Filmlerin ilk sahnelerinin çok önemli olduğunu düşünürüm. Seyirci koltuğa oturmuş büyülenmeyi beklemektedir ve dikkati tamdır. İlerleyen dakikalarda yapılan ufak hatalar daha görünmez olabilir ancak ilk sahnede çerçevenin içinde fır döner gözlerim. Semih Kaplanoğlu’nun Oscar aday adaylığı sayesinde sıfır reklam bütçesine rağmen bir anda gündeme düşen yeni filmi, Bağlılık üçlemesinin ilk ayağı Aslı’nın ilk sahnesini de böyle bir dikkatle izledim ve Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz, Emin Alper gibi yönetmenlerin son filmlerindeki hatasız oyunculuklardan, ağza oturan diyaloglardan, çok çalışıldığı belli mizansenlerden eser bulamadım. Beş dakikada halledilmiş gibi duran özensiz giriş doğal olarak umut vadetmedi. Sonrasında gelen, şık bir kafede porselen fincanda kahve içip cheesecake yerken ev dekorasyon dergisi okuyan, çalışan -kendi parasını kazanan- kadın imajı da kör göze parmak, sahte bir mizansen olarak rahatsız edince; sinema duygusundan nasibini almamış, steril bir yerleştirme izleyeceğimize emin oldum. Şehre dönmek Kaplanoğlu’na yaramamış.

Bağlılık – Aslı ilk dakikasından son saniyesine kadar şehirli, modern ve özgürlüğünü elde etmiş kadın başkarakterini dövme çabasında. Duvarlarında sanat eserleri asılı Maslak’ta bir sitede oturan Aslı, oyuncunun boş bakan düşük omuzlu hallerinden anladığımız kadarıyla doğum sonrası tükenmişlik yaşıyor. Amerikan filmlerinden fırlamış mutfağında birinci hamur kâğıda basılı yemek kitabına bakarken ilk kez gördüğü(!) biberi beceriksiz hareketlerle doğramaya çalışan kadın salata yapmayı beceremiyor ancak elbette rujunu ustalıkla uyguluyor. Gece ağlayan çocuğuna kalkmayan, emzirmek istemeyen, spor salonuna götürüp yere bırakan, bebeğin bedeniyle kurduğu bağı onu erkenden travmatize etme uğruna ilaç takviyesiyle koparmaya çalışan bir kadın yazmış Kaplanoğlu. Üstelik Zeynep de öyle sevimli bir bebek, öyle tatlı anları uzun uzun perdeye yansıyor ki, herhalde bu çocuktan kaçmak için canavar olmak lazım diye düşünür hedef kitleyi oluşturan seyirci.

Süresini içerik anlamında doldurmakta zorlanan filmin ilk 25 dakikası böyle geçiyor, iyice kamu spotuna dönmesin diye bazı yan karakterler ve olaylar eklenmeye başlıyor sonra. Kız kardeş Seval ile yapılan gizemli konuşmalar, eve gelen ve tepe attıran paket, saf ve masum bakıcı kız… Hiçbirinin derinliği yok çünkü amaç belli. Aslı’nın annesi yedi yaşındayken onu bırakıp muhtemelen kariyer uğruna Almanya’ya taşınmış ve anne sevgisi görmeyen Aslı da kötü anne olmuş. Gündüz vakti rakı içip çocuklarının rızkını, miras bırakması gereken malı mülkü yirmi kişinin okuduğu gazetesine yatıran Kemalist babasından da hayır görmemiş Aslı. (Ailesi olmayan aile kuramaz?) İşyeri sahnelerinde gördüğümüz kadarıyla kariyer çabası da nafile. Öğle arasında parkta plastik çatalla salata kemiriyor, aklı evde olduğundan işine odaklanamıyor, “değer mi canım bu trafiği çekmeye evde melek gibi bebeğinle zaman geçirmek varken” diyor film… İşte Bağlılık – Aslı bunları seyircisine dikte etmek için çekilmiş gibi.

Filmi baştan sona defalarca kafamda oynattıktan sonra söyleyebilirim ki; en çok rahatsız olduğum sahnenin, Aslı’nın otomobiliyle giderken rastladığı ölmüş sokak hayvanını Anjelika Akbar’ın tınıları eşliğinde yolun kenarına ittiği olduğuna karar verdim. Kamerasını belli bir mesafeden gözlemci gibi konumlandıran Semih Kaplanoğlu hayvan sever Aslı’yı enstrümanların da gücüyle doğru olanı yaparken gösteriyor gibi yapsa da, baştan beri acımasız davrandığı genç kadın otomobiline dönüp kapıyı kapattığı anda müziği bıçak gibi kesip soğuk rüzgarlar estiriyor. Hayvan hakları savunucularının uzaktan hoş göründüğünü ancak bu insanların kendi çocuklarına aynı değeri vermediklerini haykıran bu sahne, uzun zamandır sinemada gördüğüm en kötü niyetli şey.

Kaplanoğlu ilk kez çalıştığı dijitalde de sınıfı geçemiyor, bir tane akılda kalıcı kadraj yok, görüntü yönetimi karaktersiz, karakterler karton, eser duygusuz, seyirciyi avcunun içine alan bir sinemadan da bahsetmek mümkün olmayınca; “kötücül bir proje” demekten fazlası gelmiyor insanın içinden.

Semih Kaplanoğlu’nun tek taraflı silahşörlüğü ve ele aldığı konuya at gözlüğüyle bakışından olsa gerek, bazı detaylar atlanmış. Örneğin; Aslı işe başlamasa ve evde kalıp kendi çocuğunu büyütse Gülnihal’e istihdam sağlayamayacak. Aslı kocasının parasıyla hayatta kalabilir ama ya Gülnihal? Askere giden gencecik eşi dönene kadar, on ay ne yiyip içecek? Kendi çocuğunu bırakıp başkasınınkine bakacak kadar maddi durumu kötü demek ki. Yönetmenden ülkenin ekonomik sorunlarının kaynağını gösteren filmler de bekliyoruz yani. Kaynana evindeki sarma yapma sahneleri de evlere şenlik. Bu bölümde yargılayıcı teyzeler bebeği memeden kesmek için erken olduğunu düşünüp ayıplarken, bir yandan da kalem gibi sarmaları görünce Aslı’yı övgüye boğuyorlar. Klişeler denizine hoş geldiniz. Peki tüm kadınlar oturup evde yaprak sarmayı tercih ederse kaç evin mutfak malzemesi alacak maddi gücü kalır, bunun da cevabı yok. Aslı’nın kalem gibi sarabiliyor olması onu mutfağa mı hapsetmeli peki? “Dikkati dağınık bir bankacı ama harika yaprak sarıyor o yüzden çalışmasın” argümanıyla Altın Ayı sahibi bir yönetmen 2019’da film mi çekiyor? İnanılmaz.

(Yazının bundan sonrası sürprizbozan içerir.)

Gülnihal’in başına (hep fakir fukaranın başına) gelen trajik son nasıl oluyor bilmiyorum ama Aslı’ya doğru yolu (!) bulduruyor. Kendi çocuğuyla bağ kuruyor, bununla da kalmayıp Gülnihal’in talihsiz bebesine kol kanat geriyor. İki elinde iki bebekle seyirciye baktığı sahnede 120 küsur dakikadır onu görmediğimiz kadar huzurlu ve güzel; sanırım annelik kadını güzelleştiriyor da…

HENÜZ YORUM YOK