Bir Senarist ve Türk Sineması 4: Macit Koper (Bölüm 1)

Macit-Koper

Ertekin Akpınar‘ın ilk sözlü tarih çalışması olan 10 Yönetmen ve Türk Sineması kitabının ardından yayımlanmasını planladığı 10 Senarist ve Türk Sineması için Macit Koper ile yaptığı röportajın ilk bölümüyle bu hafta da kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Ertekin-Akpınar Ertekin Akpınar

MACİT KOPER: “YAZDIĞIM SENARYONUN ALTINA KENDİ İMZASINI ATIP, SONRASINDA SAHNEYE ÇIKIP ‘EN İYİ SENARYO ÖDÜLÜ’ ALAN YÖNETMEN VAR.”

 İsterseniz tiyatroyla başlayalım. Tiyatroyla nasıl tanıştınız?

Lise yıllarımda tanıştım. Beşiktaş Halkevi’nde amatör tiyatro yaparken tiyatrocu olmaya karar vermiştim. İlişki kurmam gerekirse, anneannem kantocuydu. Yaşadığım evde sanata yönelmemi gerektirecek özel bir durum yoktu. Tiyatroyla tanıştıktan sonra nasıl derler, hayatım değişti. Ve kitaplar tabii…

Neler okuyordunuz?

1960 yılında, 16 yaşındaydım. Hızlı bir ‘sol rüzgâr’ esiyordu ve Marksizm’in bütün ustaları dilimize çevrilmeye başlanmıştı. De Yayınları’ndan çıkan tiyatro oyunları benim için bir hazineydi. Beşiktaş Halkevi’nde bu oyunları okurken bir yandan da bunları oynayabilme düşleri kurardık.

Neler oynuyordunuz?

Büyük prodüksiyonları kotarma olanağımız yoktu. Anımsadığım, en çok emek verdiğimiz oyun o dönemde, Atila Alpöge’nin, Çürük Elma’sıydı. Çevremizin, ailemizin ve okulun etkileriyle birer ‘çürük elma’ olmamaya çalışıyorduk. Askerlik dönüşü, L.C.C Tiyatro Okulu’na girdim. Tiyatrocu formasyonumu bütünüyle bu okulda Beklan Algan, Ayla Algan ve Muhsin Ertuğrul’un etkileriyle oluşturduğumu söyleyebilirim. 1969 yılında Dostlar Tiyatrosu’na katıldım. Oyuncu, yönetmen ve dramaturg olarak, 1979 yılına kadar orada kalıp en mutlu yıllarımı yaşadıktan sonra aynı yıl İstanbul Şehir Tiyatrosu’na girdim. Sinemayla ciddi ilişkilerim o yıllarda başladı.

atıf.yılmaz
Atıf Yılmaz

İlk kiminle ilişki kurdunuz?

Atıf Yılmaz’la tanışıyordum zaten. İçinde Onat Kutlar ve Ömer Kavur’un bulunduğu grupla arada bir yemek yer, siyaseti-sanatı tartışırdık. Atıf Yılmaz bir gün, “Türkan Şoray ve Cihan Ünal’ın oynayacağı bir film yapmayı düşünüyorum. Bana bir film öyküsü düşün” dedi. (Bahsedilen film; Seni Seviyorum, 1983) Önerdiğim öyküyü okuduktan sonra, senaryosunu yazmamı istedi. “Abi emin misin?” dedim. “Eminim, fazla zamanımız yok” dedikten sonra senaryoyu yazdım. Atıf Abi bir iki yerine dokundu ve film çekildi.

O döneme kadar yazdığınız başka bir şeyler var mıydı?

Politika gazetesinde bir süre tiyatroyla ilgili yazılar yazmıştım. Bir-iki tiyatro oyunu çalışmıştım. Sabotaj Oyunu adlı oyunum Dostlar Tiyatrosu’nda, o dönemde Nazım Hikmet’le ilgili yazdığım, Aslolan Hayattır adlı oyun daha sonra benim yönetmenliğimle İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda oynandı. Elim kalem tutuyordu ama senaryo yazmamıştım. Çünkü sinema iyi tanıdığım bir alan değildi.

seniseviyorum.atıfyılmaz

Atıf Yılmaz’la çalışırken tedirginliğiniz var mıydı? İlk hikâyeyi yazıp götürdüğünüzde nasıl bir yol izlediniz?

