Ayakta Kalmanın Diğer Adı: Bette Davis

Bette Davis; yalnız oyunculuk performansıyla değil, mücadeleci kişiliği ve kariyerinin en zor zamanlarında aldığı kararlarla da Hollywood’un kadına öngördüğü “malum sonu” tersyüz eden ender oyunculardan biri olarak tarihe geçmişti.

Tuncer Çetinkaya

Yaşı geçmek üzere olan ünlü oyuncu Margo’nun sekreterliğini üstlenen Eve Harrington, kısa sürede çevirdiği kimi planlı, kimi sinsi ve acımasız entrikalarla şöhret basamaklarını hızla tırmanmaya başlar. Bu uğurda yazarlardan tiyatro eleştirmenlerine kadar pek çok karakter genç kadının oyunlarından nasibini alacak ve sonradan her şeyin farkına varsalar da, onu yıldız mertebesine kendi elleriyle taşıyacaklardır.

Joseph L. Mankiewicz’in 14 dalda aday gösterilerek 47 yıl boyunca kırılamamış bir rekorun sahibi olan 1950 yapımı All About Eve’i ile Bette Davis’in kariyeri arasında ilginç bir bağ vardı; ancak bir farkla! Davis’in sinema tutkusu, filmde canlandırdığı Eve’den çok, onun rakibi olan Harrington’a yakındı. “Tüm hayatını zirveye çıkmak ve orada kalmak için harcayan belki de gelmiş geçmiş en güçlü kişilikli kadın”, tam 56 yıl süren oyunculuk yaşamının her döneminde gündemde kalmayı başarmıştı.

Ruth Elizabeth, İngiliz ve Fransız kanı taşıyan Boston’lu bir ailenin çocuğu olarak yaşama 1908 yılında merhaba demişti. 30’ların hemen başında genç bir tiyatrocu olarak geldiği Broadway’de, Balzac’ın aynı adlı eserine atfen Bette adını aldı. Sesli filmlerin gündeme gelmesinin ardından ortaya çıkan 2. kadın oyuncular kuşağının parlak bir üyesi olarak Hollywood simsarları tarafından keşfedilmesi kaçınılmazdı. Önce Universal ile anlaştı; ancak başlangıçta işlerin iyi gittiği söylenemezdi. Aradığı mutluluğu bulamadı ve kısa sürede yıldız oyunculuğa geçiş yapacağı ve 20 yıla yakın bir süre çalışacağı Warner’lara geçiş yaptı.

Taşlaşmış Orman (The Petrified Forest)

Kariyerinin ilk basamaklarını hızlı adımlarla tırmanan Davis’in geniş kitlelerin dikkatini çeken ilk filmi, 1934 yapımı Of Human Bondage oldu. Bir yıl sonra Dangerous ile ilk Oscar’ını kazandı. Bu başarılara karşın, 1936 yılında gösterime giren Taşlaşmış Orman (The Petrified Forest), ilk önemli klasiği olarak göze çarptı. Archie Mayo imzalı film, Robert E. Sherwood’un aynı adlı oyunundan uyarlanmıştı. Aralarında, yaşamın acımasız kurallarından yorulmuş yazar Alan Squier ve kendisi gibi bir hayalperest olan Gaby Marble’ın da bulunduğu bir topluluğun, acımasız katil Duke Mantee tarafından bir benzin istasyonunda rehin tutulmalarını konu alan yapım, dar bir mekâna sıkıştırılmış insanların gelgitlerini başarıyla ortaya koyuyordu. Taşlaşmış Orman, yalnız Davis’in değil, 40’ların en dikkat çeken erkek figürü olacak Humphrey Bogart’ın da çıkışını simgelemesi bakımından önemliydi.

Davis’in filmografisindeki en önemli eserlerden olan -ve hatta uzun yıllar boyu sanatçıyla özdeşleşen Jezebel (Damgalı Kadın) 1938’de seyirciyle buluştu. Ünlü yönetmen William Wyler’ın da en tanınmış melodramları arasında yer alan filmde Bette, şımarık ve burnunun dikine giden Güneyli bir kız olan Julie Marsden’i canlandırıyordu.

 Jezebel

Yakında evleneceği Preston Dillard’ı kıskandırmak için döneminin ünlü balolarından olan Olympus’a parlak kırmızı bir gece kıyafeti ile katılan (konunun geçtiği 1800’lerin ortalarında gelenek olduğu üzere evlenmemiş kızlar bu tür davetlere masumiyeti simgeleyen beyaz elbiselerle katılmaktaydı!) ve nişanlısı tarafından terk edilen Julie, bir yıl sonra tekrar karşılaştığı ve evlendiğinden habersiz olduğu genç adamla yeniden ilişkiye girecek, ancak bu, her şeyi daha da güçleştirecekti. Owen Davis’in bir oyunundan uyarlanan film, balo salonunun merdivenlerinden kırmızılar içinde süzülen Davis’e kaçınılmaz olarak ikinci Oscar’ını kazandırdı; ancak Jezebel’in arka planında, sinema tarihinin en ilginç olaylarından biri gizleniyordu.

Sinema tarihine ‘Stüdyo Yılları’ olarak geçen o dönem, oyuncular adına bir kabustan farksızdı; yıllarca sürecek mukavelelere imza atmak zorunda kalan yıldızlar, son derece hızlı çekilmiş ve ucuza mal olması için hiç bir fedakarlıktan kaçınılmamış filmlerde (!) düşük ücretlerle rol almak zorunda kalıyorlar, buna itiraz edenlerse deyim yerindeyse ‘kızağa çekiliyorlardı!’

