Sinema ve müzik

Fransa ile Amerika Birleşik Devletleri arasında nasıl bir husumet var ki birbirlerine “giydirmeyi” bu kadar çok seviyorlar diye düşünmeden edemiyorum. Nasıl bir husumet olduğu aslında belli, kendi kendine yetebilen iki farklı toplum, iki farklı kültür ve iki farklı devlet var ortada. Dolayısıyla da farklı anakaralarda yer alan bu ülke dünyaya çok farklı perspektiflerden yaklaşmaya çalışıyor.

7_midiDünya algıları bir kenara bırakılıp ikili arasındaki tatlı çekişmeye odaklanmakta yarar var. Zira toplumsal olmaktan çok bireysel bir mücadeleye dönüşen bu farklılık haliyle daha çok bireyler aracılığıyla, özellikle de sinemayla kendini gösteriyor. “Bastille Day” (Baskın Günü) de bu mücadelenin, bu bitmek bilmez kavganın izlerini taşıyor. Yönetmen koltuğunda James Watkins gayet iyi bir iş çıkarıyor. Oldukça sıradan, alışılmış, başından sonuna birçok yönden tahmin edilebilir hatta gözle görülür bir senaryoyu bütünlük içinde, kesintisiz bir dille sunuyor izleyiciye. Idris Elba’nın karizmasını da mükemmel kullanıyor bu bütünlüğü korumak adına.

İyi formüle edilmiş Bastille Day üzerine konuşmanın pek bir anlamı yok, konuyu uzatmayan oldukça hareketli bir aksiyon filmi. Suyun üstünde hiçbir meselesi olmayan, hiçbir meseleye de ihtiyaç duymayan bir yapım. Ancak bu, buzdağının görünen kısmı yalnızca. Suyun altına soktuğunda insan kafasını, hikaye-dışı detaylara odaklandığında çok daha farklı bir manzarayla karşılaşıyor. Nasıl Amerikan sineması sürekli Nazileri işliyor, satır aralarından “Her Alman’da bir Gestapo, bir Nazi potansiyeli vardır.” mesajını yineliyor, Paris’te geçen ya da içinde Fransa’ya dair en ufak bir parça olan her Amerikan aksiyonu da Fransızlara karşı dikkatli olunması gerektiğini hatırlatıyor. Ve bunu öyle profesyonel, öyle doğal yapıyor ki farkına bile varamıyor insan çoğu zaman. Hemen her saniyesiyle tahmin edilebilir olduğu gerekçesiyle (yine de birkaç detayı atlayıp bazı sürprizleri bozmadan) de sürpriz bozanlardan çekinmeden bu detaylardan bahsetmek istiyorum biraz (Sürprizlerin bozulmasını istemeyen sonra okur devamını, bu keyifli filmi izledikten sonra).

356İlk olarak Idris Elba’nın hayat verdiği Sean Briar karakteriyle başlamak gerek sanırım, CIA’in korkusuzluğu kadar sorumsuzluğuyla da bilinen yaramaz çocuğuyla. Filmin hemen başında giydiriyorlar bu asker havasındaki ajana, “Bu işi de batırma, yeter! Artık seni daha fazla koruyamayacağım.” gibilerinden. Ve insan durup düşünmeden hemen kabulleniyor bu içgüdüsüyle hareket eden sorumsuz Amerikalıyı. Karşısındaki Fransızlar ise onun aksine gayet organize. Her bir adımı planlıyor, gözden geçiriyor ve işinin ehli olduğunu daha ilk anda hissettiriyor. İnsanları kışkırtmaktaki başarısıyla stratejik zekâsını hemen belli ediyor. Amerikalı Ajanımız Briar da içinden çıkılmaz bir durumla, kendinden oldukça bir rakiple karşı karşıya kalıyor. Sonunda ne oluyor peki, içgüdüleriyle hareket eden bu adam bütün planları altüst ediyor, Avrupa ekonomisini hemen hemen tek başına kurtarıyor.

Briar’ın sözüm ona yardımcısı Michael, Amerikalı bir yankesici. İşlediği suçlardan, kabarık sicilinden kaçmak için Fransa’ya geliyor bir şekilde. Kısacası “kötü” bir çocuk olan Michael bir şekilde Briar’ın işine yaramaya başlıyor ve gurbet ellerdeki bu iki Amerikalı arasında bir bağ oluşuyor. Sonunda da iki arkadaş hatta belki ortak olarak (bilemiyoruz) yollarına devam ediyorlar. Fakat bu bağ sanki daha ziyade Fransa’da doğan milliyetçiliği hatırlatıyor. Yabancı bir yerde olan iki Amerikalının kültürel, dinsel ve toplumsal benzerlik sebebiyle yakınlaşmasında bir gariplik yok aslında, ancak bu bağın var olmayan bir millet anlayışı üzerine kurulması, gerçeklerin çarpıtıldığı ihtimalini kuvvetlendiriyor. Michael ve Briar dışındakilerin, yani Fransızların filmde kendilerine atfedilen tipik özelliklere rağmen Fransız kültürünün, ahlakının ve algısının dışında bırakılması yine bu Amerika–Fransa anlaşmazlığını akıllara getiriyor. Fakat film en büyük darbeyi bu organize ekibin, soğukkanlı “katillerin” birlikte olmadan hayatta kalamayacaklarını itham etmesiyle vuruyor. İlk olarak gençlerle atışıyor Briar, ama Michael gereken bilgiyi o marjinal (Fransa/Avrupa gebçliği “ucube” olarak gösterilmeye devam ediyor) gençlerin birinden hiç de zorlanmadan, sigarasını tüttüre tüttüre almayı başarıyor. Sonrasında ise koca şehri dize getiren bir çeteyi, bir organizasyonu kendi ayakları üzerinde durmayı iyi bilen sorumsuz ancak korkusuz ajanımız dağıtıyor; Fransa ve Avrupa ekonomisini tek başına kurtarıyor.

bastille-day-trailer-0Bu detaylar ve çok daha fazlası üzerine ne kadar konuşulursa konuşulsun anlamsız geliyor aslında. Zira kaç yıldır, kaç filmdir, kaç programdır sürüyor bu inşa. Alman, Fransız ya da Birleşik Krallık vatandaşı fark etmeksizin Avrupa’yı ve Avrupalıları bir şekilde karalamaya, akla hayale gelmeyecek detaylarla birlik, örgüt, organizasyon gibi kavramların olumsuz taraflarına dikket çekmeye devam ediyor Amerika sineması. Birbirinin kopyası ürünlerle durmaksızın beyin yıkıyor, durmaksızın iki kıta arasındaki, Avrupa ve Amerika toplumları arasındaki mesafeyi açmaya çabalıyor. Hakları da var, bu işi çok iyi beceriyorlar.

Not: Filmin adının “Bastille Day” olması anlamı üzerine düşünürken Avrupa ile Amerika’yı hem askeri hem de emniyet güçleri açısından kıyaslamakta fayda var. Zira Bastille Day’in sabote edilmeye çalışılması altında yatan gerçek, filmdeki bütün bu detaylarla birleştiğinde korkunç bir tablo çıkarıyor ortaya.

HENÜZ YORUM YOK