Birkaç toplantıdan sonra sırayla yazdıklarımı irdeledik. Bazı sahneleri tekrar tekrar yazdırdı. Teknik olarak senaryo yazım aşamalarında, Atıf Yılmaz benim için çok değerli bir okul oldu. Kitapçılarda senaryo yazımını öğreten sadece birkaç kitap vardı. Türk Sinemasının teknik olanaklarını iyi bilen bir ustayla çalışmak büyük bir şanstı.

Sinema salonunda, “Senaryo: Macit Koper” yazdığında ne hissettiniz?

Bu soruyu bütün senaristlik maceramı göz önüne alarak genel olarak -istisnalar olmasına rağmen- yanıtlayayım isterseniz; Bir senarist yazdığı senaryonun peliküle geçtikten sonraki halinden pek mutlu olmaz.

Neden?

Filmi senarist yazıyor ve o filmi başka bir yönetmen çekiyorsa arada bir bakış ve yorum farkı mutlaka ortaya çıkar. Bir senarist, senaryoyu üretirken kendi sinemasal görüşünden, kahramanlarının oyuncu olarak duruşlarına kadar geniş bir perspektifi göz önünde bulundurur. Elbette yönetmenin bir perspektifi vardır ve bu ikisinin çakışması mümkün değildir. Aksi takdirde, ‘bireysel yaratıcılık’ denen şeyi inkâr etmiş oluruz. Sinemada ‘ortak yaratıcılık’ diyebileceğimiz sanatsal üretim biçiminin gerçekleşmesi, en azından yönetmenin filmin patronu olması nedeniyle mümkün değildir. Son yıllarda filmin sahipleri; yaratıcıları olan senarist, müzisyen ve yönetmen olarak saptanmıştır. Bu doğrudur. Ancak bu yaratıcılıkları kendi potasında yoğuran sonuçta yönetmenin kendisidir. Senaristin sonuçtan, kendi yaratımı dolayısıyla mutsuz olacağını iddia ediyorum. Yoksa haklı olduğunu değil.

“YILLAR GEÇTİKÇE SENARYOSUNU YAZDIĞIM FİLMLERİ İZLEDİĞİMDE MUTSUZLUK DUYUYORUM.”

Bu durum sizi mutsuz mu ediyor?

Mutsuzluk değil bu. Yaratıcılıkla ilgili bir sorunun farkına varıyorum. Yukarıda bu farklılığın nedenini anlatmaya çalıştım. Doğal bir farklılıktır bu. Her geçen yıl sözünü ettiğim bu durumun kendisi mutsuzluğu arttırıyor. Farklılığın olacağını bilmek kızmayı engelliyor ama mutsuzluğu engelleyemez. Yazdığım senaryoların peliküle kaydedilmesinde, mutsuzluğun nedeni çoğu zaman ‘kötü olmak’ değil, ‘doğru olmamak’tır.

“Yönetmen olsaydım, bu senaryoyu daha iyi çekerdim” dediğiniz de mi olmuyor?

Oluyor elbette. Söylediklerim filmin yönetmenine bir tepki değil. Sinemanın yaratım ve yaratıcılıklar sürecindeki oluşuma bir tepki.

Atıf Yılmaz filmi çektikten sonra ne oldu?

Atıf abi gibi bir ustayla çalışmak ve deneyim sahibi olmak, önümü açtı tabii. Bugünkü kadar senarist yoktu piyasada. Çeşitli teklifler gelmeye başladı. Sinema alanında senaryo yazmakla ilgili sorunlar da beraberinde geldi. Senaristin ‘piyasa’ dediğimiz alandaki kimliğiyle, dünya görüşüyle ve bunlara bağlı olarak sinemaya bir sanat olarak bakışıyla ilgili bir duruşu olmalı. Bu duruş, gelen teklifleri değerlendirmenizde temel ölçüttür. Bu duruştan taviz vermemek için bir sürü öneriyi reddetmek zorunda kaldım. Çoğu zaman işin ekonomik yanı beni çok fazla etkilemedi, bunu rahatlıkla söyleyebilirim. Sinemada da tiyatroda da sözünü ettiğim duruşu bozacak işlerin içinde olmamaya özen gösterdim. Çoğu zaman gelen önerileri dönüştürüp kendi önerilerim haline getirdim.

cil.horoz.afis

Bu sizin işinizi zorlaştırdı mı? Yoksa kolaylaştırdı mı?

Zorlaştırdı tabii.

