Baby Driver: Bir soygun filminden çok daha ötesi

Soygun filmleri sinema salonlarının vazgeçilmezlerindendir. Araba kovalamaca sahneleri de… Başındaki beladan kurtulmaya çalışan mağdur adamın hikayesi de… Yaşamakta oldukları hayatı geride bırakıp yola koyulmayı planlayan iki sevgili de… Bütün bu sinema klişelerinin yer aldığını bir film nasıl olur peki?

“Tam Gaz” (Baby Driver), kağıt üzerinde –gerçi perdede de başlarda aynı havayı veriyor–  genç nesle hitap eden, maddi kaygıları olan bir film olduğu izlenimini yaratsa da, film oynadıkça ve zaman geçtikçe işin rengi değişiyor. Son yıllarda blockbuster’ların da vazgeçilmezi haline gelen esprili bir sahneyle açılış yapan film, benzerlerinin aksine bu ilk sahnede bile farklı bir karakterle karşı karşıya olduğumuzu fark ettiriyor.

Müziğin susmak bilmediği filmin açılış sahnesinde bir soyguna tanıklık ediyoruz. Bir bankayı soyan üçlü, hemen ardından karakterimizin kendilerini beklediği arabaya koşuyorlar. Transporter filmlerini hatırlatan etkileyici bir kovalamacanın ardından sığınağa geldiklerinde ise işin aslı anlaşılıyor. Doc (Kevin Spacey) lakaplı elebaşımızın parasını ve bağlantılarını kullanarak yarattığı ‘fırsatlarda’ Baby (Ansel Elgort) lakaplı sürücümüz yalnızca işin kaçış kısmında dahil oluyor. Kulaklığını takıp kendini müziğe bırakan Baby, suç hayatından elini ayağını çekeceği son işin ardından hayatını yoluna koymaya başlamış, aradığı aşkı da yakalamışken geçmişi yeniden yakasına yapışır. Ve Baby kendini yaşamla ölüm arasındaki o ince ipin üzerinde cambazlık yaparken bulur.

Yönetmenliğini İngiliz yönetmen/senarist Edgar Wright’ın üstlendiği Amerikan – İngiliz ortak yapımı Tam Gaz, izleyiciye yalnızca aksiyon dolu dakikalar ya da sıra dışı bir sürücü vaat etmiyor. Alışılagelmiş kovalamaca sahnelerine kendi küçük esprilerini de katarak, hayatı yanlış yerinden tutmuş yetenekli bir gencin, hayatına mal olan küçük hatasını telafi etme çabasını anlatıyor. Doc’a olan borcunu ödeyip temize çıkmaya, kendine dürüst bir hayat kurmaya çalışan Baby, içine dolaylı yollardan sürüklendiği suç dünyasının kapısında durmuş, çıkacağı ve bir daha da asla ardına bakmayacağı o günü bekliyor.

Wright’ın küçük dokunuşlarıyla mizahi anlamda da zenginleşen filmin en farklı tarafı, müzikle olan ilişkisi kuşkusuz. Zira Wright filmde müziği arkadaki bir unsur olarak kullanmıyor, müziği filme eşlik etsin diye koymuyor. Aksine, müziği filmdeki bir karaktermişçesine, yardımcı oyuncuymuşçasına kullanarak hem izleyicinin karakteri daha yakından tanımasına imkan tanıyor hem de olayların temposuna kapılıp gidecek olan hikayeyi neredeyse müzikalleştirerek kendi özgün ritmini yakalamasını sağlıyor.

Perdenin geleceği parlak isimlerinden biri olarak görülen Ansel Elgort’un başrolde yer aldığı, unutulmayacak bir sürücüye hayat verdiği Tam Gaz (Baby Driver) filminde yine gelecek vaat eden Lily James’in artık alıştığımız performansının yanı sıra Jon Hamm, Jamie Foxx ve elbette Kevin Spacey’nin varlıkları da ayrı bir hava, ayrı bir renk katıyor. Filmin sonunda oldukça arabesk bir cümleyle izleyicinin, özellikle de arabeske alışmış yerli izleyicinin ‘sinirlerini bozan’ ve gülmeye zorlayan Kevin Spacey’nin akıllardan çıkmayacak repliğinin yanı sıra Baby Driver denince akla gelecek olan ilk şey ise kuşkusuz “Was he slow?” parçası olacaktır. Bu yazın şimdiye dek en keyifli filmi olduğunu ve kısa zamanda kültleşeceğini de söylemek gerekli sanırım.