#AntalyaFF 2019 Günlükleri: Omar ve Biz, Nil’in Meryemi, Tanrı Göçmen Çocukları Sever mi Anne? ve Only the Animals

Omar ve Biz

Son yıllarda Türkiye’nin kendisini mülteci krizi içinde bulmasıyla beraber sinemamızda mültecileri merkeze alan eserlerde hatırı sayılır bir artış oldu. Niceliksel artışın, mülteci meselesinin görünür kılınmasına katkı sağladığını ve ülke sinemasının genelinde var olan nitelik sorununun belirginleşmesine el uzattığını gönül rahatlığıyla belirtebiliriz. İki Suriyeli göçmen, emekli bir asker, iyi niyetli bir eş, ırkçı bir ustabaşı, Amerikalara giden bir evlat, siyahi bir gelin ve bir adet Menderes Samancılar ile meseleyi göz kanatan bir basitlikte ele alan Omar ve Biz, bu alt başlık içerisinde müstesna bir yeri, dip noktasını teşkil ediyor olabilir. İlk sahnede, antik bir amfitiyatroda yeni güne uyanan mültecileri, ikinci sahnede, teknesinden dövülerek denize atılan Menderes Samancılar’ın, ileride yüzme bilmediğini öğreneceğimiz Omar tarafından kurtarılışını, üçüncü sahnede, bu kaçak göçmenlerin yakalanma pahasına yaralıyı hastaneye ulaştırma çabasını ve yollarının, aynı zamanda Samancılar’ın kâhyalığını üstlendiği villanın sahibi emekli askerle kesişmesini; beni göstergebilimsel çözümlemeye tabi tutun diye haykıran, sinemasal açıdan etkileyici olduğuna kanaat getirilmiş karelerle aktaran Omar ve Biz’in, geriye kalan 100 dakikada izleyicisine yaşatacağı sinemasal azabın sinyalini açık yüreklilikle verdiğini ve bu dürüst tavrıyla takdiri hak ettiğini söyleyebiliriz. Arka planda bir anda beliren siyahi gelin ve meyhanede bahşiş veriyormuşçasına işçilere yevmiyelerini dağıtan ustabaşı gibi kafa açıcı detaylar, literatüre geçecek kalibredeki yüzme öğretme sahnesi ve kurgucuya nasıl kabul ettirildiği meçhul olan cenazeye geçiş anı gibi dumur edici kısımlar, bir ZAZ veya Monty Python filminde gibi hissettirdiği için film hakkında çok olumsuz konuşmak istemiyorum ama “sinemamızın ilk yönetmen çifti”, kazara yaklaştıkları parodi sularına özgür iradeleriyle dümen kırsalarmış demekten de kendimi alıkoyamıyorum.

Nil’in Meryemi

1994 yılında Ruanda’da gerçekleşen Tutsi Soykırımı, 2000’lerin ortasında üst üste izleyici karşısına gelen Hotel Rwanda (2004), Sometimes in April (2005), Shooting Dogs (2005), A Sunday in Kigali (2006) gibi filmlerde ele alınmıştı; Nil’in Meryemi, mevzubahis filmlerin aksine, olaydan 20 yıl öncesine giderek toplumdaki var olan kutuplaşmanın kökene eğilerek yaklaşan tehlikenin altını çizmeyi tercih ediyor. Ülkenin seçkin insanlarının, Hutu’ların, çocuklarını gönderdiği bir kız okulunda, mevcut %10 Tutsi kotası sayesinde okuma şansı elde eden iki Tutsi’nin yaşadıklarını, şiirsel bir üslupla – ibret almasını bilenler, şiirsel kelimesinin barındırdığı anlamlardan gereken sonucu çıkartacaktır- ve insani bir bakış açısıyla aktaran film, benzerini gördüğümüz formüller üzerinden ilerlemesine rağmen, Ruanda tarihine dair sunduğu detaylarla, genele yayılan “biz bunları çok gördük” havasını bir nebze kırıyor. Ruanda soykırımına farklı bir noktadan bakmak ve çocuk vahşiliğine ilk elden şahit olmak isteyenler, diyetini ödemeyi de göze alma şartıyla, filme bir şans verebilir.

