Yeni Gerçekçilik ve Spaghetti Western akımlarıyla sinema tarihindeki önemli makas değişimlerinden bazılarına imza atan İtalya sineması, son yıllarda yeniden vitrine çıkmaya başladı. Paolo Sorrentino’nun Fellini esintileri taşıyan şaşaalı eserleri, oğul Sollima’nın politika, mafya ve futbolu buluşturan kirli filmleri, Matteo Garrone’nin sokaktan panoramalar sunan belgeselvari vahşi filmleri derken sırtını geçmişe yaslayan ve bugünün İtalya’sını resmeden bir yönetmen kuşağı, hatta “Yeni İtalyan Yeni Gerçekçiliği” diye adlandırılabilecek bir akım doğdu diyebiliriz. Belki, öncülleri gibi sinema tarihine damga vurmayacaklar ama en azından bugünün İtalya’sını ve yükselen sağın Avrupa’yı kasıp kavuruşunu resmedecekleri, belirsiz geleceğe ışık tutacakları da aşikâr. Gomorra’yla (2008) ses getiren MatteoGarrone’nin, arkasında köklü bir sinema geleneği olduğunu her anında hissedebileceğiniz son filmi Dogman da bu akımın en saf ve iyi örneği olarak özel bir ilgiyi hak ediyor.

Dogman öncelikle Yeni Gerçekçilik ile Spaghetti Westerni buluşturan bir film, mekân tasarımından karakter yaratımına kadar her unsur bu iki akıma sıkı sıkıya bağlı: Bir yandan Yeni Gerçekçi eserler gibi gerçek dünyaya ait, duygusal ve dramatik; öte yandan Spaghetti Westernler gibi fantastik, vahşi ve gerçeküstü. Filmin ana kahramanı Marcello’nun (Marcello Fonte) öyküsü, 1988 yılında, Roma’da işlenmiş kan donduran bir cinayetten uyarlama; Garrone de bu gerçek öyküyü Roma’dan alıp ülkenin güneyindeki sahil şehri Caserta’da bulunan, 1960’larda Coppola adındaki iki müteahhitin renkli bir sahil kasabası yaratma vaadiyle inşa ettiği ama sonradan bir hayalet kasabaya dönüşen Villagio Coppola’ya taşımış. (Bu anekdotu Gomorra’dan The Godfather’a yollanan selam ya da bir at başı olarak okumak keyifli olabilir.) Marcello’nun öyküsü ve hikâyenin konumlandığı kasabanın arkasındaki gerçeklik kadar, bu gerçeklik üzerine inşa edilen, mekân kullanımında, olay örgüsünde ve toplum tasarımında gün yüzüne çıkan gerçeküstü yaklaşım da dikkat çekici: Spaghetti Westernlerden alışık olduğumuz, çıkar odaklı ilişkilerin ve iyi gün dostluklarının hüküm sürdüğü bir toplum, tecrit edilmiş ve kanunun erişemediği bir kasaba, kaba kuvvetiyle kasabanın başına musallat olan bir zorba/kötü adam,  kasabalıların kötü adamdan kurtulmak için kiralık katil/kovboy tutmayı kalkışması, siyah ve beyaz yerine gri kahramanların varlığı… Bu iki akımın bir aradalığından doğan karşıtlık, filmin lokomotifi oluyor ve kendisini çağdaşlarından farklı bir konuma yerleştirmemize, sadece güçlü bir eser değil, bir dönemi anlamlandırmamızı sağlayan kılavuz olarak kabul etmemize imkân tanıyor: Dogman’ın sırtını dayadığı (gerçek) hikâyeden adı kan ve mafyayla özdeşleşmiş İtalya imajına, filmin geçtiği ve aslında bir eğlence mekânı olması için inşa edilen hayalet kasabadan İtalya’nın neden asla bir Fransa ya da İngiltere olamayacağına, Marcello’nun içinde yaşadığı topluluktan İtalyan toplumuna (ya da toplum olgusunun kendisine) ve Avrupa’da tekrar hortlayan faşizme, Dogman’ın sinemasal özelliklerinden İtalyan sinemasının dünü, bugünü ve muhtemel yarınına doğru bir çizgi çekmek, bu hususlarda filmden yola çıkarak fikir beyan etmek mümkün. Ana karakterinden bir an bile ayrılmayan, yakın planlarla Marcello’nun çıkışsızlığını iliklerimize kadar hissettiren Garrone, safkan bir yönetmen sineması örneği yaratmanın ötesine geçiyor.

“Nedense izlediğim birçok büyük İtalyan filminin sonu erken bir sabah vaktine rastlar. Dolce Vita’da Roma’nın çılgın gecelerinden uyanan zenginlerinin bomboş yüzlerine gülümseyen küçük kızın sabahından, Leopar’da balonun sona erdiği erken alacakaranlıkta geleceği düşünen Salina Prensi’nin sabahına, Gece’nin sonunda ıslak çimenler üstünde sisli bir evliliği zorlayan Mastroianni ile Moreau’nun sabahından Prima’nın karmakarışık sabahına kadar.” diyen Onat Kutlar’ı desteklercesine, yarım yüzyıl sonra, bambaşka bir çağın bir başka büyük İtalyan filmi de bir sabah vaktinde sonlanıyor. Bir FelliniVisconti, Antonioni gibi ait olduğu toplumun sisler içindeki geleceğinden kaygı duyan Garrone, finalde, yeni günün kıyısına kadar gelip “aydınlığı göremeyen Avrupa” için endişeyle etrafına bakınıyor. Bir toplumun parçası olmak için, tıpkı özenle bakımını üstlendiği köpekler gibi herkese sevimlilik yapmak, kendini kullandırtmak zorunda kalan ve itibarını kaybettiğinde de onu geri kazanmak için kötü adamla birlikte içindeki iyiliği de öldüren Marcello gibilere ağıt yakıyor. Dogman, sadece Garrone’nin en iyi filmi değil, günümüz Avrupa’sını sert şekilde resmeden, ileride dönüp referans alacağımız kuvvetli bir anıt eser olarak da sinema tarihinde kendine bir yer rezerve ediyor.

HENÜZ YORUM YOK