“Kürtler kendi ayakları üzerinde durmadığı sürece bu mesele de çözülemez. Maalesef.”

Diyarbakır’da yaşayan Ali Kemal Çınar (AKÇ) hikayelerini paylaşabilmek için uzun yıllar beklemek zorunda kaldı, bedeller ödedi ama vazgeçmedi. Sonra, onun da zamanı geldi ve 2013 Antalya Film Festivali’nde yarışmaya seçilen “Kurte Film/Kısa Film” adlı ilk uzun metrajı ile sesini duyurmayı başardı. Tamamen kendi imkanları ve eş dost yardımıyla kotardığı, ailesini oynattığı filmlerin sayısıysa şu an dörde ulaşmış durumda. Artık iyi-kötü ismi bilinen, özellikle festival izleyicisinin tanımaya başladığı ve her ne kadar bence !f İstanbul ödüllü “Veşarti’nin yönetmeni” olarak anılması gerekse de Ankara Film Festivali ödüllü “Genco’nun yönetmeni” dendiğinde kim olduğu netleşen bir isme dönüştü. 25. Uluslararası Adana Film Festivali’nin Ulusal Yarışma bölümüne seçilen yeni filmi “Di navbere de/Arada” vesilesiyle bir araya geldik.

Düşük bütçeli Kürt yönetmen filmi diye başına oturduğumuz Arada öncelikle başlangıç jeneriği ile “ne oluyor” dedirtiyor. Hücresel düzeyden uzaya uzanan görüntüler eşliğinde AKÇ’nin aile üyelerinden oluşan oyuncu kadrosunun isimlerini gördükten sonra ilk olarak artık yönetmenin alametifarikası diyebileceğimiz kanepeyle karşılaşıyoruz. Evet, kim ne derse desin o kanepeye oturmuş konuşan insanlardan oluşan bir sinema yapıyor ve aksiyonu kamerayla değil diyaloglarıyla yaratmayı beceriyor. Onun kamerası sallanmıyor, koşturmuyor. Şakayla karışık “kamera çok ağır zaten, taşıyamıyoruz” dese de günümüzün en iyi diyalog yazarlarından biri olarak gerçekten de tempoyu artırmak için kimseyi oturduğu yerden kaldırması gerekmiyor. Neon ışıklı, bol filtreli sahne görünce iyi sinema sananlara cevabını da işte bu kanepeli açılışla ve yine şakayla veriyor.

Anadili Kürtçeyi anlayan ama konuşamayan, Kürtçe sorulara Türkçe cevap veren ve iki işi bir arada yapamayan otomobil tamircisi Osman’ın dünyasındayız bu yeni filmde; penceresinden Diyarbakır’ın gece seslerini dinleyen ve şehrin yeni siluetine bakan Osman’ın. AKÇ, tarihi turistik mekanlarda çekim yapmaktan bir kez daha uzak duruyor. “Modern bir sinema yapıyoruz ve öyle mekanları kullanmaya çalışıyoruz, şehrin yeni yerlerini göstermek istiyoruz,” şeklinde açıkladığı bu tercihini “Keşke yeni binalar olmasaydı da eski evlerimizde yaşasaydık, oraları gösterseydik.” diyerek bir iç çekişle aktarıyor.

“Uzun zamandır yapmak istediğim bir şeydi” dediği epizodik anlatımı ilk kez bu filminde kullanmış. “Osman Evlenmek İstiyor”, “Osman Dil Öğrenmek İstiyor” ve “Son Söz” başlıklarını kullanmasının sebebini “Ders kitabı okuyormuşuz gibi olsun istedim hatta kenarlara okul defterimize yaptığımız gibi çiçekler koyacaktım sonra vazgeçtim” diye açıklıyor ve “Osman’ın dil öğrenme sürecini biraz da didaktik şekilde parçalara ayırdım” diye ekliyor. İlk bölümde Osman farklılıklarını kabullenecek birini ararken karşısına uyum sağlamayı öğretmek isteyen biri çıkıyor fakat o hoşlandığı kadınla ilişki kurmaya zaman ayırmak için eğitimi erteliyor. Başlarda ilginç gelse de problemleri kadının uzaklaşmasına sebep olup bir kez daha yalnız kalınca, belki de hayatında ilk kez pasif kabullenişini eğitimle dönüştürmeye karar vererek harekete geçiyor kahramanımız. Yerli halktan “Kürtçeyi çok iyi anlıyorsun, neden Türkçe cevap veriyorsun” şeklinde tepki aldığında bile sessiz kalan Osman belli ki ne kendisi ne de başkası olmasına izin verilen Kürt halkını temsil ediyor ancak bir noktadan sonra da bu gidişi değiştirebilmek adına eğitime sarılıyor.

