Atilla Dorsay, Sabah gazetesindeki yazısında şöyle diyor: “Başlangıç için kendi yazdığım yazıdan tatmin olmuş değilim. Reklamlara seçilen cümlelerim dahil… Aslında kimsenin yazısını beğenmedim. Öyle filmler ki bunlar, bazen bir sanatçının uzun yıllarının ürünü. Öyle tek bir izleyişte kavrayıp değerlendirmek mümkün mü? Ama hepimiz yapıyoruz. Allah taksiratımızı affetsin!…”

Hangi yazı bir eserin ya da konunun hakkını tam olarak verebilir ki? Ama hemen herkesin “tek izleyişte kavrayıp değerlendirdiğini” düşünmek de yanlış. Misal, Cüneyt Cebenoyan‘ın filmi 2 kez izledikten sonra Birgün gazetesinde yayımladığı yazı, değerlendirmenin de ötesine geçip filmi kendi algısıyla harmanlamaya güzel bir örnek. Atilla Dorsay‘ın gözünden kaçmıştır belki.

2 YORUMLAR

  1. lost’un bütün bölümlerini bir haftada seyretmek gibi bir depresif faaliyette bulunmuştum. bitirdikten sonra harcadığım vakte acımadım (o sırada böyle bir şeye ihtiyacım vardı), ama daha önce kulaktan dolma bildiğim o teori çılgınlığından rahatsız oldum -hele ki senaristlerin o final kazığından sonra.

    inception hakkında da bu tür faaliyetler yürüyüp gidiyor. christopher nolan lost’un senaristlerinden daha zeki olduğu için daha makul bir çaba, ama sanat eserlerinde sanatçının kafasının içine girme çabası (kısmi faydalarına rağmen) aslında okuyucu/seyircinin zihnini de kısıtlayan bir faaliyet.

    bu yüzden yazını keyifle okudum, abi. hikâyeyi senin mi yazdığını, yoksa filmin mi anlattığını bilmiyorsun ya, bence christopher nolan da zeki dedektiflerden çok seninki gibi “üretici işbirlikleri”ni tercih ederdi :)

  2. Cüneyt Bey’in inception hakkındaki yazısı gerçekten çok güzel. Hem bilgi birikimini hem de yaratıcılığını yansıtmış. İlginç bir yazı okuyabildik nihayet. Özellikle mal’ın fransızcada kötülük olması, marion cotillard’ın çiçek gibi bir fransız hanım olması ile birlikte değerlendirildiğinde, acaba baudelaire’e de bir gönderme var mıydı diye düşünüyor insan :) Cobb için Mal, ona suçluluk duygusunu hatırlatan bir “fleur du mal” mıydı ?

CEVAPLA