Sinema ve müzik

Şarkiyatçıların görmeyi beklediği büyülü, mistik ve romantik bir Uzak Doğu filmi “Crosscurrent” (Chang Jiang Tu), Çin denince akla gelmesi gereken hemen her öğeye sahip. Ölen babanın ardından yapılması gereken törenvari anma ile ruhunun kurtarılmasından mistik bir aşka kadar birçok açıdan Avrupalı’nın iştahını kabartıyor. İnsanların özlediği, Avrupalıların yüzlerce yıldır hayallerinde yaşattığı gizemli Çin’i izleyiciyle buluşturuyor.

201614160_2 Babasını henüz kaybetmiş bir gencin, onun yerini alıp yük taşıyan küçük geminin başına geçmesiyle hikayenin mistik yönü kendini hemen belli ediyor. Geleneklere göre ölen babası adına siyah bir balık tutup, evin merkezinde açlıktan ölene (doğal yollarla yani) dek beklemesi gereken adam, işi sebebiyle gemiye atlayıp yola çıkıyor. Kaptanlığını yaptığı teknevari geminin rotasını ise farkında olmaksızın şairi belli olmayan şiirlere göre çiziyor. Şairin mahlas olarak ırmak isimlerini seçtiği kitap anlayamadığı bir aşkı anlatıyor. Ve kitap eşliğinde çıktığı bu yolculukta, şiirlerin sonundaki limanlarda her durduğunda karşısına hep aynı kadın, ancak her durakta biraz daha gençleşerek çıkıyor. Kendi fark etmese bile izleyici bu kadının babasının geçmişte bıraktığı sevgilisi olduğunu anlıyor.

201614160_4Film oldukça sıradan bir aşk hikayesini, işin içine Çin’in dinsel öğeleri ve gizemini de katarak anlatıyor. İki saatlik sürenin bu film için fazla olduğunu söylemek mümkün, ancak Avrupa kökenli izleyicimin tepki ve yorumlarına bakacak olursak “Crosscurrent”ın gizemli havası birçok ismi etkilemiş diyebiliriz. Bu büyülü atmosferin, mistik güzelliklerin herkesi kandırmayacağına eminim, ancak filmin Çin kültürünü yansıtmadaki özlenen başarısını göz ardı etmek mümkün değil. Berlinale’den övgülerle ayrılacak gibi duruyor.

HENÜZ YORUM YOK