Ekonomik anlamda sormuyorum. Az önce hikâyeleri çoğu zaman kendiniz önerdiğinizi söylediniz. Oyunculuk, senaryo yazarlığı ve tiyatro yönetmenliği gibi önemli bir konumunuz var. Senaryolarınızın ve hikâyelerinizin reddedildiği oluyor muydu?

‘Duruş’ anlamında demek istemiştim zaten, ekonomik anlamda değil. Beni bir yapımcı arar, “Bir hikâyemiz var, senaryosunu sizin yazmanızı istiyoruz” der. Ben hikâyeye bakarım, eğer benim ölçütlerime uygun, yazılmaya değer bir konuysa üstüne giderim. Öyle değilse hikâyeyi değiştirerek yeniden düzenlerim. O da olmuyorsa ve ben hazırlıklıysam, başka bir hikâye öneririm. Bu aşamalardan birinde yapımcıyla -ya da yönetmenle- anlaşırsak onlarla yola çıkarım, yoksa kaybolur giderim.

1980’li yıllarda; Erdoğan Tokatlı, Ümit Efekan, Şahin Gök, Süreyya Duru, İrfan Tözüm gibi isimlerle çalışıyorsunuz. Bu çalışmalarda ne gibi kıstaslarınız vardı?

Süreyya Bey’le (Duru), Uzun Bir Gece, Ada, Çil Horoz filmlerini yaptık. Bunların tümü Türk edebiyatı uyarlamalarıydı ve tümünü Süreyya Bey önermişti. Daha önce yapılmış uyarlamalara oranla daha serbest bir uyarlama anlayışım vardı ve Süreyya Bey bunu istiyordu. Diğerleri özgün hikâyelerdi. Tümü yönetmenlerin onayıyla gerçekleştirildi.

Yönetmenle çalışırken ne gibi sorunlarla karşılaşıyordunuz? Örneğin hikâyenin bir noktasında tıkandığınız veya anlaşamadığınız zaman ne gibi çözümler üretirdiniz?

Her konuda anlaşmak şarttır. Yoksa daha sonra ortaya büyük sorunlar çıkar. Yani ‘mutsuzluk’ artar. Anlaşmazlığın belirdiği noktalarda ikna yöntemi kullanılır. Bu noktada sinemasal ve sosyal kültür birikimi, başrolü oynar. Bir hikâye ya da senaryo iyi de olsa bazen savunmayı, ikna etmeyi gerektirir. Edebiyat, oyunculuk ya da yönetmenlikle olan ilişkiniz, bu alanlardaki bilginiz elbette ikna yeteneğinizi geliştirir. Ömer (Kavur) ile olan çalışmalarımızda ikna etme gereksinmemiz epey azalmıştı.

ömer.kavur
Ömer Kavur

Ömer Kavur’la olan çalışmalarınıza birazdan gelmek istiyorum. Öncesinde size sormak istediğim birkaç soru var. Mesela yazdığınız bir senaryonun filme çekimi sırasında sete gider misiniz? Veya yönetmen filmi çekerken sizden ilave sahne yazmanızı ister mi? Oyuncu seçimi yaparken sizinle neler konuşur?

Çekilen filmin seti İstanbul dışında değilse, genellikle arada bir durumu gözlemlemek için sete giderim. Özellikle öykünün dönüm noktası olduğunu düşündüğüm sahnelerin çekim günlerinde. İlave sahne olayı… (Macit Bey bir süre düşünüyor…) Anımsamıyorum… Hiç başıma gelmedi. 1980’li yıllarda başrol oyuncularının seçimi daha baştan belli olurdu zaten. İrfan Tözüm ve Ömer Kavur’la yaptığımız çalışmalarda neredeyse bütün rollerin karşılıklarına birlikte karar verdiğimizi söyleyebilirim. Bu seçim sırasında, o role uygunluk en geçerli kriterdir. Her defasında iş birliği yaptığım yönetmenleri (ve yapımcıları) popüler değil, iyi oyuncu seçme konusunda uyarır, bu konuda ısrar ederim.

Oyunlarla Yaşayanlar, Antigone, Kuş Operasyonu, Aslolan Hayattır adlı oyunları ve birçok oyunu sahneye koymuşsunuz. O oyunları sahneye koymadan önce metni okurken sizin oyuncu tercihleriniz nasıl oluşuyordu? Veya şöyle sorayım, doğru oyuncuyu tercih etmediğinizi görünce, “Olmadı ama bununla yetineyim” dediğiniz oluyor muydu?

