Bir korku, bir mistik film ve bir nostalji sömürüsü barındıran bu haftaki vizyonda en çekici seçenek Alexandre Aja‘nın Pirana 3D‘si. Sıcaklıktan dolayı cehennem gibi bir yaz geçirdiğini söyleyenler piranaları seyrettikten sonra bir daha düşünsün.

Pirana 3D
Piranha 3-D

Yönetmen: Alexandre Aja

Senaryo: Pete Goldfinger, Josh Stolberg

Oyuncular: Elisabeth Shue, Adam Scott, Christopher Lloyd, Richard Dreyfuss, Eli Roth

Yapım: 2010, ABD, 89 dk.

Filmin konusu: Her yıl Bahar Tatili’nde Victoria Gölü’nün nüfusu 5,000’den 50,000’e fırlar. Kasaba güneşlenmek, eğlenmek ve bol bol içki içmek isteyen insanların akınına uğrar.

Ama bu yıl, bu küçük kasabada, kasaba yerlilerinin sarhoşlarla ilgili şikâyetlerinin yanına bir yenisi daha eklenecek. Yeni bir dehşet dalgası Victoria Gölü’nde açığa çıkmak üzere. Gölde insan yiyen balıkların ortaya çıkmasından sonra bir grup yabancı, bölgenin keskin dişli yeni sakinlerine balık yemi olmamak için bir araya gelecek ve dehşet saçan canavarlara karşı işbirliği yapacaklardır.

Yüksek Tansiyon (High Tension, 2003) ile korku severlerin el üstünde tuttuğu Alexandre Aja, sitemizde yayımladığımız röportajında Neil Marshall, Eli Roth, Rob Zombie ve kendisi için şöyle diyordu: “Hepimiz korku türünün nasıl da değiştiğine dair hüsran duygusunu ve eski usüle dönme tutkusunu paylaşıyoruz.”

Amerika’daki ilk filminin Tepenin Gözleri (The Hills Have Eyes, 2006), yani eski usül korku türünün mihenk taşlarından birinin yeniden çevrimi olması bunu gösteriyor zaten. Ama biz devamında kendi senaryolarını perdeye aktarmasını beklerdik, oysa Aynalar’ın (Mirrors, 2008) ardından yine bir yeniden çevrimle karşımıza çıkıyor. Bu furyadan eli yüzü düzgün iş çıkaran nadir isimlerden biri olduğunu kabul ediyoruz, ama bizce kariyerine de zarar veriyor.

Orijinal Piranha (1978), katil hayvanlar türünün miladı olan Jaws‘ın (1975) başarısından feyz alan efsanevi yapımcı Roger Corman‘ın iş bilirliğinin eseriydi. Her ne kadar ticari bir hamle de olsa zamanla kült mertebesine ulaştı ve yönetmeni Joe Dante‘nin isim yapmasını sağladı. Kariyerinde The Howling (1981) ve Gremlins (1984) gibi sevilen filmler bulunan Dante, korkuyu ve mizahı başarıyla harmanlayan yönetmenlerden.

Alexandre Aja‘nın versiyonunu seyretme şansını henüz bulamadık, ama yapılan yorumlardan 70’lerin tavrına uygun olarak bolca güzel kadın (örneğin Kelly Brook) ve kan içeren, seyir keyfi üst derecede bir film olarak korku severleri memnun ettiğini anlıyoruz. 3D teknolojisi de bir başka artısı.

Karete Kid
The Karate Kid

Yönetmen: Harald Zwart

Senaryo: Christoher Murphy (Steve Conrad’ın senaryosundan uyarlama)

Oyuncular: Jaden Smith, Jackie Chan, Taraji P. Henson, Wenwen Han

Yapım: 2010, ABD/Çin, 140 dakika

80’ler deyince atlayamayacağımız bir seridir “Kerata” Kid. Hollywood’un durumu da malum, illa ki yeniden çevrimi gelecekti ve büyük ihtimalle (birkaç istisna “kesin” dememizi engelliyor) kötü olacaktı ve netekim öyle oldu.

Hikâye temel olarak aynı: Dul anne Sherry Parker, oğlu Dre ile beraber Çin’e taşınıyor. Kültürel yabancılıktan kurtulmaya çalışan Dre, parkta gördüğü Çinli kız Meiying’e yazarken mahallenin serserilerinden dayak yiyor. Kendi halinde, sessiz tamirci Bay Han’dan kung fu öğrenmeye başlıyor. Eğitim ilerledikçe kişiliği de gelişiyor.

Yeni bir soluk vermesi açısından Japon Miyagi’den Çinli Han’a geçilmesini anlıyorum, ama o zaman neden The Kung Fu Kid değil de The Karate Kid? Bu çelişkinin sebebi orijinal filme sadakatse neden Japonya’da geçmiyor film? Orijinal filmin kaymağını yemekse amaç, biz ismi değişince bunun bir yeniden çevrim olduğunu anlamayacak kadar salak mıyız?

Diğer bir sorun şu: Jaden Smith filmin çapına göre başarılı, ama daha bir velet. Dolayısıyla canlandırdığı Dre de öyle. Orijinal filmde Daniel, bir kız yüzünden mahallenin dövüş ustası serserileriyle başını derde sokacak yaştaydı. Dre ise 12 yaşında. Elin gavuru 13 yaşında yatakta grekoromene başlıyor, eyvallah, ama olmuyor işte. Bay Han, Dre’yi korumak için altı çocukla dövüşünce insan “Yakışıyor mu sana Jackie, onlar senin akranın mı?” diye içinden geçiriyor.

