Roman Okulu serisinin bu 4 no’lu kitabı yine ünlü bir çizer olan Laura Scarpa‘nın imzasını imzası taşıyor. Bu söyleşi sizi kesmezse tek yapmanız gereken onu edinmeniz.

HENÜZ YORUM YOK

CEVAPLA