Şöyle söyleyeyim; tiyatro alanında benim için temel kriter, genel anlamda doğru oyuncunun yanında iyi oyuncu kavramıdır. Söylediğiniz doğru oyunculuk aynı zamanda iyi oyunculuğu da içeriyorsa ki bazen bu da mümkündür, söyleyeceğim fazla bir şey yok.

Neden?

Fiziksel özellikleriyle, role uygunluk her zaman doğru oyuncu olmayı garanti etmezde ondan. Bütün patronlar şişman, bütün sevgililer çok yakışıklı değildir hayatımızda. Sanat bazen o kadar sıradan klişeleri kendi bünyesinde barındırmaz. Dolayısıyla, benim aradığım iyi oyuncudur. İyi oyuncunun yetenekleriyle ortaya çıkaracağı kimliğinde patron da vardır, sevgili de. Söz ettiğim bu kriterlerle yola çıkıldıktan sonra işler yine ters gidiyorsa, oyuncuyla daha fazla çalışmaktan başka çare yoktur.

“SENARYO YAZIMINDA SERÜVENİ SEVERİM. ÖZELLİKLE ÖYKÜLEME SIRASINDA İŞİN NEREYE VARACAĞINA BAŞTAN KARAR VERMEMEK HOŞUMA GİDER.”

Bir yönetmenle senaryo çalıştınız ve senaryoyu bitirdiniz. Şunu sormak istiyorum, bir senaryo yazarının görevi tam olarak nerede bitiyor?

Elbette -biraz da yönetmene bağlı olarak- senaryo yazımı bittiğinde senaristin görevi biter. Filmin çekimi sırasında herhangi bir nedenle senaryonun filme alınması ya da yapımla ilgili bir sorun çıkmışsa, elbette yönetmenle senarist tekrar, zaman zaman bir araya gelebilirler. Yani senaryoyla ilgili hiçbir değişiklik olamaz gibi sekter bir kural yoktur. Kaldı ki filmin patronu yönetmendir ve senariste en azından haber verme saygısını göstererek bazı değişiklik yapma hakkına sahiptir.

Macit Koper
Macit Koper

Okuduğunuz bir öykünün, film olabilecek öykü olması noktasında ne gibi hareket noktaları sizi etkiler?

Senaryo yazımında serüveni severim. Özellikle öyküleme sırasında işin nereye varacağına baştan karar vermemek hoşuma gider. Yanıtlar vermekten çok sorular üretmeyi severim. Sanatın salt eğlencelik olmadığını, toplumsal bir görevi olduğunu düşünüyorum. Sanat izleyicisi yaşamında kendisine dikte ettirilmiş doğru ve yanlışların her zaman yeniden sorgulanabileceği konusunda uyarılmalıdır. Bir aşk hikâyesi ancak çelişkileri irdelendiği zaman bir film hikâyesine dolayısıyla sanat yapıtına hizmet edecek bir malzeme haline gelir. Film öyküsü olabilecek bir hikâye, kendini dayatır. Sizi çağırır. İşte o hikâyeyi anlamaya çalışarak, sorunlarını çözmeye uğraşarak yaklaştığınızda bir tomurcuk gibi açılır. Kokusunu almaya başlarsınız. Siyasetin burada altını çizmek istemiyorum ancak siyasetin olmadığı bir film çekmek ya da senaryosunu yazmak mümkün değildir. Sadece hangi siyasetin etkisiyle yazdıklarının ya da çektiklerinin farkında olmayanlara rastlanır, hepsi bu.

Bir senaryo yazarı olarak, yönetmenle çalışmak nasıl bir şey? Kimin tercihleri önemlidir?

Yönetmenle çalışmak… (Düşünüyor) Tabii ki yönetmenine göre değişir… Filmi çekecek kişi yönetmendir. Birlikte çalışılan yönetmenler zaten çoğu zaman ortak bir yönünüzün olduğu, tercihlerinizin çok farklılaşmayacağına emin olduğunuz kişilerdir. Bir dönem sadece yönetmenlerin değil, geniş ölçüde film yapımcılarının kahredici tercihleri vardı. Yapımcıya her şeyiyle bağımlı yönetmenler vardır.