İşin eğitim tarafına geçelim: Cilala-parlat’ın yerine ceketini çıkar-askılığa as-ceketi askılıktan al-yere at-ceketi yerden al yöntemi getirilmiş. Dövüş dalı karateden kung fuya geçince yöntemin de değişmesi normal, ama bu kadar akla zarar bir şey mi bulunur? Kung Fu gibi doğadaki her şeyden kendine bir tarz çıkaran dövüş türüne reva mı bu? Peki, ya sen Jackie Chan? Gençlik filmlerinde derelerden sular taşıyarak, içerek, maymun gibi zıplayarak kung fu öğrenmiş adamsın, bulamadın mı afili bir şey? Hadi onu geçtim, cilala-parlat’tan sonra Daniel’in öğrendiği çok temel savunma hareketleriydi. Bizim Dre anında döktürmeye başlıyor. Çin seddinde antreman yapmak da komik olmuş.

Konuyla alakasız, ama filmdeki bu çocuk benim küçüklüğümün kopyası -bilen bilir.

Miyagi ile Han’ı karşılaştıralım: Miyagi döver. İşin drama boyutunu arttırmak için Han’ı geçmişinin trajedisine yenik düşmüş bir adam yapmışlar ki, 12 yaşındaki velet onu iyileştirsin, gözyaşları sel olup aksın. O zaman adamı iyice sefil bir hale soksaydınız en baştan da daha şenlikli olsaydı film. Orijinal filmde rakip karate okulunun yanlış öğretileri önemli bir öğeydi, çünkü Miyagi buna karşılık karatenin gerçek özünü aktarıyordu. Bu filmde ise adettendir diyerek bahsi geçiyor sadece.

Bir de filmin başında Dre’nin tanıştığı bir çocuk var. Sanıyoruz ki bunlar kanka olacaklar, filme renk katılacak falan. Bir daha ancak finalde görüyoruz, o da kameranın önünden tesadüfen geçer gibi.

Kısacası senarist Christopher Murphey sayesinde neresinden tutsanız elinizde kalan bir film olmuş.

Diriliş
After.Life

Yönetmen: Agnieszka Wojtowicz-Vosloo

Senaryo: Agnieszka Wojtowicz-Vosloo, Paul Vosloo, Jakub Korolczuk

Oyuncular: Christina Ricci, Liam Neeson, Justin Long, Chandler Canterbury

Yapım: 2009, ABD, 104 dakika

Sevgilisi Paul’le bir yanlış anlama yüzünden kavga eden Anna, yağmurlu havanın ve öfkesinin neden olduğu dikkatsizliği yüzünden trafik kazası geçirir. Gözlerini açtığında cenaze müdürü Eliot’un onu defnedilmeye hazırladığını görür. Eliot, ölüleri öbür dünyaya geçinceye kadar görebilme yeteneğine sahip olduğunu söyler, ama Anna buna inanmamaktadır. Bu sırada Paul, Anna’nın ölümünden dolayı kendini suçlamakta ama varlığını hissetmektedir.

Kısa filmi Pâté (2001) ile pek çok ödül alan yönetmenin ilk uzun metraj filmi, belli bir ustalığın izlerini barındırsa da, sonuç olarak başarısız bir film. En büyük sorun hikâyenin kendisinde ve anlatımında. Ölümden sonra ruhların dünyada dolaşmasıyla ilgili pek çok film izlediğimiz için konu dikkat çekici değil. Üstelik Anna’nın ruh olarak değil, fiziken cenaze evinde dolaşması filmde bir mantık sorunu yaratıyor. Ana eksenini ölüm ve yaşam oluşturuyor, ama söylemin bilindikliği ve sıradanlığı (ölüm yaşama anlam katar, yaşamın kıymetini bilmek gerekir) filmin boyut kazanmasına yaramıyor. Son olarak filmde fazlasıyla bir tempo sorunu var. Ağır akan hikâye karakterlerin duygusal ve düşünsel süreçlerinin daha detaylı işlenmesini sağlıyor, ama güzargahın sıradanlığı nedeniyle sürenin şişirildiği hissi uyandırıyor ve seyirciyi sıkıyor.

Eğer sürpriz bir sonu olsaydı yeni bir Altıncı His vakası, eğer duygusal olarak sarsıcı olsaydı Ghost Whisperer‘ın sinema versiyonu der geçerdik. Yönetmende belli bir ustalık, en azından sinema gözü var, bu hissedilebiliyor, ama bu yüzden filmin tatmin etmeyen dakikaları aktıkça “Bir şey olacak mı?” diye bekleyince, finaldeki mevcut hüsran duygusu katlanıyor.

Son söz de filmin Türkçe ismine: Eğer Diriliş ismini, Anna’nın ölüp ölmediğinin muğlak kalması için tercih ettiyseniz, helal olsun! Filmde böyle bir muğlaklık olmadığı için çabanızın takdir edilmesi gerek. Bire bir çevirip Yaşamdan.Sonra deseydiniz ne kaybederdiniz, onu da benim aciz aklım almıyor.

HENÜZ YORUM YOK

CEVAPLA