Dark Victory

Davis’in Warner’lara açtığı savaş, (o yıllarda tahmin etmek olanaksızdı ama) bir süre sonra bu sistemin altüst olmasına yol açacaktı. Beğenmediği bir rolde oynamayı reddeden oyuncu, stüdyo tarafından cezalandırıldığı dönemde, Londra’da çekilecek bir film teklifini kabul edince kılıçlar çekildi ve uzunca bir sürece yayılacak hukuk savaşı başladı. Mahkeme, sonuçta şirketi haklı bulmuştu; ama bu Warner’lar için Pyrrhus zaferinden farksızdı. Şirket, barış çubuğu tüttürebilmek adına, Bette Davis’e çok arzuladığı Jezebel rolünü sundu. (Davis’in öncülüğünü yaptığı mücadele 1943 yılında zaferle sonuçlanacak ve günümüze dek süren ‘Yıldızlar Dönemi’nin kapıları aralanacaktı.)

Filmlerinde canlandırdığı arzulu, sunulanla yetinmeyen, haklılığını ispatlamak adına her yönteme başvurabilecek güçlü kadın olgusu bir imaj değil, oyuncunun yaşam biçimiydi. George Emerson Brever Jr. ve Bertram Bloch’un aynı adlı Broadway oyunlarından uyarlanan 39 yapımı Dark Victory bunun en tipik örneklerindendi. Davis, Edmund Goulding imzalı filmde Judith Traherne adında beyninde tümör olduğunu öğrenen bir mirasyediyi canlandırıyordu. Hastalığı boyunca kendisine destek olan başarılı doktoru Frederick Steele’e karşı ümitsiz bir aşk besleyen Traherne, bir yandan da öleceği günü beklemekteydi.

Öleceği başından belli olan bir hastanın son dönemini ele alan ve döneminin koşullarına göre oldukça riskli bir proje anlamına gelen Dark Victory, ünlü oyuncunun finalde merdivenlerden çıkarak ölümü kucaklamaya hazırlandığı sekansla klasikler arasına girmişti.

1942 yapımı Now Voyager / Aşk Yolcuları ise çirkin görünümlü bir kızın zaman içinde uğradığı değişim gibi sinemada sıklıkla ele alınan bir konunun en parlak örneklerindendi. Tıpkı (yukarıda ele alınan) tiyatro dünyasının perde arkasına yapılan zekice ve eleştirel bir yolculuğu konu alan All About Eve gibi.

2’si kazanılmış 10 Oscar adaylığı bulunan Davis’in (Meryl Streep ve Katharine Hepburn’un ardından üçüncü kadın), 50’lerle birlikte inişe geçen kariyerini toparlaması hiç de kolay olmadı. Bu dönemde gündeme gelen The Star, The Virgin Queen, The Scapegoat gibi filmler, önceki dönemin görkemli oyunculuğundan uzak sayılırdı. Bu durum 60’ların başlarında da sürdü ve Hollywood’un bir yıldızı daha gömdüğü dedikoduları yüksek sesle söylenir oldu.

What Ever Happened to Baby Jane? / Bebek Jane’e Ne Oldu? tam da bu dönemde, 1962 yılında gösterime girdi.

What Ever Happened to Baby Jane? / Bebek Jane’e Ne Oldu?

Robert Aldrich imzasını taşıyan ve bugün bile sinema tarihinin en ilginç projeleri arasında adı ön sıralarda anılan film, birer yıldız eskisi olan iki kardeşin yıllar sonra birbirleriyle yaşadıkları büyük gerilimi merkezine oturtuyordu. Henry Farrell’ın romanından uyarlanan yapımın kahramanları Jane ve ablası Blanche şöhretle küçük yaşlarda tanışmışlardı. Çocuk yıldız Jane çok küçükken, ablası ise genç bir kızken ünlü olmuşlardı; ancak ablanın geçirdiği trafik kazası ikisinin de yaşamlarını derinden sarsmıştı. Artık evlerinde, yalnızlığa mahkûm bir hayat süren ikilinin aralarındaki gerilim, Blanche’ın evi satmak istemesiyle su yüzüne çıkacak ve Jane’in geçmişten taşıdığı kin Blanche’a zor anlar yaşatacaktı.

Gerçek yaşamlarında da birbirlerinden hoşlanmadıkları bilinen iki usta oyuncunun, Davis ve Joan Crawford’un inanılmaz (ve kimilerince alabildiğince kitsch) bir oyunculuk sergiledikleri filmde, kimi şiddet sahnelerinin gerçek olduğu bile iddia edilmişti! (Ayrıca klasik döneme ait korku filmlerinden süzülüp gelen gotik ev, etkili makyaj çalışması ve belli belirsiz bir Hollywood eleştirisi filmin etkisini bugün bile korumasına neden olmuştur.) Önceki kuşağın yıldızları adına yeni bir tür yaratması açısından da önemli olan Bebek Jane, özellikle Davis’in bir kez daha küllerinden doğmasına neden olacaktı.

Mesleğine sonsuz saygısı ve ilkeleriyle en güçlü kadın karakterlerden biri olmayı başaran ve söz konusu sinema tutkusu olunca adı ilk söylenecek isimlerden olan Bette Davis’in 80 yaşına kadar sürdü. Son döneminde Agatha Christie’den uyarlanan Death on the Nile /Nil’de Ölüm’le ve televizyon için geliştirdiği projelerle adından söz ettirdi; hatta Kim Carnes’ın 1981 tarihli Mistaken Identity plağına ilham kaynağı oldu: Bette Davis Eyes.

Yazımızı, Kate Beetham’ın Davis biyografisinden bir bölümle noktalayalım: “…Cehennemden geçti ve sık sık başkalarını da cehenneme sürükledi; fakat sönüp gitmeyi ya da bir erkeğin onun mücadelesini onaylamasını beklemediği için sürekli ayakta kaldı.”