Birkaç örneği dışarıda bırakırsak, 1960’lı ve 70’li yıllarda yapılan filmler tamamen böyle…

Evet… Yapımcının film üretiminin her alanında baskın olduğu anlayış hâkimdi. Daha sonradan, ‘Yönetmenler Dönemi’ daha doğrusu ‘Yapımcı/Yönetmenler’ dönemi başladı. Onlar yapımcı olarak kazanacaklarından çok yönetmen olarak kazanacaklarını düşündüler. Doğaldı bu, çünkü yaratıcı özellikleri vardı. Ancak bu özelliklerini sonuna kadar sürdürdüklerini söyleyemem. Burada şunu söylemek gerekiyor; bir dönem yapımcı, ürünün biçimlenmesini sermayenin geldiği yere göre etkilemeye çalışıyordu. Günümüzde artık, sermaye hiçbir şeyin ardına saklanmıyor. Göğsünü gere gere ve kabul göreceğini bile bile sanatın, sinemanın ortasında at oynatabiliyorlar.

“FİLMİN YAPIMCISI OLAN BİR YÖNETMENE YAZILMIŞ SENARYONUN MACERASIYLA SADECE YAPIMCIYA BAĞLI BİR YÖNETMENE YAZILMIŞ SENARYONUN MACERASI BAŞKADIR. HER İKİSİNDE DE BAŞKA YOLLARDAN GEÇERSİNİZ. VE BU ZORUNLU YOLLAR YARATICILIK AÇISINDAN SİZİ BAŞKA TÜRLÜ ETKİLER.”

Oyuncu ve tiyatro yönetmenisiniz. Birçok yönetmenle çalıştınız. Sizin dünyanızı neler etkilerdi bu çalışmalarda? 

Yönetmenlerin oyuncularla olan ilişkilerinde hep bir eksiklik, bir çaresizlik gördüm. İyi oyuncuların getirebileceği malzemenin setlerde heba olduğunu, kötü başrol oyuncularının ve starların anlamsız istekleriyle sahnelerin, filmlerin sakatlandığını gördüm. Televizyon estetiğinin sinemaya, neredeyse tiyatroya da egemen olmaya başladığını görüyorum. Senaryoyla ilgili deneyimlerime gelince, şimdi şunun farkına varıyorum: Filmin yapımcısı olan yönetmene yazılmış senaryonun macerasıyla sadece yapımcıya bağlı bir yönetmene yazılmış bir senaryo macerası başkadır. Her ikisinde de başka yollardan geçersiniz. Ve bu zorunlu yollar yaratıcılık açısından sizi başka türlü etkiler. Her iki macerada da etkilenme, sizi değişik biçimlerde etkiler durur. İsterseniz gelin buna, ‘senaryo yazarlığı belalı bir iştir’ deyip geçelim.

Televizyona dizi senaryoları yazdınız. Aklıma ilk gelenler, “Deniz Gurbetçileri / TRT”, “Baba Evi / ATV” vs. vs. Sinema filmi ve TV dizisi senaryosu arasında ne gibi farklılıklar var?

Dağlar kadar fark var. Ben daha çok TV senaryosu yazan ekiplerde çalışarak bir tür değnekçi rolü oynadım. TV senaryosu yazdığım zaman çoğunlukla, “Film senaryosu gibi olmuş” yargısını dinledim. Bu bir övgü mü yoksa sövgü mü henüz karar verebilmiş değilim. TV dizisi olayı, bütünüyle postmodern bir iştir.

Ne demek istediğinizi tam anlayamadım.

TV dizilerinde, ‘Her şey uyar’ mantığı geçerlidir. Hatta son zamanda rastladığımız kimi dizilerde, ‘Uysa da olur uymasa da’ mantığı geçerli olmaya başladı. Film senaryosu bir bütüne, bir anlama ulaşmanın peşindedir. TV dizisi değişebilirliklerin, her boyaya boyanabilirliklerin cenneti ya da cehennemidir. Uzun öykünün parçalara bölünmesinin getirdiği zorunlulukla, sürekli başlangıçlar, sürekli finaller arama gereksinimi, abartmaları ve yerli yersiz vurgulamaları gerektirir. Öykünün doğal süreçleridir bunlar. Bu gereksinimler dolayısıyla yapay süreçler üretir ve bu yapay süreçler giderek doğal süreçlerin önüne geçip önem kazanır. Öykü ve karakterler kendilerinin olmayan değişimlere zorlanırlar böylece. Bir de izleyicinin ilgisini ayakta tutmak olan reyting gündeme gelince, öyküleme dediğimiz şey, dörtdörtlük bir dürtükleme haline gelir. Şu anda bir cins postmodern yapı -elbette Türk işi postmodernizm var- sinemamıza da sıçramış ve geniş bir kanaldan gürül gürül akmaya devam etmektedir.