İkinci bölümde Osman kendi çözüm sürecine adım atarak bir dil okuluna başlıyor. Bir X-Men okuluna benzettiğim bu eğitim kurumunda herkesin ayrı bir süper gücü (problemi) var ama özellikle beş dil bilmesine rağmen Türkiye’deki insanların çoğunun tek dilli cahillerden oluşması hasebiyle diğer dillerini kaybeden karakter ilginç. Osman’ın yalnız olmadığını, bunun öyle ya da böyle herkesin sorunu olduğunu gözler önüne seren okul sahneleri tartışmayı bireyselden evrensele taşıyor. Ağabey-kardeşin, Ali Kemal Çınar’ın küçük kızı Mori ile oynayıp sohbet ettiği sahne gerçek hayatla kurmacanın sınırının tamamen kalktığı kilit bir an. AKÇ, Osman’a kızının önünde “Bu genel bir sorun, sen çözemezsin ama yine de devam et, sana faydası olsun, gerisi siyasetin işi sen bir şey yapamazsın” derken hem rengini belli ediyor hem de Osman’ı elinden geldiğince destekliyor. Filmde söylediği gibi gerçek hayatta da on aylık kızıyla sadece Kürtçe konuşan sinemacı, “Kendi diline hâkim olan biri başka dilleri daha kolay öğrenir” diyerek filmin yapımına denk düşen çocuk sahibi olma süreci sayesinde de bir sosyal deney başlatmış oluyor. Mori’nin gelecekte dille ilişkisi, filmin ne kadar haklı olduğunu gösterecek.

Her film gibi politik olmasına politik ancak AKÇ’nin önceki işlerine göre biraz daha belirgin söylemleri olan Arada, ağır ya da sıkıcı bir iş değil. Ali Kemal Çınar anlattığı hikâye ne olursa olsun kendi renkleriyle anlatmayı biliyor. Ankara’da kendine ödül veren Onur Ünlü’ye selam çakışından, bize John Wick izlettiği sahneye, Kubrick’in 2001’ine uzanan dokunuşlardan sadece takipçilerinin anlayacağı göndermelere varan bir mizahi zenginlik yine söz konusu.

Benim için Arada’nın en kıymetli kısmı, 65 dakikalık kısa sayılabilecek süresinde tam bir tablo çizebilmesi ve Osman gibi derinlikli bir karakter yaratabilmesi oldu. Başlarda sevimli, iyi niyetli ve yardımsever oluşuyla gönlümüzü kazanan, yalnızlığıyla içimizi burkan Osman’ın daha çok tanıdıkça başına gelenlerin bir şekilde bizzat sorumlusu olduğunu, özünü inkâr ettiği için özel hayatında da işinde de sorunlarla boğuştuğunu idrak ediyor ve tam olarak suçlayamasak da ondan uzaklaşmaya başlıyoruz. Yazının girişindeki cümlede dendiği gibi kendi hayatının kontrolünü eline almadığı sürece var olması mümkün değil fakat bir yandan da başkalarının hatalarını tek başına çözemeyeceğini bildiğimizden onu suçlayamıyoruz. Bu kadar dengeli ve gerçeğe yakın bir karakter yaratabilmek büyük iş.

Di navbere de/Arada anadilimizi uzayda kaybetmemek için sahip çıkmalıyız diyen, dozunda politik, mizahı yerinde ve Türkiye’de gördüğümüz en iyi final sahnelerinden biriyle tamamlanan; derdini anlatmak için 65 dakika da yeter diyerek gittikçe uzayan film sürelerine meydan okuyan çok özel bir iş.

HENÜZ YORUM YOK