Tanrı Göçmen Çocukları Sever mi Anne?

Bugüne dek hep Türkiye’den gitmek zorunda kalan Ermenilerin, Rumların, Yahudilerin, Kürtlerin öykülerini dinledik, meseleye gidenin gözünden baktık. Bir diaspora edebiyatı ve sineması oluşturacak kadar geniş bu alanın yerleştirdiği kodların dışına çıkan Tanrı Göçmen Çocukları Sever mi Anne? belgeseli, son dönemde Türkiye’ye sıkça göç eden Ermenilerin hikayesini perdeye getiriyor. Basit bir hamleyle meseleyi ters yüz eden belgesel, sürgünün ve göçün, nerede olduğun kadar nerede olamadığınla ilgili bir durum olduğunu, gitmek ile dönmek arasındaki farkı sadece etnisite veya dinin değil, ait olunan sınıfın da belirlediğini gözler önüne seriyor. Konuyu ajite etmeden, sömürüye kaçmadan, hamasete bulaşmadan; odağa yerleştirdiği çocukların saflığına uygun düşen bir mesafe durarak hikâyesini anlatan Rena Lusin Bitmez, bir zamanlar Ermenilerin yoğun şekilde yaşadığı Suriçi semtlerinin nasıl bir gurbet ele dönüştüğünü, özelde Kilise’nin, genelde ibadethanelerin azınlıklar için ne tarz bir işleve sahip olduğunu da takdire şayan bir incelikle gösteriyor. Kuşkusuz büyük bir belgesel değil, geniş kitlelere de asla ulaşamayacak ama böyle eserler, insanın içinde ülke sinemasına dair umut kırıntılarının yeşermesini sağlıyor.

Only the Animals

Kesişen hayatlar, sinemanın ve edebiyatın favori hikâye anlatma yöntemlerinden ve ucundan kıyısından birbirine temas eden hayatlar üzerinden söz söyleme isteği hiç bitmeyeceğe benziyor. Bazen dört başı mamur anlatıların meydana gelmesini sağlayan bu yöntem, özellikle son yıllarda, yazarların ve yönetmenlerin hayatları kesiştirmek için ruhunu şeytana satma noktasına geldiğini kanıtlayan, absürt ve akıl almaz örneklerin geçit töreni yaptığı bir alt kategoriye dönüştü. Only the Animals da ikinci kategoriye ait bir eser. Fransa’nın güneyinde, karlı bir kasabada başlayan ve Afrika’ya kadar –umarım Afrika’dır- uzanan; cinayet, siber suç ve voodoo ayini gibi bir araya gelince enteresan bir kombinasyon oluşturan temalara uğrayarak bir grup insanı birbirine bağlayan film, “romanı kesin iyidir ama keşke roman olarak kalsaydı” dedirtmek öteye geçemiyor, özellikle iyice absürtleşmeye başladığı yerden sonra. Godard’ın filmlerin başının, ortasının ve sonunun olması gerektiğine ama bu sırayla anlatılma zorunluluğun olmadığına dair sözünü biraz yanlış yorumladığını hikâye ilerledikçe iyice belli eden yönetmen Dominik Moll’un insanüstü çabası, yer yer takdiri hak etse de özellikle tablo netleştikten sonra her şeyi tek tek gösterme ve açık bir nokta bile bırakmama arzusu işin daha da tatsız bir hal almasına neden oluyor. Yine de, tüm bu olumsuzluklara ve zorlamalara rağmen seyir zevki veren bir film, ciddiye almayınca ve seyirlik gözle bakınca eğlenmek bile mümkün. Tabii bu gözle bakabilmek için önce filmin bitmesi gerekiyor.