adı vasfiye.afis

Tiyatro yönetmeni, senarist olmanızın yanı sıra Şahin Kaygun’un Dolunay, Atıf Yılmaz’ın Ahh Belinda ve Adı Vasfiye, Ömer Kavur’un Anayurt Oteli ve Gece Yolculuğu gibi filmlerde oyunculuklarda yaptınız. Genel olarak kendinizi hangi alanda tanımlıyorsunuz? Hangisinden daha çok keyif alıyorsunuz?

Tiyatrocuyum öncelikle… Tiyatro yönetmenliği en keyif aldığım, oyunculuksa kendimi en çok sorguladığım alandır. Tiyatro oyunu yönetirken, bir oyuncudan istenebilecek -zaman zaman da istediğim- şeyler bu sorgulamaya neden oldu. Bir de şu var; sinemada hiçbir yönetmen oyuncu olarak sınırlarımı zorlamadı benim. Hep ilk gösterdiğimle yetinildi ve ben de bununla yetinmek zorunda kaldım. Aynı biçimde, bir sürü oyuncunun da sinemada gerçek performanslarını filme yansıtamadıklarını gördüm ve hala da olamadıklarını görüyorum.

Nedeni nedir? Bunu biraz açar mısınız?

Sinemamızda oyuncu yönetimiyle ilgili sorunlar olduğunu düşünüyorum. Çoğu yönetmenimizin oyuncu yönetimi konusunda yetkin olduğu söylenemez. Tanık olduğum şey, yönetmenlerin ortalama bir performansla yetindikleri ve bundan ötesini ya da derinini pek düşünmedikleridir. Genelde becerikli bir oyuncu kendi oyunuyla ilgili ‘bir şeyler’ gösterir ve ‘o şey’ hemen kabul edilir. ‘O şey’in doğruluğu fazla tartışma konusu olmaz.

Bir yönetmen buna neden razı olsun ki?

Bilemiyorum. Daha doğrusu bu konuda fazla ukalalık etmek istemiyorum. Belki de bir zaman sorunudur bu. Şunu söyleyeyim; sinemadaki oyunculuk performansında ilginç olana oy veriliyor daha çok, doğru olana değil. Televizyonda görüyorsunuz, iyi oyuncu olarak tanıdığımız kişiler, anlaşılmaz şeyler yapmaya başlamışlar. Bu elbette televizyon estetiği dediğim şeyin, o oyuncuyu biçimlendirmesi.

Tiyatro da oyun yönetirken, bir oyuncunun o metnin altından kalkamadığını gördüğünüz zaman ne yapıyorsunuz?

Belirli bir noktaya kadar zorluyorum. Bu başka bir tartışma konusu. Eleştirilmemek, doğru yönde eleştirilmemek ve sınırlarına ulaşmaya zorlanmamak oyuncuyu eskitir, kalıplaştırır, çapından düşürür.

Bunu biraz daha açalım istiyorum. Bir yönetmen sizin oyunculuğunuzla ilgili bir eleştiri getirmiyor ya da bir şey söylemiyorsa, oyunculuğunuzu geliştirmek, sınamak, karşılaştırmak için siz ne yapıyorsunuz?

Söz konusu olan sadece ben değilim. Sorun benimle ilgili değil, oyunculukla ilgili. Bu sorunun farkında olunur ya da olunmaz, itiraf edilir ya da edilmez, orası herkesin kendisine kalmış. Konuyu başka ve derin bir alana çekiyoruz aslında. Benim şansım belki sinema ve tiyatronun çeşitli alanlarında karınca kararınca boy gösterebilmiş olmamdır. Bu şans insana öyle şeyler gösteriyor, insanda öyle şeyler biriktiriyor ki, işte benim gibi, “Oyunculuk yapsam mı, yapmasam mı?” noktasına gelebiliyorsunuz. Daha doğrusu, bu konuyu kendi içinizde sorgulamak zorunda kalıyorsunuz.

Bu sizi mutsuz mu ediyor?

Evet.

Neden?

Çünkü oyunculuk yapmak istiyorum. (Macit Bey burada susuyor.)

Devamı Haftaya: Bir Senarist ve Türk Sineması 4: Macit Koper (Bölüm 2)