I.

Sanatların en gençlerinden biri olmasına rağmen kulağı geçen boynuz statüsündeki sinema, sanatın ne olduğu ve ne işe yaradığı hususu başta olmak üzere sanat felsefesinin binlerce yıllık sorgulamalarına ve açmazlarına ilk günden beri ev sahipliği yapma görevini üstlenmiş bir daldır, üstelik kendisine bir form ve dil bahşeden, bugünkü kalıbını döken ilk önemli anıt eseri de tüm bu tartışmaları bünyesinde toplamayı başaran, gri bir filmdir: The Birth of a Nation (1915)

Amerikan sinemasının kurucusu ve bugünkü film formunun yaratıcısı D. W. Griffith, sinema tarihinin en tartışmalı figürlerinden biri, muhtemelen birincisidir. 1915 yılında çektiği The Birth of a Nation’la yaptığı
‘’teknik devrim’’, Eisenstein başta olmak üzere birçok büyük yönetmeni derinden etkilemiş, film grameri dediğimiz müphem şey, Griffith’in ektiği tohumlardan filizlenmiştir. Yarım saatten uzun filmlerin nadirattan olduğu dönemde 3 saatlik bir ‘’doğuş destanı’’ ortaya koyan ve 100 bin dolarlık bütçesinin yaklaşık 100 katı kadar gelir elde ederek bugünkü Hollywood stüdyo sisteminin makbul film formülünü de ete kemiğe bürüyen Griffith, tüm bu sinemasal devriminin yanında, aradan geçen bir asra rağmen sürekli hedefe oturtulmasına neden olan bir ‘ırkçılık başyapıtına’ da imza atarak bitmek tükenmek bilmeyen tartışmaların odağına oturmuştur. Spike Lee’nin 2018 yılında arz-ı endam eden BlacKkKlansman filmi de özünde bir cevap hakkı, sinemadaki biçimle içerik arasındaki alengirli ilişkinin ‘en can yakıcı’ örneği olan ve post-truth çağının ruhunu bir asır önceden yakalayan The Birth of a Nation’a, mağdurun verdiği karşılıktır.

II.

Vatanperver insanların (!) ve Ku Klux Klan’ın ülkenin Güney’ini kurtarma mücadelesini anlatan The ClansmanSpike Lee’nin kendi filmine verdiği isim de muhtemelen buraya atıf- romanından uyarlanan The Birth of a Nation, bir yandan Griffith’in bir konfederasyon askeri olan babasının da aralarında bulunduğu Güneylilerin bireysel, kitlesel ve organize şekilde gerçekleştirdikleri insanlık dışı faaliyetleri yücelten; öte yandan siyahilerin vahşi bir hayvandan farksız olduğunu ve kölelik günlerindeki gibi ehlileştirilmelerinin, bunun mümkün olmadığı durumlarda Ku Klux Klan’ın yaptığı gibi etkisiz hale getirilmelerinin gerekliliğini bütün Amerika’ya dokunaklı bir şekilde aktaran, şeytani bir eserdir. Griffith’in ortaya koyduğu tablo, önyargılarıyla örtüşen ve hakikati önemsizleştiren fikirleri kucaklamaya dünden hazır geniş kitlelerde büyük bir karşılık bulmuş, tarihin tozlu sayfalarına doğru yol alan Ku Klux Klan’ın küllerinden doğmasına ve bütün ülkede siyahi avının tekrar alevlenmesine neden olmuştur. Hatta, Klan’ın daha önce kullanmadığı yanan haçı ‘çarpıcı bir sinemasal imge olduğu için’ filmine dahil eden Griffith, ‘sanat hayatın bir taklididir’ diyen Aristoteles’e nazire yaparcasına, hayatın sanatı şevkle taklit etmesini sağlamıştır. Klan üyeleri filmden sonra yanan haçlarla ayinler yapmaya, avlar düzenlemeye başlamış ve Griffith’in sinemasal imgesini bir korku sembolü haline getirmişlerdir. Spike Lee’nin BlacKkKlansman’inin çıkış noktasında da ‘taklit etme’ olgusu yatmaktadır. Nasıl ki Griffith’in insanları sanatı taklit etmiştir, Spike Lee’nin sanatı da, finalde gerçek görüntülerine de yer verdiği Charlottesville’deki olaylı yürüyüş başta olmak üzere Trump döneminde yaşananları ve yaşanabilecekleri, yani gerçek hayatı taklit etmiştir. Hatta filmin en can alıcı bölümü, Klan üyelerinin toplu bir şekilde The Birth of a Nation izlediği esnada, yaşlı bir adamın, Jerome Turner’ın (Harry Belafonte) etrafındaki siyahi gençlere The Birth of a Nation’dan çıkan insanların 70 yıl önce bir siyahiyi şevkle yakışını anlattığı, paralel kurguyla geçmişle şimdiyi, iyiyle kötüyü, taklitle gerçeği iç içe geçiren sahnedir. Zaten filmin kendisi de çekildiği (Trump), hikayesinin geçtiği (Nixon) ve temele yerleştirdiği (Wilson) dönemleri iç içe geçiren oyunbaz bir yapıya sahiptir. Ayrıca bahsettiğimiz taklit olgusu, Spike Lee için yeni değildir çünkü Do the Right Thing’teki (1989) Radio Raheem’in (Bill Nunn) ‘kurgu’ polisler tarafından copla boğulma hadisesi, 2014 yılında Eric Garner’i öldüren ‘gerçek’ polisler tarafından nerdeyse aynı şekilde taklit edilmiştir. Hayat ile sanat arasındaki taklit ilişkisi, Spike Lee filmlerinde rahatça izini sürebildiğimiz gibi hâlâ güncelliğini korumakta, BlacKkKlansman’in finalinde yanan haçta veya Charlotesville’de kendini gösterdiği gibi iyi ve kötünün arka bahçesinde sürekli kol gezmektedir.

III.

Hakikatin önemsizleştiği, popülizmin geçer akçe olduğu ve demokratik seçimleri kazananların her şeyi aldığı günümüzde, hakikati aramanın ve ortaya çıkarmanın önemli araçlarından biri de –hâlâ- sinema. Hatta, bir zamanlar kültür endüstrisinin önemli bir parçası olan sinemanın, hizmet ettiği egemenlerin dijitalleşmeyle beraber yeni, hızlı ve bol filtre balonlu araçlar keşfetmesi nedeniyle propaganda amaçlı kullanımının biraz dışına çıktığını, son yıllarda yükselen çevre sinema akımları sayesinde de azınlıkların sesi olmaya başladığını söylemek mümkün. Spike Lee’nin BlacKkKlansman’i de başta siyahiler olmak üzere Trump Amerika’sının karşısında tedirgin hisseden azınlıklara yalnız olmadıklarını ve bir araya gelince neleri başarabileceklerini hatırlatan, değerli ve kuvvetli bir eser. 11 Eylül sonrası travma yaşayan New York’a 25th Hour (2002) ile kucak açan ve siyah öfkesini bir kenara bırakarak bütün şehri kucaklayan Spike Lee, bu defa, her daim karanlık tarafta resmettiği polisleri bile iyilik timsali gösterme pahasına, Trump Amerika’sının karşısında olan herkese kollarını açıyor. Sanatın ne işe yaradığı hala meçhul olsa da Spike Lee’nin elinde bir silaha dönüştüğü kesin ve gerektiği yerde tetiğe asılmayı da ihmal etmiyor, karşısında Griffith gibi bir ölü ya da Trump gibi bir başkan olsa bile.

HENÜZ YORUM YOK